Görünmeyen El, “New Age” Hareketi, Komplo Teoristi

hidden hand..

Problemin kokeni degil de semptomları (veya belirtileri) uzerine çözümler üretmeye çalışıp uzun vadede pozitif sonuç ümidetmek modern toplumun en büyük yanılgılarından biri olmalı. Bu yanılgı o kadar içimize işlemiş durumda ki bu gerçeği görmek için efor sarfetmek, konfor alanımızın dışına çıkmak anlamına geldiğinden, çoğunlugun rahatını bozmak istememesinden dolayı bu sis perdesi bugune kadar kendini idame ettirebilmiştir.

Bugün gelinen noktada, bilgi akışının artışı ile beraber, Dünya toplumunun gelecegine pozitif yön katacak, parazitlerin temizlenmesine katkıda bulunacak kritik eşik henüz aşılmış görünmüyor. Bu eşiğin ne zaman aşılacagı belirsizligini korurken, kişisel düzeyde daha da önemli olduğunu düşündüğüm içsel çalısmanın önemini de vurgulamadan geçmenin doğru olmayacağını düşünüyorum.

Toplum mühendisliği, insan tarihinin önemli bir bölümünde karşımıza çıkmaktadır. 6.000 yıl önce yazının insan hayatına girmesi en önemli algı mühendisliğine örnektir. Bununla beraber insan beyni linear ağırlıklı çalışmaya başlamıştır. Beynimizin sol lobunun ağırlıklı çalışmasını tetikleyen bu değişim, binlerce yıl sonra rasyonelliğin tanımı haline gelmiştir. Modern toplum, tamamen sol beyine dayalı, bilimsel, mantıksal, otoriter, mekanik yaklaşımları içeren bir düzen içerisine girmiştir.

Sistemin totaliter yapısının kaynağının ve insanların dış otoriteye olan zaaflarının sebebinin de bu çerçevede çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Zira linear düşünme metodu günümüzde bilimselliğin tanımını da beraberinde hayatımıza sokmuştur. Bu sözde bilim geçmişte katolik kilisesi tarafından kontrol ediliyorken, bugün benzer kurumların(!) finanse etiği kapitalizmin fabrikası olan endoktrinasyon tesislerinde geliştirilip sunulmaktadır. Bu tesisler bugün eğitim sisteminin yapı taşlarını oluşturmaktadırlar. Endoktrinasyon tesislerinde özenle yetiştirilen bir bireyin, doğal olarak sözde bilimsel çerçevelerin ya da otoritenin dışına çıkmamasının da bu çerçevede anlaşılabileceğini düşünüyorum. Tüm dünyada, çocukların okula başlama yaşının öne çekilmek istenmesinin sebebi de, insan beyninin gelişim safhasından mümkün olduğunca fazla faydalanmaktır.

Çünkü bu konu hipnoz konusudur. Beyninin gelişim çağındaki bir dönemde sürekli olarak otoriteye, itaate, ezbere ve tekrara dayalı bir tesiste yetiştirilen bir birey otomatik olarak hayatının geri kalanını da sorgulama ihtiyacı hissetmeden, otoritenin ona dayattığı sistem içerisinde, bilimin ona sunduğu çerçevelerde, yapay bir paradigmada geçirecektir.

Tüm bu manipulatif süreç, insanoğlunun kendinden kopmasını sağlayıp, dış kaynaklara muhtaç etmiştir. İnsanlık bugün tüm bilgi akışını, aynı sistemin bir propaganda aracı olan popüler haber kaynaklarından almaktadır. Eğlence sektörünün yapı taşı olan Hollywood tüm dünyanın beynini okült yöntemlerle şekillendirmektedir. Diğer tüm sektorler gibi, yine sistemin bir parçası olan sağlık sektörünün de doğası sorgulanmaya açık hale gelmiştir.

Bunun yanında, bize sunulan çok ince bir aralıkta düşünüp seçimler yaparak gayet özgür olduğumuzu bile düşünmekteyiz. Çünkü bu şekilde hissetmeye ve düşünmeye şartlandırıldık. Bu tamamen bir hipnoz konusudur. Kokeni insanlık tarihinin okült uygulamalarına kadar dayanmaktadır.

Sis perdesinin arkasını gorebilmek için bu hipnozdan kurtulmanın önemli yollarından bir tanesi, yukarıda belirttiğim sistemler silsilesinin (egitim sektörü, eğlence sektörü ve diğer tüm sektörler…) dinamiklerini anlayıp algımızı bize dayatılan noktadan farklı perspektiflere çekmek olduğunu düşünüyorum. Farklı (bağımsız) alanlarda bulacagımız bilgilerin bizim algımızı daha da geliştireceği kanaatindeyim. Ancak bu şekilde bir birey, dayatılan bilgi aralığının dışında da bir realite olduğunu görmeye başlayabilir.

Kritik olan konu, kişinin endoktrinasyon sonucu sahip oldugu popüler düşünce yaklaşımlarını konfor alanının rahatlığından dolayı terketmek istememesidir. Aynı sebepten dolayı, perdenin arkasına bakmak istemez. Problemlerini sistemin içerisinde ona sunulan suni bir düzenleme ile, suni bir kukla kahraman ile karşılama eğilimine girer. Bu da problemin kökenine inmesine engel olur. Ancak semptomu gidermeye çalışır. Semptomdan kurtulmanın tüm problemi çözeceğini düşünür. Bu sayede de, totaliter emperyalist sistem kendini bu şekilde idame ettirebilmektedir.

Öte taraftan, sistemin dayattığı aralığın dışına cıkmak isteyen bireyler için de sistem, onları tekrar uygun uykuya sokacak tuzaklar geliştirmiştir. Bunlardan en önemlisi:

NEW AGE hareketi:

New age yaklaşımı, içsel çalişma yapmak isteyen ve problemi çözmeye doğru yerden başlamak isteyen insanları hedef alır.

Bugün tüm dünyadaki new age gurularına ve öğretilerine baktığımda büyük çoğunluğu sadece pozitif düşünceye ve olumlu paylaşıma dayalı pasif yaklaşımları öğretmektedirler. Bu tür pasif yaklaşımların, herkesin barış içerisinde yaşadığı bir toplumda ya da dış manipülasyonun olmadığı bir dünyada gayet faydalı olacağına inanıyorum. Fakat üzerinde yaşadığımız dünya, özellikle şu an, manipülasyonun dibinde, kişisel eforun muthiş önem kazandığı, en muhim kırılma anında bulunmaktadır. Sadece düşüncelerimizi pozitif tutarak belli ölçüde etki yaratabileceğimizi düşünüyorum. Fakat Gazze’de bebeklerin üzerine düşen bombaların benim pozitif düşünce eksikliğimle nasıl ilişkilendirilebileceğini de anlayamıyorum. Bu tip öğretilerde; “kişi görmek istediğini görür” ya da, “her şey mükemmel, her şey olması gerektiği gibi” tarzında fikirler benimsenmeye çalışılır. Ta ki emperyalizmin yumruğu yanınıza gelene kadar…

Benim gördüğüm kadarıyla, spiritüel yaklaşımların en büyük eksikligi, kafalarını bu manipülasyonun oteki tarafına çevirip sadece düşünce noktasında çözüm aramaları. Tabi ki bu durumun da kokeninin biraz önce bahsettiğim, sistemin dışına çıkmak isteyenler için bilinçli pompalanan bir tuzak olduğu kanaatindeyim. Bu şekilde aydınlanmak isteyen insanlar da maksimum düzeyde pasifize edilip, otoriteye karşı tepki ve etki güçleri kontrol altına alınır.

Zira düşünce kontrolü, bireyin kendini tanıması, “ego”sunu anlayabilmesi, bilinçaltının nasıl çalıştığını öğrenmesi kadar, bügün uygulanmakta olan manipülasyonu fark etmesi de ciddi önem arz etmektedir. Bu manipülasyon calışılmaz ise tuzaklar tanımlanamazlar. Sadece düşünceleri pozitif tutup, frekansımızı yüksekte tutarak da belli ölçüde mesafe kat edebiliriz, fakat yanımıza düşen bombaya (ya da herhangi bir manipülasyona) tepki göstermezsek bunun konfor alanımızdan kaynaklanıp kaynaklanmadığını da sorgulamamız gerekir.

Komplo hareketi:

Kanımca, komplo hareketinin de en büyük eksikliği, çözümü sadece dışarıda araması. Suçluyu her zaman dışarıda göstermesi. Unutmamak gerekir ki bir parmağımızla bir şeyi işaret ederken, 3 parmak da bize dönüktür. Bir itiraza ya da şikayete dayalı bir hareketin olgunlugu ve etkisi, hareketi yapanın içsel çalişma sonucu eriştiği olgunlukla doğru orantılı olduğuna inanıyorum. Ezoterik ve kadim öğretilerde de, esas olgunluğun içşel çalişma yapılmadan erişilemeyeceği bilgisi bir çok yerde karşımıza çıkmaktadır.

Hiç bir içşel çalişma yapmayan bir bireyin sadece ve sadece bir hükümetten ya da bir diktatörden kurtularak huzura kavuşacagını şahsen düşünmüyorum.

Hem “new age” grubunda, hem de “komplo” grubunda bu eksikliklerin fazlasıyla baskın olduğunu görmekteyim.

Komplocuların önemli bir bölümünde sadece ben ve onlar var. İnsan bilincini, egoyu, farkındalığı pek hesaba katma taraftarı değiller.

New age grubunda ise sadece bir gülümsemeyle ya da negatife bakmak istemeyerek ütopik bir realite yaratılacağı zannedilir. İnsanlık tarihinde işlenen kriminal, manipülatif geçmişe bakmak istenmezler. Etraflarında azılı katillerin dolaştığını, her taraflarının tuzaklarla dolu oldugunu bilmek istemezler. Bu yaklaşım, politik ve finansal elitlere, özellikle istediklerinin hepsini yapabilme gücü tanımaktadır. Buna bir nevi “yeni dünya dini” de diyebiliriz.psychi

New age grubunun ve komplo grubunun eksikliklerinin anlaşılması ile bu iki alanda da kişisel gelişimin tamamlanması, parazitlerin (elitlerin) arzu etmediği bir konudur. Onun icin bu alanlara, insanların ancak tekine odaklanmaları amacı ile süreç içerisinde müdahale edilmektedir. Unutmamak gerekir ki, toplumu kontrol eden virus, insanın doğasını, bilincinin nasıl işlediğini, tüm zayıflıklarını en ince detayına kadar bilmektedir.

Bu iki konunun eksiksiz bir şekilde beraber ele alınması gerekliliği bugün neredeyse hiç bir öğretide rastlanmayan bir bilgidir.

Problem 1: Kişi kendi içine dönerek kendini tanımalı. Bilinçaltının ve egonun nasıl işlediğini, bizim günlük hayatımızdaki hareket, duygu ve düşüncelerimize etkisini çalışmalı.

Problem 2: Görünmeyen el. Bu elin tarih boyunca insanlığı nasıl kontrol ve manipüle ettiği, günümüz koşullarında bunu hangi yeni tekniklerle sürdürdüğü çok detaylı çalışılmalı. Bu konu üzerine uzmanlaşılmalı!

Bu iki konu uzerinde ulaşılacak uzmanlık ile çözüm arayışlarımızı semptom seviyesinden, problemin köküne doğru çekme imkanı bulabiliriz.

Öte taraftan “görünmeyen el” konsepti bazıları için algı aralığının dışında kaldığından bu noktaya bakmak ya da inanmak istemezler. Algı aralığının sınırlı olması durumunda sorgulanması gereken çelişki; insanoğlunun yarattığı tüm bu mühendislik harikalarının arkasında yatan “kendi zekası” ile, yine kendisinin yarattığı inanç sistemlerinin başarısızlığı arasındaki dengesizliktir. Başka bir deyişle:

İnsanoğlu kendini, yine kendi yarattığı sisteme köle yapmaya yetecek kadar zekaya sahip FAKAT bunu yaptığını anlayabilecek kadar da zeki değil.

İki şeytan arasında seçim yapmanın, devamlı yüz değiştiren farklı semptomları gidermeye yönelik olduğunu fark ettigimiz an, problemin kokenine inip orada çözüm aramaya başlayabileceğimizi ümit ediyorum.

Reklamlar

Russell Brand’in Islak Sosyal Eşitlik Rüyası

carnival-copy

“Messiah Complex, World Tour 2013” kapsamında Kasım ayında İstanbul’a da uğrayacak olan ünlü komedyen Russell Brand, geçen hafta, Jeremy Paxman ile BBC’de yayınlanan söyleşisinde, dünya üzerindeki problemlere dikkat çekip bunun çözümü olarak, “büyük varlık dağılımı ve kurumların yoğun vergilendirilmelerine dayalı sosyal eşitlikçi bir sistem” arzuladığını belirtmişti. Bu söyleşiden sonra sosyal paylaşım sitelerinde bu video hızla yayılırken, bir yandan da Russell Brand’in iyi niyeti ve bir mülti milyoner olarak “kar” kelimesinin kendisine pisliği çağrıştırması ve bu konular üzerinde konuşmaya ne derece yatkın olduğu tartışılmaya başlanmıştır. Daha da önemlisi, BBC’de yaynılanan bu şaşırtıcı çıkışını ve devrim çağrısını yapmadan bir hafta önce, yazı işleri müdür yardımcısı olarak çalışmaya başladığı “Fabian Cemiyeti” uzantılı “New Statesman” dergisi ile olan bağlantısı oldukça dikkat çekmektedir.

Öncelikle izlemeyenler için BBC’de yayınlanan söyleşi:

Russell Brand, ilk bakışta dünya üzerindeki problemlerle ilgili oldukça hassas, mevcut politik sistemin sorunları gideremediğinden dolayı yeniliğe aç, devrim çağrısı yapan bir dünya vatandaşı resmi çizmektedir. Konuşma tarzı, heyecanı, yenilik arzusu, röpörtajı seyreden birçok hassas ve iyi niyetli insanın doğal olarak savunma duvarlarını indirmesine sebep olmaktadır. Dünya problemleri ile ilgili dikkat çektiği konuların bir kısmına da şahsen katılıyorum. Fakat daha derine indiğimizde bu hassas, tutkulu aktörün şuan içinde bulunduğu pozisyonu, bağlantılarını ve geçmişini araştırdığımızda ilginç bir görüntü ortaya çıkmaktadır. Aşağıda yazdığım bu detayların üzerine, Russell Brand’in dünya sorunlarına çözüm olarak yaptığı devrim çağrısını ve bunun “büyük varlık dağılımı ve kurumların yoğun vergilendirilmelerine dayalı sosyal eşitlikçi bir sistem” ile çözülebileceğine olan inancını anlamak daha da kolaylaşmaktadır.

İlk olarak belirtmeliyiz ki sosyalizm tabiki de bir devrim olamaz. Sosyalizmin adil bir toplum ve mutlu insanlar yaratacağı iddiası çürüyeli çok oldu. Sosyalizm, elit olan yonetimfabian-socialist-wolf-in-sheep-clothing sınıfına gücü devreden yapılardan bir başkasıdır. Tabiki de o güç toplumun ürettiği tüm meyvaları toplar ve kendisinin üretmediği varlığın nereye dağıtılacağına kendi karar verir. Geçiş süreci başlı başına yapay bir kaostur. Rusya’da sovyet rejimi başlamadan önce çok sayıda insanın, çalışarak kazandıkları mal varlıklarını teslim etmeyi redetmelerinden dolayı öldürüldüklerini unutmayalım.

Fabian Cemiyeti 1884’te Londra’da kurulan ve demokratik sosyalizmin ilkelerini ilerletmeyi amaçlayan sosyalist bir cemiyettir. Logosunda kuzu postu içindeki kurdu görebilirsiniz.

Russell-Brand-New-Statesman-2486033

Brand’in röpörtajdan 1 hafta önce, yazı işleri müdür yardımcısı olarak çalışmaya başladığı “New Statesman” dergisi Londra’da haftalık yayınlanan politik bir dergidir. 1913 yılında yayınlanmaya başlanan ve direk olarak Rotschild Hanedanı ile bağlantısı olan derginin, sosyalist Fabian Cemiyeti’nin öncü üyeleri ile de bağlantıları vardır. Brand’in bu çıkışı ve sosyalist yaklaşımı ile bilinen dergideki kariyerinin başlangıcı ilginç bir rastlantı olmuş.

Kapitalizm gayet eleştirilebilir, fakat bu eleştiriyi yaparken varılacak güzergahın seçiminin, yola çıkış noktasından daha da önemli olduğunu düşünüyorum. BBC’deki program sunucusu Paxman’in “tüm sistemi kim idare edecek?” sorusuna, benden herşeyi şimdi açıklamamı beklemeyin tarzında bir yaklaşımla cevap veriyor. Evet, kimseden herşeyi 2 dakika içerisine sığdırmasını bekleyemeyiz fakat devrim çağrısında bulunan bir insanın en mühim detayı atlaması yine rastlantı olabilir mi? Brand’in sözlerine dikkat edecek olursanız merkezi sistem (centralized system), büyük varlık dağılımı (massive distribution of wealth) diyor. Peki bu dağılımdan kim sorumlu olacak? En önemli detay burada atlanmıştır.

Devrimler, bu dünyayı kontrol eden grubun (elitlerin) en çok başvurduğu kartlardan birisidir. Varlık el değişimi, güç konsolidasyonu ve periodik kaos.

Sir Walter Scott, 1827’de Napolyon’un Hayatı başlıklı 9 bölümlü setin 2. bölümünde, Fransız devriminin illuminati (Adam Waishaupt) tarafından planlandığını ve Avrupanın meşhur sarrafı Rothschild’lar tarafından finanse edildiğini yazmaktadır.

Global perspektifte, tarihte yaşanan tüm devrimler sonucu bugün hangi noktaya geldiğimize bakacak olursak çok da konuyu uzatmaya gerek duymayabiliriz.

Demek istediğim hiçbir devrimin bizi refah ve huzura ulaştıramayacağı değil; bu devrimlerin kimler tarafından kontrol edildikleri ve ne sonuç verdikleridir. Her zaman, elitlerin devrimlerden karlı çıktığını görebiliriz. Bu sebeple de elitlerin, savaş zamanında iki tarafı da destekledikleri gibi devrimleri de desteklemesini bugün internet ve bilgi akışındaki artış sebebi ile öğrenebiliyoruz. Kukla yıldızlar ve sanatçılar her zaman medya, Hollywood ve eğlence sektörü aracılığı ile karşımıza çıkmaktadır. Michael Moore, Bruce Springsteen, Bono ve daha birçoğu…

Acaba Russell Brand gerçekten ne istediğinin farkında mı, yoksa O da birilerinin kuklası mı?

eyeball-photo-u2

Konumuza geri dönecek olursak, röportaj içerisinde söylediği ilginç bir söz var. “Profit is a filthy word”. Mal varlığı, 15 ila 20 Milyon USD arası olan ve bu parayı kapitalist sistemin merkezinden kazanan biri için gerçekten güven aşılayıcı bir söz. Ha bu arada kendisi Hollywood semalarında, aşağıda resmini gördüğünüz eve geçen ay 2.2 Milyon USD harcamış. Ortada yanlış anlaşılacak hiçbirşey yok. Kendi parasını tabiki istediği gibi harcar. Sadece varlık dağılımının gereksiniminden ve kapitalizmin problemlerinden bahseden biri için ilginç bir yaklaşım. Burada, Brand’in varlık dağılımından ne kastettiğinin de ip uçlarını çıkarabiliyoruz…

27438russelllamansion

Brand geçmişinde, Jemima Khan ile olan birlikteliği ile hatırlanıyor. Jemima Khan, güçlü bağlantıları Rotschild hanedanına kadar uzanan milyarder James Goldsmith’in kızıdır. Jemima’nın erkek kardeşlerinden biri Kate Emma Rothschild ile öteki erkek kardeşi ise Alice Rotschild ile evlidir.

RUSSELL-JEMIMA

Brand’in eski eşi, ünlü MK-Ultra oyuncağı Katy Perry’dir. Ayrıca Brand’in Kraliyet Ailesi ile de samimiyeti vardır.

3920FD58A0912521ECEBA646F8AF73

Kimseyi geçmişindeki ilişkilerden dolayı yargılamak doğru olmaz fakat tüm bu yazılanları üst üste, alt alta koyduğunuzda size ne anlatıyor?

Dünya medyasının çok büyük çoğunluğunun hangi elit gruplara ait olduklarını artık hepimiz ezberledik. Acaba Russell Brand, yüksek bilinç, new age hareketi, şeytani kapitalizm gibi cicili bicili sözcüklerle özellikle mevzuya uyanmaya başlayanları tekrar uykuya sokmak için bilinçli olarak medyada pompalanıyor olabilir mi?

Günün sonunda show dünyası, bir toplum mühendisliği aracından başka birşey degil…

Kapitalist-Emperyalist sistemin sürdürülemez bir sistem olduğunu anlamak için 150 puan IQ’ya sahip olmamıza gerek yok. Bunu zaten biliyoruz. Fakat otoriteye ve merkezi kontrole dayalı sistemler grubu içerisinden bir diğerini seçmek, öğle yemeği için McDonalds’a mı yoksa BurgerKing’e mi gitmek arasında bir seçim yapmaktan farklı olduğunu düşünmüyorum.

Bence tartışmamız gereken konu, kişisel özgürlüklerin ve sorumlukların, bir merkezi otorite tarafından programlanmaya devam edilmesinin ne derece akıllıca olduğudur. Herkes kendi vücudunun ve emeğinin sahibidir. Tüm dünyada, bireyin totaliter yaklaşımlara olan zaafı ve ihtiyacı, kendi aklına güvenememesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Tabiki bu noktada eğitim, kültür, medya gibi bir sürü toplum mühendisliği aracı da karşımıza çıkmakta. Esas başarı bu manipülasyonları anlayabilmekte ve bu sorunları tersine çevirebilmektedir.

Benim devrim kelimesinden anladığım akıldaki, bilinçdeki devrimdir. Kendi içimizde devrimi gerçekleştirebildikten sonra elitlerin bizi kontrol edebilmesi gibi bir durum söz konusu bile olamaz. Kanımca sosyalizm, bir devrimden ziyade geri adımdır.

Devrimi dışarıda aramayı, televizyonunun içindeki bir aktörün, TVnin içinden elini uzatarak sizi yakalamaya çalışmasına benzetmekteyim.

27505nothingrussell_big

Kaynak:

Kolektivist Acenda ve Yaratıcılık Üzerindeki Savaş

Image

Yolda yürüyen herhangi 100 kişiye sorsanız, “hayatınızda aldığınız kararlar size mi ait?” diye, hemen hemen 100’ü de “tabii ki bana ait” der. Hemen hemen hepimiz herşeye dününerek, hesap yaparak, inceleyerek karar verdigimizi zannederiz. Zira bunun tersi korkunç bir durum olurdu. Peki ya gerçekten “Biz” kendi hayatımızın kontrolünü elimizde tutuyor muyuz? Gerçekten hür irademiz var mı? Yoksa en başından beri öyle olmadığı halde, hür iradeli olduğumuza mı inandırıldık? Eğer durum böyleyse, bunu düşünmek bile istemeyiz. Bunu düşünmektense kendimizi kandırmayı bile tercih edebiliriz. Egomuz, bu boyutta bir gerçegi kaldıramayabilir…

Japonaya’da doğup büyüyen bir çocuk, Japon kültür ve gelenekleriyle büyür. İnancı, değerleri büyük ölçüde toplumun ya da ailesinin kabul ettiği değerler olurdu.

Ya da koyu katolik bir ailenin cocuğu musevi olmaz. O da Katolik olur. Tabii ki dinini ve değerlerini değiştirmeyi seçen insanlar var, fakat genelleme üzerinden gittigim için örnekleri de genellemeler üzerine veriyorum.

Peki bu durumda, inancımızı, değerlerimizi biz mi seçmiş oluyoruz? Bize verilen iki ya da üç seçenek içinden birini seçmek bizi hür iradeli yapiyor mu gerçekten?

Image

Seçenekler içine hapsedilmişlik bugün tüm dünyada geçerli. Dünya genelindeki eğitim sistemlerinin otoriter yapısı, başarının itaate, ezbere ve tekrara dayalı olması, çocukların çok küçük yaşlardan itibaren yaratıcı güçlerinin baltalanmasına sebep oluyor. Yaratıcı gücü eğitim hayatı boyunca bastırılan gençler sonunda hiçbir sorgulama yapmadan, kapitalizmin hizmetine girmek için mücadeleye başlarlar. Bu da çok doğal bir durumdur çünkü endoktrinasyondan dolayı sorgulama yapması gerektiğinin bile farkında olmayan bir insan grubundan sorgulamalarını beklemek doğru olmaz.

“To a very great degree, school is a place where children learn to be stupid.” 
― John Holt

Yine aynı sebeplerden ötürü, gelişim çağındaki gençler, kültürel değerleri bir sünger gibi emiyorlar. Bu değerleri en iyi şekilde hazmedip, tekrarlayabilen insanlar, sosyal ortamlarında  kredi kazanmış, güvenilir insan kabul ediliyorlar.

İlginç olan, kişinin bu değerlerin niteliğini ve geçerliliğini tartışmaktan ve araştırmaktan ziyade, bunları büyük ölçüde sorgusuz kabul etme eğilimidir. Bunların hepsi, endoktrinasyonun ve kolektivizmin insan davranışlarını, toplum psikolojisini ve insanların hareketlerinin tahmin edilebilirliğini nasıl şekillendirdiğini özetliyor. Sistem, bu sekilde kendi icinde homojen bir toplum oluşturuyor.

Bu durumda, dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanların, o kültürün yapısına göre düşünmeleri, hareket etmeleri o insanların hür iradeleridir diyebilir miyiz?

Ya da endoktrinasyonun fabrikasından çıkan bir nesli hür iradeli olarak adledebilir miyiz?

Nasıl ki bugün yaptığımız her hareketin arkasında, düşündüğümüzü zannettiğimiz her olgunun arkasında toplumsal normlar ve değerler var ise, özgür ve bağımsız düşünen bir bireyi nasıl tanımlardınız? Hangi eğitim sisteminden çıkacağını hayal ederdiniz?

Tabii ki insanların yaşadığı bu kolektif paradigmayı kontrol eden emperyalist düzen, yaratıcı gençler yetiştiren reformcu eğitim sistemlerinin büyümesini arzu etmez. Çünkü kendi öz varlığının tehdididir. Bugüne kadar dünya üzerinde gelişen bir sürü reformcu eğitim sisteminin içine sızmayı başarmıştır. Fakat bugün durumun farklı olduğuna inanıyorum.

Bugünün koşulları farklı.

Eskiden insanların kendilerini geliştirecek imkanları çok kısıtlı idi. İnternetin bile son çeyrek yüzyılda popüler olduğunu düşünürsek, binlerce yıldır insanlık çok kolay kontrol edildi. Bugün insanların birbirine etkisi, erişebilirliği kısa süre önce hayal bile edemeyeceğimiz boyutlara gelmiştir. Yine bu sebeple, bugün insanlar endoktrinasyonun doğasını çok daha detaylı sorgulayabiliyorlar. Bunun insan toplumuna, kültürlere etkisini, düşüncelerimizi nasıl şekillendirdiğini görebilirler. Yine aynı şekilde Hollywood’un, televizyonun ve daha birçok manipülasyon aracının insanları nasıl programladığını anlayabilirler. Bilgi akışındaki bu hız göz önüne alındığında, öğrenememek artık bir kader değil seçim haline gelmiştir.

Öte taraftan, bilinç ve hayal gücü üzerindeki mevcut baskı, bu bilgilerin artık daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Youtube’a “war on consciousness” diye yazdığınızda karşınıza ilk çıkacak video, TED konferanslarının sansürlemeyi tercih ettiği (!!!) Graham Hancock’un konuşması olacaktır. Bu konuyu daha önceki yazımda geniş ölçekte yazmıştım (tıklayın).

Toplumların maruz kaldığı manipülasyonları araştırdığımızda, tüm dünyanın hipnoz altında tutulmaya çalışıldığını rahatlıkla görebileceğimizi düşünüyorum. Bu hipnozdan çıkışın en önemli yolu travmaya uğratılan yaratıcı gücü tekrar aktive edebilmektir. En azından, yeni nesli bu travmadan korumaktır. Çünkü hayal edemeyen bir insan ya da toplum, içinde bulundukları suni realitenin dışını düşünemediklerinden, kontrol altındaki mevcut durumu tek norm olarak kabul eder ve garipsemezler.

Hayal gücü tüm realitenin dinamosudur. Hayal edemeyen bireyler ve toplumlar, kontrol edilen toplumların en savunmasızlarıdırlar. Akılları, farklı yaklaşımları ve ideolojileri kaldırmaya musait değildir.

İnsanların odaklandıkları ya da konuştukları konulara baktığınızda, popüler bir kategori içinden bir konu ile karşılaşırsınız. Fakat katagori dışına çıkabilen bireyler çok azdır. Bu bireyler toplumun garip karşılanılan insanları olurlar. Ne kadar popüler konular ile ilgilenirseniz o kadar çok sosyal olursunuz. Bu durum, tüm dünyada, insanların birbirlerine küçük farklarla dahi olsa, benzemelerine sebep olmuştur. Toplumlarda fark yaratan insanların hayal güçleri ve ne kadar ileri görüşlü oldukları düşünülürse, bu yeteneklerin neden bastırılmak istendiği daya iyi anlaşılabilir.

Globalleşme, kolektivizm, grup kafası, beyin hasatına böyle sebep olur. İnsanlar sonsuz seçenekler ve olasılıklar realitesinden koparılıp, tek tip ve ortak bir geleceğe yönlendirilirler. Bu süreç içerisinde tüm toplum, hipnoz altında köle gibi çalıştırılıp, kendilerini özgür zannetmelerini sağlayacak suni ve geçici zevkler sunulur. Toplum mühendisliği, bu acendanın disiplinlerinden bir tanesidir. Bu sayede doğumlarından ölüme kadar geçen süre içerisinde bile içinde bulundukları hipnozu algılamaktan aciz bir toplum yaratılıp, çok rahat bir şekilde kontrol edilir. Tarihi araştırdığımızda, bu düzenin bu güne kadar bu şekilde devam ettiğini görmekteyiz.

Geçmişte, bugün ve gelecekte, bu beyin kontrolünün nihai amacı hayal gücünün çökertilmesidir.

Benim bir çok yazımda, komplo teorilerini ve manipülasyonları yazmamın sebebi, insanların realitelerinin, “bir başkası” tarafından nasıl şekillendirildiğini gösterebilmektir. Sistem tasarımcılarının bizim realitemizi nasıl dizayn ettiklerini anlatabilmek.

Bunu anlayabilen bir  insanın, sonu olmayan farklı realiteleri nasıl yaratabileceğini görmeye başlayabileceğine inanıyorum.

Kolektifin amacı, hayalgücünün yıkımıdır. Fakat hayal gücü hiçbir zaman yok edilemez.

Bizim seçeneğimiz hipnozda kalmaya devam etmek.

Ya da uyanmaya karar vermek…

Steve Jobs & Stockholm Sendromu

Görsel

Bu yazımda Steve Jobs’un ne kadar kahraman olup olmadığına ışık tutmaya çalışacağım. Aynı zamanda Stokholm sendromunun da daha iyi anlaşılmasını sağlayacağım.

Steve Jobs

Artık efsaneyi herkes ezberledi. Steve Jobs zamanımızın en büyük girişimcisiydi. Apple hikayesi, iPhone, iPod, iPad…

Gecmişinde LSD kullanmış olması ve bunu hayatında yaptığı en önemli iki, üç hareketten biri olarak nitelemesi, yine geçmişinde kolejden atılması ve diğer alışkanlıkları göz önüne alındığında, Jobs’un hayatının sıradan bir insan hayatından çok farklı olmadığını anlayabiliyoruz.

Fakat Jobs’un yarrattığı iddia edilen teknolojilere ve bunların kullanım alanlarına baktığımızda durum gittikçe değişiyor. Bugün medyadaki bazı haberlere baktığımızda, NSA’in (National Security Agency, Amerika) tüm yol boyunca Jobs’un arkasında olduğunu görüyoruz. NSA’in iç yazışmalarında (tıklayın), Apple kullanıcıları “zombi” olarak, Jobs da “big brother” olarak geçiyor.

Jobs’un hiç bir zaman hükümet karşıtı düşünceler geliştirmemesini de (geliştirmek zorunda da değildi) bir kenara koyalım. Yani kendi ülkesi başta olmak üzere, hükümetlerin insan hakları ve özgürlüklerine karşı tutumlarını hiç eleştirmediği gibi, “modern surveillance state” dedikleri, herşeyin hükümet tarafından izlendiği modern Orwellian toplumuna geçişe de hız kazandırmıştır. Bu perspektiften bakıldığında Jobs, Elitlerin bir aracı belki de politikalarının öncülerinden biri idi. Bu sayede NSA, canı istediğinde hedef olarak belirlediği kişilerin bilgilerine erişebilecek kapasiteye geldi.

Farklı bir açıdan bakacak olursak, Apple’ı kuran Jobs değil, Steve Wozniak idi. Wozniak’ın Atari için dizayn ettiği devre kartlarından kazandıkları bonusu bile Jobs kendine saklamıştı. Bir süre sonra, şirket içinde iyice problem olmaya başlayınca da kovulmuştu.

Yıllar sonra geri döndüğünde şirketi iflasın eşiğinden döndürdü ve devamındaki hikayeyi de biliyorsunuzdur.

Muhteşem ürünlere bir göz atalım,

IPod’dan önce de MP3 playerlar vardı. Tek farkı, iPod sadece telif haklarını koruyan iTunes dosyaları ile çalışabiliyordu.

IPhone’dan önce de akıllı telefonlar vardı. Dokunmatik ekranları ve aplikasyonları çok daha ucuza mevcuttu. Sahip olmadıkları şey, NSA takip sistemleri tarafından erişilebilir kapalı devre yazılımları yoktu.

Jobs aslında hiç bir yenilik çıkarmadı. Yeni kontrol-takip araçlarını, makyajlayarak insanlara sundu. Belki de Apple’a ikinci gelişinin esas amacı bu yazdığım süreci geliştirmekti.

Jobs’un marihuana içiyor, meditasyon yapıyor olması ya da spirituel inançları; ki bunların hepsi saygı duyabileceğim konular, Jobs’un acendasına sis perdesi çekmek amaçlı çizilmiş olabilir.

Yine başka bir perspektiften bakarsak, cep telefonlarının kanser hücrelerinin gelişimine nasıl etkili olduklarını anlatan neredeyse milyon tane bilimsel doküman var. Hatta sadece linkini verdiğim bu videoyu izlerseniz (tıklayın) cep telefonlarının ve freakansların biolojiyi nasıl etkilediğini öğrenebilirsiniz. Cep telefonlarının yaydığı zararlı radyo dalgalarının kısa tanımlaması olan SAR değerlerinin, iPhone’larda, rakiplerine oranla neden yüksek olduğunu biliyor musunuz?

Steve Jobs’un yeni filmini izledim. Hollywood’un insanların beyinlerini nasıl şekillendirdiği hep ilgimi çekmiştir. Çok klasik bir propaganda filmi. Jobs’u özenilecek bir kahraman, teknolojik gelişimi de uğruna aşık olunacak bir olgu olarak sunuyorlar.

Sembolizm tarafından incelenecek olursa, Apple’ın logosunun gerçekten raslantı sonucu seçilmiş bir logo olduğuna inanmak cok güç. Zira elma sembolü, dini, ezoterik, felsefi birçok alanda sıkça kullanılan bir semboldür. Iyi ya da kötüyü temsil etmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Derin bir konu olup, sadece bu tip logoların seçiminin hiç bir zaman rastlantı olmadığını belirtmek isterim. Elma, Saturn, vessica pisces, yılan, piramit gibi semboller elitlerin sıkça kullanmaktan hoşlandığı logoların bazılarıdır. Bir düşünün, elma logosu neden bir armut yada üzüm değil de elma…

Stockholm Sendromu

Wikipedia tanımı ile, rehinenin kendisini rehin alan Terörist kişiyle olası diyalog sürecinde oluşan duygusal anlamda sempati ve empati oluşması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatan literatür terimdir.

Yani, rehinenin, kendini kaçıran teröriste aşık olmasıdır…

Yükselen Renklerin Dönemi

Görsel

Hemen hemen herşeyin kullanılış teknigine göre fayda ya da zarar sagladığı bir dönem içerisindeyiz. Yin ve Yang’de oldugu gibi, iyinin ve kötünün birbirine muhtaç olduğu bir boyutta, fayda ve zararın da birbirlerinden ayrılamaz oldugunu anlamak kolaylaşır.

Bush ve Saddam nasıl ki savaştan önce beraber yemek bile yiyebiliyorlardı,

Nasıl ki gözümüzün önündeki, orta doğu ülkelerindeki yöneticiler bir zamanlar emperyalizmin kankalarıydı,

Nasıl ki bir çalışan bir süre sonra kendi çalıştığı kurumda karlılık uğruna harcanabiliyor ise,

Ve nasıl ki ortaklıklar* bile bitebiliyor ise,

O zaman, insanın iç sorgulama yapmadan, egosal çıkarlarını sadece kendi menfaatleri için kullanması, yukarıdaki döngüde tetikleyici olmuyor mu?

İnsan her döngüde aynı soru ile karşılaşıp, farkında olarak ya da olmayarak menfaatlerinin peşinden gittiği için kısırdöngüde takılmış gözüküyor.

Her gün, her saat, bazen her dakika bu kavşaklardan geçiyoruz. Gunumuzun metropolitan yasantisinda, bir sürü hayat hengamesinin var oldugu bir ortamda, bir birey her anının ne kadar farkında olabiliyor. Aldığı kararları hangi süzgeçten geçiriyor? Yapay, suni kaosun hayatımızın her noktasına entegre edildiği bir ortamda ne kadar merkezimizde durabiliriz? İmkansız mı? Yoksa illa ki uzun felsefi, dini, spiritüel dersler mi almak gerekir? Ya da yaşam koçu şart mı??

Tabi ki hicbirisi şart değil. Kişinin ilgisi doğrultusunda, bu alanları seçerse faydalanabilir belki. Fakat merkezimizi bulamilmemiz için dikkatimizi alacağımız kararlara cevirmemizin çok faydalı olacağını düşünüyorum. Kararların, temel olarak kimi ve neyi, ne pahasına etkileyeceğini düşünmemizin çok önem taşıdığına inanıyorum.

Mesela;

Günlük hayatımızda kararlar alırken, bu kararların evimizin, ev içindeki ailevi yaşantımızın geleceğini nasıl etkilediğini düşünürüz. Ailemizin mutlu olması için her türlü fedakarlığı göze bile alabiliriz (bazen).

Peki, bu kararların dünyayı, dünya üzerinde yaşayan bireyleri nasıl etkilediğini düşünürmüyüz? Yoksa “sistem böyle gelişmiş, ben dahasına karışmam, ben mi kurtaracam dünyayı, o yazı yazan adam kurtarsın” mı deriz?

Bu güne kadar sahiplendiğimiz normların, değerlerin, kültürün hatta belki de inançlarımızın (sadece dini olması gerekmiyor), bu dünyanın sorunlarını ne derece çözebildiğini bir düşünmeliyiz. Çünkü, modern toplumda, bizi biz yapan bu değerlerimiz.

Yazının başında da dediğim gibi, kutuplu bir realite yaşıyoruz. Bu sayede hür irademiz var. Kutuplar olmasaydı seçimler de olamazdı. Dolayısıyla hür irade de olamazdı. Fakat bugün insanların iradesi, holywood filmleriyle, evlilik programlarıyla, endoktrinasyonla, televizyon kutusu ile köle edilmiş durumda. Hür iradeden bahsetmek çok zor. Hemen hemen yenilikçi ve yaratıcı fikirlerin tümünün ezildiği; sorgulama yapmayan, tekrarlayıcı, linear düşüncelerin değer kazandığı bir dünya sisteminde gökkuşağı renklerinin bile tekrardan griye boyanmasını yadırgamamak gerekir. Belli ki bazı insanlar çıkarları uğruna renklere bakmaya bile tahammül edemiyorlar. Onların jenerasyonu artık son jenerasyon. Yeni jenerasyonda da gelişime kapalı gençler yok değil fakat, genç nüfus içinde bunların yeri o kadar az ki, mevcut gri kafalı jenerasyonun gücünün azalmasıyla hızlanan değişim de ivme kazanacaktır. Kendi güçlerinin emperyalizm ve kuklaları tarafından sömürülmesine seyirci kalanlar da, zamanı geldiğinde batan gemiden kurtulamayabilirler. Bu onların seçimi olacak.

Bu süreç içerisinde, değişime açık olanlar, akıcı zekaları (fluid intelligence) güçlü olanlar, hem kendi hayatlarında hem de çevrelerindeki bu değişime yön vereceklerdir. Çünkü maskeler düştükçe, önümüze sunulacak kuklaların da bir geçerliliği ve değeri kalmayacaktır. İnsiyatifin bireye, insana geçmesi tamamen kişisel bir karar meselesidir. Yeter ki, zaten içimizde var olan bu gücü artık akıllı kullanmaya, dünya için, özgür ve bağımsız düşebilen yeni neslin geleceği için kullanmaya başlayalım.

Görsel

Transhumanist Acenda: insan 2.0

transhumanism

Insan hayatindaki konumu ve islevi dikkate alindiginda, teknolojinin sozde modern insan icin artik vazgecilemez oldugunu gorebiliriz. Ozellikle internetin kesfi basta olmak uzere son iki yuzyildaki teknolojik ilerlemeler insanin yasantisini temelden degistirmistir.

Fakat bu teknolojik ilerlemeden yeterince faydalanabiliyor muyuz? Kim, nasil faydalaniyor? Ben, kanaatimce, teknolojiyi kullanan insanlari iki gruba ayiriyorum.

  1. Farkinda olarak ya da olmayarak kendilerinin manipule edilmesine izin verenler.
  2. Bugune kadar nasil manipule edildiklerini farkedip, mevcut durum icerisinde kendi haklarini korumaya ve bu bilinci yaymaya calisanlar.

Yukarida bahsettigim ikinci grup, internetin kesfinin getirdigi bilgi akisindan dolayi bir kitle haline gelebilmistir. Halen sayilari, birinci gruba oranla oldukca az olmakla beraber, iki grup arasindaki denge hizli bir sekilde degismektedir. Sayilari hizla buyuyen ikinci grubun bugune kadar ne sekilde manipule edildiklerinin farkina varmalariyla olusan toplumsal uyanis, kendilerini manipule eden sisteme karsi olusan ayaklanmalar, sistemi duzeltme arayislari ve ayni zamanda kisisel duzeydeki farkli cozum arayislari ile karsimiza cikmaktadir. Ve tabiki sistemi kendi lehlerinde olusturmus olan elit grubun gucu her gecen gun azalmaktadir. “Ezoterik acenda” baslikli yazimda bu konuya daha detayli deginmistim.

Bilgi akisinin hizlandigi gunumuzde artik hicbir sey eskisi kadar gizli degil. Bircok acenda ve manipulasyon, alternatif medya araciligi ile arastirilabilinecek bir uzaklikta. Bu bilgileri kendi insiyatifimizi elimize alabilecegimiz sekilde kullanmayi ogrenebilmeliyiz. Populer medyadan bu konuda bilgi almak pek mumkun gozukmuyor. TED konferanslarini yazdigim bir onceki yazimda da bahsetmistim. Populer bilimin, disarida birakmayi tercih ettigi alanlar, aslinda insanlari belli bakis acilarinda kilitli birakmak icin kapsam disi birakilmasi uygun gorulmus alanlardir. Bu sekilde, insanlarin dusuncelerini daraltarak farkindalik artisini ve yolunu kontrol etmek isterler.

Daha yukaridan bakildiginda, elitler dahil hic bir varlik ya da varlik toplulugu, evrensel prensipleri kontrol edemez. Buyuk donguler uzerinde hicbir gucleri yoktur. Cunku, “Şer” her zaman kendi icinde kendi yıkımının tohumunu tasir. Tum kotulukler eninde sonunda yikilir. Biz de suan bunu goruyoruz. Diktatorluk yapan tum liderlerin tabani oynuyor. Bunun icin son zamanlarina dogru hepsi deliriyorlar. Herseyin oldugu gibi kotuluklerinin de bir sonu var. Bu evrensel prensibin acma, kapama, durdurma tusu yoktur. Durdurma tusu ancak teknolojide, mekanik, kontrol edilebilir araclarda vardir. Bu sebepten dolayi, transhumanizm, elitlerin tek umududur. Bu sayede, kontrol ve manipulasyon guclerinin devamini garanti altina almak isterler.

Kanimca, transhumanizm ve futurizm sevdalisi bircok sozde entellektuelin sorgulamadigi, silikon vadisinden cikan herseyin ayakta alkislandigi bu dunyada, bu teknolojilerin gelecekte insanlarin yararina kullanilip kullanilmayacagi. Bu endoktrinasyonunun basarisidir. Yine endoktrinasyonun sonucu olarak, Nisan ayinda bizzat katildigim TEDxReset 2013 konferanslarinda “Stokholm sendromu”nun kitleleri nasil etkisi altina aldigina taniklik ettim.

Singularity (tekillik) konseptinin yaraticisi, transhumanist ve futuristlerinlerin oncusu Ray Kurtzweil, evreni insanin zihninde tekrar yaratmayi amacladiklarini acik bir sekilde soylemektedir. Asagida “Project 2045” kisa tanitim filminde bu sevdayi nasil planladiklarini 7 dakikada izleyebilirsiniz. Transhumanizmin ne oldugunu anlamak isteyen herkesin izlemesi gereken bir video.

Net bir sekilde bu insanlarin Tanri rolunu ustlendikleri gorulebilir. Bu arzularini simya ile iliskilendirenler de var. Gecmiste simyanin uygulama alanlarindan bir tanesi de, felsefe taşı ile baz metallerin altina donusturulmesiydi. Burada oncelikli olarak kisinin kendini donusturmesi gerekirdi. Bu kisisel donusum bugun transhumanizm acendasi altinda mekanik, teknolojik yollarla gerceklestirilmek isteniyor.  Ozellikle genetik, robot bilimi, bilgi islem, nano teknoloji transhumanistlerin insanoglunu donusturmede yararlandiklari 4 ana daldir.

Sheffield Universitesi’nden robot bilimi profesoru Noel Sharkey, 2040’da tum dunyada teftiş, guvenlik ve kanun uygulamalari gibi alanlarin tumunun yapay zeka tarafindan devralinacagini ongoruyor. George Lucas’in ilk filmi olan THX’i seyredenler buradaki robot polisleri hatirlarlar. Cok da gelecege gitmeye gerek yok. Gectigimiz Mayis ayinda IRobot sirketi, Brezilya hukumetine Aralik 2013’de baslamak uzere savunma ve guvenlik alaninda robot teknolojileri sunmak uzere kontrat imzaladi. Tom Cruise’un oynadigi Minority report filminden hatirlayacagimiz gelecekte yasanacak suclari onceden tahmin etme teknolojisi (Future Attribute Screening Technology) suan Amerika’da Homeland Security tarafindan gelistirilip sistemlerine entegre edilmekte.

Bu ornekler robot teknolojisinin, simdiden polis devletlerine, nasil imkanlar sundugunu gostermiyor mu? Bugun farelere gercek olmayan hafizalar yukleyebilen bir teknolojinin, gelecekte ulke politikasini begenmeyenlerin hafizalarini, dusuncelerini ya da hareketlerini rizalari disinda degistirmek istemeyecegi ne malum? CIA’in unlu programi “MK ULTRA” da buna baska bir ornek. DARPA’nin insan dusuncelerini uzaktan manyetik alanlarla ya da farkli yollarla degistirmek uzerine ciddi calisma icinde oldugunu gosteren bilgiler suan alternatif medya kanallarindan erisilebiliyor. Bu tip projelerin en buyuk destekcilerinden biri olan DARPA’nin uzerinde calistigi baska bir proje de genetik muhendisligi alaninda insanlara 47. kromozomu eklemek. Ironik gibi gozukse de yine teknoloji (mesela Google) araciligiyla bunlar cok rahat arastirilabilir.

Insanoglu ancak degisimler yolu ile farkli perspektifleri hazmederek gelisebilir. Maksimum duzen ve program icerisinde, hicbir beklenmedik tecrube yasamadan saglikli bir gelisim yasanacagini dusunmuyorum. Ote yandan evrenin isleyisine guvenmek ve onumuze yeni firsatlar cikarmasina izin vermek bugunun metropol toplumunda ne derece mumkun? Hemen hemen hepimizin tum zamani onceden programlanmis durumda. Calisilacak zaman, yemek yenecek zaman, tatil yapilacak zaman, kitap okunacak ya da cocuklara ayrilacak vakit, eşe dosta ayrilacak vakit, bunlarin hepsi onceden bir program dahilinde kendileri ya da baskalari tarafindan belirlenmis durumda. Biz bu surec icerisinde, hayatimizi belli bir paradigma icerisinde kilitliyor ve onumuze cikacak, bizim hayatimizi daha pozitif yerlere goturebilecek olasiliklari yok etmis olmuyor muyuz?

Bugunku dunya sistemi, dogal akistan ziyade, mekanik hayati desteklemektedir. Dogal hayat ile koparilmis olan iletisimimizi tekrar saglayip, saglikli bir psikoloji, beden ve ruh hali ile yolumuza devam etmemizin gelisimimiz icin cok onemli oldugunu dusunuyorum. Mekanik hayatlarin, kendi icinde kopuk, egosal cikarlarin pesinde kole olmus robotik bireyler olusturdugu bugun bircok metropolde gorebiliyoruz. Kendi icimizde ve doga ile aramizda olusan kopuklugu, bugun tum dunya uzerinde alarm seviyesine coktan ulasmis olan cevre kirliligine karsi duyarsizlasmamizda da gorebiliriz. Yedigimiz urunlerdeki GDO seviyeleri, atmosferi, topragi ve denizi zehirleyen agir metaller, radyasyon, yesil alanlarin yok edilmesi, enerji sektorunun sebep oldugu kabuslar, bu duyarsizlasmanin bir sonucudur. Malesef duyarsizlasma da yine endoktrinasyonun bir sonucudur. Bugun sistemin yarattigi modern insan 2.0, kendi egosal cikarlari disinda kalan alanlarda sorumluluk tasima ihtiyaci duymamaktadir.

Beyni, endoktrinasyon ve populer medya ile zehirlenmis yeni insan, kendi icinde yasadigi guvensizlik, acizlik, amacsizlik, sorumsuzluk alanlarini, sistemin ona uzattigi suni ve mekanik cozumlerle doldurmaktadir. Bu cozumler yapay olduklarindan, kisinin uzun vadeli tatmin duygusunu yasamasi mumkun olmadigi gibi, ruhsal cokusun de tetikleyicisidir. Bu konuda bilinclenmemizin elzem oldugunu dusunuyorum. Icimizdeki trilyonlarca hucrenin vucudumuzun neresinde nasil davranacagi ile ilgili farkli gorevleri iceren suurlari varsa eyer, evrenin de bizim karsimiza cikaracagi olaylarin arkasinda bir zeka ve bir anlam aramak cok mu utopik olur?

Evrensel bir prensip olan kaos-duzen dongusunun bir yuzu olan “kaos”un, zihinlerde kacinilmasi gereken bir durum haline gelmesi, gunumuzun plan, program ve duzen saplantisindan kaynaklandigini dusunuyorum. Bence unutulmamasi gerekir ki, kaos oldugunu dusundugumuz noktalarda bile bir duzen vardir. Buradaki can alici nokta, globalist ecendalar dogrultusunda olusturulan yapay kaos ile dogal kaosun ayrimidir.

Eminim ki degisime karsi ne kadar kapali olursak olalim, biz hazir oldukca evren her zaman firsatlar cikaracak alanlar bulacaktir. Bu da gelisimin hic bir zaman tam olarak durmamasi anlamina geliyor. Bu durum da elitlerin dunya kontrolu icin tehtid olusturdugundan, transhumanist bir gelecek, acma – kapama tusu elitlerin elinde olan bir gelecek, kendilerinin yegane cikis noktasi olacaktir. O zaman firsatlari evrenden degil, “Big Brother”dan beklemek gerekecek…

Ne olursa olsun bugun, herkesin kendi kararlarinda insiyatifi eline alma gucu vardir. Bu gucu belki suan konfor alanlarinin rahatligindan dolayi kullanmak istemeyenler olacaktir fakat, er ya da gec bu gucun tum toplum tarafindan farkina varilip, bagimsiz bir sekilde ifade edilecegini dusunuyorum. Belki bunun icin bir jenerasyon daha beklememiz gerekecek fakat bilgi akisinin ve paylasiminin hizini gozonune alirsak bu konuda bir tahmin yurutmek cok kolay degil. Ancak korkmadan ve cekinmeden Kral ciplak diyebilen her birey bu basarida cok degerli bir pay sahibi olacaktir.

TED & TEDxReset Analiz

Görsel

A’dan Z’ye her şeyi sorgulamaktan korkmayan, insan varlığının değerini, diğer suni değerlerin üstünde tutan, cesur, korkusuz, farkında ve ne pahasına olursa olsun yeni bilgiyi kabul etmeden önce analize hazır, açık fikirliliğini kaybetmemiş okuyucular için hazırladığım bloga hoş geldiniz. Bu blogun amacı, sizi herhangi bir ideolojiye ya da inanca ikna etmekten ziyade, konuları ve olayları alternatif perspektiflerden değerlendirmeye ve tartışmaya açmaktır. Sistemik endoktrinasyon ile sorgulama yeteneğini kaybetmiş toplumların, sömürülmeye ve kontrol edilmeye gitgide daha fazla mahkûm oldukları günümüzde bu yeteneklerin geri kazanılmasının elzem olduğu inancındayım. 

Son zamanlarda oldukça popülerleşen fikir paylaşım platformlarından bir tanesi olan TED en son ağıma takılan konu. Bu yazımda öncelikli olarak TED’in global perspektiften analizini yapacağım, sonra da 12, 13 Nisan 2013’de İstanbul’da düzenlenen TEDxReset’in analizini yapacağım.

TED

TED, kendisini yaymaya değer fikirlerin paylaşıldığı, bağımsız, kar amacı gütmeyen bir platform olarak tanımlıyor. Popüler olması da kendi içindeki hedeflerinde başarılı olduğunu gösteriyor. Konferansları benim de dikkatimi çekiyor ve zaman zaman takip ediyorum fakat her seyrettiğimde benim sorgulama mekanizmalarım devreye girmekten de geri kalmıyor.

Mesela, TED bağımsız olduğunu iddia eden bir organizasyon. Mevcut paradigma içerisinde ne kadar bağımsızdır, kimden bağımsızdır; fikirler ne derece yaymaya değerdir ve bu fikirlerin yaymaya değer olduğuna karar verenler kimlerdir?

Bence, TED’in şu andaki bilimsel kurulunun şeffaflık eksikliği, TED’in bağımsız olmadığının bir numaralı göstergesidir. Amerika’daki TED prezantasyonlarının birçoğunda, özellikle çok popüler olanlarında, özenle hazırlanmış, toplum mühendisliği çalışmaları dikkatimi çekiyor. Toplum mühendisliği, binlerce yıl geriye dayanan bir bilim dalıdır ve özellikle Günümüzde toplumsal değişimlerin alt yapısını oluşturmakta kullanılmaktadır.

Unutmayın ki hapishanedeki birey de kendi hücresinin sınırları içinde bağımsız olabilir. Fakat öncelikle hücrenin bize dikte ettirdiği sınırların farkında olmamız gerekmektedir. Bu farkındalık bize hücrenin dışında da başka bir realitenin devam etmekte olduğu perspektifini kazandırır.

Bu bağlamda TED, seçilen konuların bilimsel alanlar çerçevesinde kalmasına özen gösterdiğini ileri sürmektedir. Fakat TED, resmi web sitesinde, spiritueliteyi konularının kapsamı dışında bıraktığını belirtmiştir. Bu yukarıda kullandığım metafordaki hücrenin duvarları midir? Ki ben, spirituelite, insan bilinci, ruh ve ego gibi 5 duyu organı ile algılamakta zorlandığımız konular üzerine yeni düşünceleri paylaşmanın toplumu geriye değil daha ileri medeniyet seviyelerine götüreceğini düşünüyorum.

Bilimi uygulamaya sadece kendilerinin hakki olduğunu savunan ve onun bekçiliğine soyunan kurumlar, ne derecede bilimin açık fikirlilik temel prensibine uymaktadırlar? Çünkü “bilim”, bilimsel araştırma yapan grubun, konu ile direk ilgili alanları ya da verileri göz ardı ettiği anda dogma haline gelip bilimselliğini yitirmektedir. Bu olgu günümüzde bilimsel olduğunu iddia eden kurumların çalışmalarında ne derece mevcuttur? Ben bu durumun tarih boyunca tekrarlandığı kanaatindeyim.

Tabi ki bu, kurumların hangi amaçlar ve acendalardan dolayı alakalı verileri ve araştırma alanlarını bilerek göz ardı etmiş olmaları doğrultusunda da ayrı bir tartışma ve değerlendirme konusudur.

Yazdıklarımı daha iyi vurgulayabilmek için, sizlere, TED’in geçtiğimiz aylarda sansürlenen Rupert Sheldrake ve Graham Hancock’un iki videosunu izlemenizi öneriyorum.

Acaba TED, niçin içinde bulunduğu hücrenin dışında kalan konuları sansürlemeyi seçmiştir?

Bu konuda, TED bünyesinde yapılan tartışma sayfasını (linkini) de burada bulabilirsiniz. (Tiklayin)

Gelelim Nisan ayı içerisinde İstanbul’da düzenlenen TEDxReset’e.
Görsel
TEDxReset

TEDxReset’in, sorgulattığı konular bazında başarılı bir organizasyon olduğunu düşünüyorum. Ali Üstündağ ve ekibini de tebrik ederim. 32 konusmaci ve 7 muzik grubunu, 1 buçuk gün gibi kısa bir zamana başarılı bir şekilde sığdırdılar. Konferansın teması “Kritik Kavşaklar”. Tabi ki konuşmacılar bu olguyu çok farklı perspektiften değerlendirdiler. Kimisi sistem içerisindeki seçimlerden bahsederken, kimisi de mevcut sisteme bağlı kalmadan evrensel değerlerin seçiminden bahsetti.

Tüm konuşmacılar ile ilgili yorumlarıma geçmeden önce, öne çıkan konuşmacıları belirtmek isterim. Burak Ülman (BBOM)Gizem Altın NanceOsman Ulagayİnci – Soner SarıhanAgah Uğur. Bu konuşmacıların ortak noktası, sistemin değil, insanın gelişimini önde tutmaları. Sanırım bu konuşmacılar, bireysel gelişimin, toplumsal gelişim üzerinde uzun vadede en olumlu sonucu vereceği noktasında hemfikirler. Diğer konuşmacıların hepsi, tam ters tarafta kalıyor demiyorum. Sadece bu konuşmacılar, kanımca, oldukça öne çıktılar bu anlamda.

Ek olarak, Serdar Paktin’in (change.org) konuşması da insanların, değişime olan etki gücünün artısı anlamında öne çıkmıştır.

TEDxReset konuşmacıları:

Ali Üstündağ (Kürator):
TEDxReset’in Reset konseptinin nereden çıktığını anlattı. TC’de bugün tartışılan bir sürü meselenin reset’lenerek sıfırdan başlamasının ne kadar güzel olabileceğini söyledi. Bu seneki “kritik kavşaklar” konseptini anlattı.

Banu Güven: 
Mevcut oto sansür problemi ve ifade özgürsüzlüğü ile ilgili başlayan konuşma, koşulların “düşünsel bir isyanın” fitilini ateşleyebileceği ile devam edip, “gerçek yeni medya” konseptinin oluşumu ile bitti. Sürdürülebilir modeller ile çıkış yolu aranması gerektiğine dikkat çekti.

Ali Onat Türker & Jesse Honsa (Open-Urban):
Kentsel gelişim projelerine web tabanlı erişim sağlayan bilgilendirme platformu. Sistem(!) içerisinde yaşamayı, hareket etmeyi kolaylaştırmaya yönelik bir uygulamanın tanıtımı.

Veysel Berk:
Veysel, Silikon Vadisi’nden geliyor. Anladığım kadarıyla, transhümanist programa farkında olarak ya da olmayarak katkıda bulunuyor. “Transhumanist Acenda” baslikli yazimda bu konuya deginiyorum (tiklayin).

Gizem Altın Nance (Buğday Derneği):
İçindeki sesi takip eden, hayatını sorgulayabilen, kendini gerçek deneyimlere bırakan, keşfetmeye aşık, doğa ile arasındaki bağı canlı tutan, sentetik değerlerini gerçek değerler ile değiştiren bir kahraman. Kendini, inandığı değerlere adayıp, iyi şeyler yapan iyi insanlar için çalışmak istiyor. İçsel yolculuğun önemine dikkat çekiyor.

Daan Roosegaarde:
Sanatçı, inovator. Teknolojiyi kullanarak, algısal uyarıları tetiklemek için yapay ortamlar oluşturuyor, sanatsal ara yüzler sunuyor. Teknolojik gelişimin gidebileceği olası yönlere dikkat çekerek iyimser beklentisini izleyici ile paylaşıyor. Dürüst bir konuşmacı. Tema: Techno poetry.

Cengiz Ultav (Vestel): 
Sistem içerisindeki krizlerden fırsatlar doğar mantığıyla analizler ve bakış açıları sunuyor.

Batuhan Aydagül (ERG): 
Eğitim sistemini sorgulayan bir konuşma yaptı kendisi. Soran, sorgulayan, okuyan, eleştirebilen, kendi haklarının bilincinde olan, kimliklerinin ötesine geçebilen, aktif yurttaşlar yetiştirilmesi gerektiğine vurgu yaptı. Sorulması gereken fakat sorulmayan temel sorular olduğunu soyluyor. Keşke bu soruların ne olduğunu paylasabilseydi.

Volkan Özgü (Sabancı Uni. Nanotek U&A):
Kendisinin, yukarıya koyduğum Rupert Sheldrake’in videosunu izlemesini isterdim. Bilinç, ruh, ego, bunların felsefi tartışmalar olduğunu söyleyip ekledi. “Ama biz felsefe tartışmayacağız”. Insan beyni ile ilgili bir suru detay anlattı. Yakında beynin gizeminin açığa çıkacağını ve sağlık, mühendislik, eğlence ve daha birçok sektörün yakın gelecekte müthiş değişim geçireceğini ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söyledi. Konuşmasının sonunda Ali Bey ile yaptığı kısa sohbette “singularity”ye dogru gittigimizi gulerek ifade etti(!)

Bedia Ceylan Güzelce:
80 sonrası ve öncesi iki kuşağa dikkat çekiyor ve bu iki kuşak arasındaki iletişim eksikliğini irdeliyor. İki farklı bilincin oluşumunu anlatıyor.

Osman Ulagay:
TC dahil, batıdan doğuya, küresel güç kaymasından bahsediyor. Bati modelinin kusursuz olmadığını önemli bir sorun olarak tanımlayıp, kapitalizmi eleştiriyor. Bu anlamda, diğer birçok konuşmacının gösteremediği cesareti çok net bir şekilde gösteriyor. Kapitalizmden, eşitsizlik yaratan, sömürüye dayalı bir sistem olarak bahsediyor ve bu mikrobun tüm dünyaya yayıldığını belirtiyor. Global sistemleri analiz ettiğinde “ideali bulduk” noktasında ol madiğimizi anlatıp dünyanın çok yeni bir sistemi arama noktasına gitmesi gerektiğini ifade ediyor. Batinin birikimi ve yeni güçlü ülkelerin katkısı ile yeni modelin yaratılması gerektiğini anlatıyor. Bati uygarlığı reddedilmeden, nasıl yeni modele katkı sağlanabileceğinin tartışılması gerektiğini soyluyor. TC’nin, yeni modelin oluşum surecinde önemli bir parça olarak ortaya çıkabileceğini belirtiyor. Yeni global modelin yapımında kavramsal çerçevemizin iyi çizilmesi gerektiğinin altını çiziyor.

Konuşma sonunda Ali Bey’in “yeni modelin izlerini görüyor musunuz” sorusunu şu şekilde cevaplıyor: “Gizem Altın Nance’in konuşmasında ipuçları vardı”. Farklı düşünme yollarını aramamız gerektiğini belirtiyor. Doğru söze ne hacet!

Melek Pulatkonak:
Kadınların dayanışma ve networking yaptıkları web sitenin tanıtımını yaptı.

Leonard Mlodinov:
Uluslararası profesyonel bir TED konuşmacısı. Bence toplum mühendisliği kokan bir prezantasyon yaptı. 

İnci – Soner Sarıhan:
Bir varlığın (bebeğin) doğa ile olan ilişkisini koparmamaktan bahsediyorlar. Kısıtlı imkân ortamında insanların değişebileceğine, çocuklarımızı daha doğru yetiştirebileceğimize örnek oluyorlar. Kutunun (hücrenin) arasında kalmamak lazım diyorlar. Çocukların doğa içerisinde, deneyimleyerek, gözlemleyerek, araştırarak akranlarına oranla çok daha sağlıklı yetişebileceklerini soyluyorlar.

Sedef Erken: 
Tema: Secim yapar miyiz? Belirsizliğe güvenmek mümkün olabilir mi? Otistik olan çocuğu ile ilgili hayat hikâyesini anlatıp, seçimlerin, evrensel zekânın ve otizmin hayatımıza olan etkisinin sorgulanmasına dikkat çekiyor.

Kacie Lyn Kocher (Hollaback):
Sokak tacizcilerine karşı web tabanlı bir şikâyet portalını anlatıyor. Taciz deneyimini blogda paylaşarak rahatladığını fark ettikten sonra böyle bir girişimde bulunmuş. Anladığım kadarıyla taciz deneyimlerinin paylaşılmasından bir çözüm bekleyişi var. Bence problemi kalıcı olarak değil de aspirin ile çözmek gibi bir şey bu. Tacizcinin neden taciz ettiği ya da taciz davranışının nasıl düzeltileceğine odaklanmak çözüm arayışında daha etkili olabilir diye düşünüyorum. Belki de bu girişim, bu probleme daha sağlıklı yaklaşımlara kapı acar.

Levent Erden: 
Günümüzde kişisel tatmin duygusunun, kişinin dışarıya nasıl göründüğünden daha önemli olduğunu soyluyor. Teknolojinin değişmesi ile tekil sosyallik kavramını irdeliyor. “Leş gibi tek başına olmak” diyor ve ekliyor “Devamlı inovasyon yapılıyor fakat inovasyonlar anlamlı mi sorgulanmıyor”. Internet kullanıcılarının akıllı takip sistemleri sayesinde devamlı kendi ilgi alanlarının içerisine itildiğini anlatıyor.

Agah Uğur (Borusan/CEO):
Karar almak konsepti ile ilgili çok güzel bir konuşma yaptı. Kaostan düzene, düzenden kaosa, evrensel döngüler içerisinde kararların doğru veya yanlış diye nitelendirilmesinin görecelilik çerçevesinde anlamlı olmadığını söyledi. Yani, Pakistanlı ve Danimarkalı 2 ebeveynin ayni doğru kararları vermesinin beklenemeyeceğini çünkü doğru kavramının kültürden kültüre, toplumdan topluma, zamandan zamana değişebileceğini izah etti. Karar alma noktasında çok mekanizma olduğunu ve bunu analiz etmenin kolay olmadığını söyledi. Tüm dinamikleri sabit tutup, sadece 2 dinamiği etkin tutarak analiz yapılamayacağını anlattı. Duyguların önemli olduğunu; tutku, cesaret ve farkındalık ile uzun vadeli cesur kararların alınabileceğini fakat insanların konfor alanlarının rahatlığından dolayı bunun kolay olmadığını açıkladı. Kültürel, siyasal, toplumsal baskılardan dolayı, karar alamayan insanlara yardım etmenin öneminden bahsetti.

Bas Verhart (THNK):
Bende, yine sistemin pompaladığı bir TED konuşmacısı izlenimini bıraktı. Mevcut sistemi olabildiğince ayakta tutma cabası olarak, yaratıcı liderler yetiştirmenin önemini anlatıyor. Not ettiğim cümlesini değiştirmeden aynen aktarıyorum: “Creative leadership is the only thing society is lacking”. Ben, bu konuda kendisine katılmıyorum. Toplumun daha medeni olmak adına neye ihtiyacı olduğunu belirlemek için önce  medeniyetten ne anladığımızın tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Kapitalizmin, eşitsizliğin ve teknolojinin ilerlemesinin medeniyete olan etkisinin sorgulanmasını tercih ederim.

Selin Girit:
Doğru ve yanlışın ne olduğunu ve bugün ülkemizde bunu soranların akıbetinin ne olacağını sorguluyor. Gazetecilerin TC’deki haline dikkat çekiyor.

Can Yücel Metin:
Başkalarının kararları ile daha ne kadar gideceğimizi soruyor. Yanlış karar yok, önemli olan kendi kararlarımızı alabilmemiz olduğunu soyluyor.

Buket Aşçı (Vatan Kitap):
Kendinle barışık ol ki üretmeye basla diyor.

Hakan Bilginer (Zaytung):
Kendisi süper rahat bir kişilik. Kendi tecrübelerinden yola çıkarak, is alanında, kendi alternatifimizi yaratmanın önemini anlatıyor.

Burak Ülman (BBOM):
Türkiye’de eğitim alanında öncü olabilecek bir başarıya imza atıyorlar. Ekolojik duruşları ile her seviyede demokratik yönetimi ile özgün finansman anlayışı ile örneği olmayan bir eğitim sistemini entegre etmek üzereler. BBOM, yurt dışındaki önemli örnekleri, TC’nin de kültürünü ve geleneklerini harmanlayarak, kendi geleceğini yaratabilen, kendi duyguları ve isteklerini tanıyabilen, doğadan kopmayan, gerçek sorumluluk bilincinde, farkında bireyler yetiştirmek istiyor.Geleceğimiz için, çocuğu olsun, olmasın, herkesin desteklemesi gereken bir girişim. İnsanlığı ileriye götürecek olan şey, teknolojinin nasıl kullanılacağı değil, bir çocuğun nasıl yetiştirileceğine dayanıyor. http://www.baskabirokulmumkun.net

Heidemarie Schwermer:
Yıllardır parasız yaşayan ve farklı ülkelerde konferanslara katılıp konuşan bir bayan öğretmen. Yine bu konuşmacının bu tip bir konu için seçilmesi, benim kafamda soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı. Bayanın anlattığı şeylerde yanlış bir şey yok. Dünyada sevgi olsun, ne istediğinizi bilin, pozitif olun, karma yasası vs. bahsediyor. Lakin bayanın prezantasyon yeteneği fevkalade zayıf, yas 60+, hitabet ve ikna gücü yeterli değil, İngilizce süper zayıf. Yani bayanın söylediği herhangi bir şeyden ilham alma olasılığınız olmadığı gibi, aklınızda parasız yaşamak varsa, bu prezantasyondan sonra paranın kölesi olmak isteyebilirsiniz. Bu kadar hassas bir konunun bu şekilde verilmesi ve konuşmacının seçimi vs oldukça düşündürücü geldi bana…

Selim Zafer Ellialti (Suvla): 
Kendi basari hikayesini anlatıyor.

Hakan Habip:
Bilim Kahramanları Derneği YK Başkanı. Dünyanın, enerji, ekoloji, teknoloji alanlarında problemleri olduğunu söyledi. Ben buna düşünce problemini de eklemek isterdim. Her yıl düzenlenen yarışmalarda çocuklar dünyanın ya da sosyal toplumun sorunlarından birini seçip onu gidermek adına teknolojiyi kullanarak bir takım şeyler icat ediyorlar ya da üretiyorlar. Bilimin sonuçlarının yaşamın kalitesini arttırdığını soyluyor. Peki ya bilimin sonuçları, doğadan uzak, mekanik ve sentetik bir toplum oluşumuna sebep olursa? Çocuklara bir şeyler ürettirme konusunda kendisine katılıyorum, fakat üretimin mekanik ve teknolojik alanlara yoğunlaşmasını sorgulamadan edemiyorum. Şahsen, fikir ve düşünce yarışmalarını daha çok görmek isterdim. Hakan Bey diyor ki “insanlığın gelişimini pozitif etkileyebilecek başka bir yaklaşımın farkında değilim”. Burada yorumu size bırakırken, bu konuda yazdığım yazıyı okumanızı tavsiye ederim.

Serdar Patkin (change.org):
Dijital aktivizm. İmza kampanyalarının toplanma adresi. Müthiş bir güç içeriyor. Değişime olan etkisi müthiş hızlı. Bir köyün, 3 yıldır savaştığı HES termik santral projesini bu web sitesi aracılığı ile 3 haftada durdurmuşlar! Daha ne denebilir? Web sitelerine bir bakmak için girdim, 6, 7 kampanyaya imza atıp çıktım. Bu arada eklemek istediğim bir konu daha var, dışarıda bir takım şeylerin değişmesi için harcadığımız eforun azıcığını, kendi içimizdeki değişim için de ayırabilmemizin faydalı olacağını düşünüyorum.

Ayşegül Güzel (Zumbara):
“Zaman” ile alternatif değiş tokuş sistemi. Diyelim ki ben gitar çalmak istiyorum. Gitar bilen bir üye bana gitar öğretiyor ve 6 saat harcıyor. Bunun karşılığında ben de 6 saatlik bir hizmet veriyorum. Mesela, ben de Japonca biliyorum ve isteyene Japonca ders veriyorum. Horigato.

Dietmar Dahmen:
Süper profesyonel uluslararası bir TED konuşmacısı. Bence, yapılan prezantasyon yine bir toplum mühendisliği çalışması. Dietmar, prezantasyonunu sadece teknolojik ilerlemeye ayırmış. Tam bir transhümanist görünümü var. Bir sonraki yazımın okunmasını tavsiye ederim (tıklayın).

Deniz Alnıtemiz:
15 dakikalık stand up show. Bence konferans bitişi için gayet güzel bir secim oldu.

Konuşmacıları yukarıda kısaca, kendi üslubumla anlatmaya çalıştım. Teknolojiye karşı bir alerjimin olduğunu düşünmenizi istemem. Benim, sadece, teknolojik gelişimi, medeniyet gelişimi ile bir tutan zihniyete alerjim var. Verdiğim linkteki (tiklayin) yaziyi okursaniz bu konuda sizlere farklı perspektifler verebileceğini düşünüyorum.

Teknolojiyi insan hayatına, doğru bir şekilde entegre etmemiz gerektiği kanısındayım. Yanlış ellere düştüğü taktirde, teknolojinin toplum için, hayatı tembelleştiren, tatmin duygusunu sentetik yollarla manipüle eden, insanları doğadan, doğallıktan ve birbirinden uzaklaştıran, soyut bir gerçeklik yaratan ve insanın bağımlılığını artırıp, özgürlüğünü kısıtlayabilecek bir güce sahip olduğunu düşünüyorum.

Hayatimizi teknolojisiz yasayamayız. Bu eşiği çoktan geçtik. Fakat hayatimizi hala sorgulayarak ve düşünerek yasayabilme eşiğini henüz geçmedik.

Sansürlere ve sınırlara maruz kalmadan, toplumu, medeniyet seviyesine çıkarabilecek değerlerin ne olduğunu hep beraber düşünmeye, tartışmaya ve paylaşmaya davet ediyorum sizleri.

Ruhsal Hijyen

Görsel

Sistemlerin nasıl olur da kendi kendini yok edebildiğini anlamak isterseniz gitmeniz gereken tek yol, rasyonelliğin tanımını anlamaktır. Çünkü rasyonelliğin tek sonucu hiç bir zaman rasyonel olunamayacağıdır.

Buna rağmen, umudun var olmasının sebebi, hiçbir sistemin sürdürülebilir olmamasından değil, rasyonelliğin tanımını değiştirebilme gücünün kendimizde bulunmasından gelir.

Rasyonelliğin kendisini doğru tanımlayabildiğimiz zaman, herhangi bir sistemin, duygunun, formun ya da enerjinin yaşam süresi söz konusu olamaz. Her şey evrenselleşir ve enerji hiç bir zaman yok olmaz.

Daha farklı söylemek gerekirse; ego bazlı düşüncelerimiz, endişelerimiz ve duygularımız öyle bir boyutta var olamazlar. Sürdürülebilirliğin ve paylaşılabilirliğin de başka bir sebebi ve sonucu budur.

Ruhun ihtiyacı olan tecrübe de tam anlamıyla bundan ibarettir. 

FRAKTALITE!

Tüm yaşam gücünün, algının, farkındalığın, şifanın, aydınlanmanın, yer çekiminin ve zamanın kaynağı! Yani kavrayabileceğiniz her şeyin olduğu kadar “kaos”a düzen getirmenin de tek yoludur.

Fraktalite, teknik olarak kendini altın orana sadık kalarak tekrar eden dalga alanlarının uygun birleşimidir. Bu birleşimden,  algıladığımız ve algılayamadığımız her şey var olmuştur. Ne var ki, fraktalitenin yapısında bir noktada bozulma meydana gelmiştir ve bu sebeple bu bozulmayı biz bugün kendi hayatımızda, kendi içimizde, dışarıda ve algılayabileceğimiz bir çok yerde deneyimlemekteyiz. Bunun sebebi, içinde bulunduğumuz evrenin holografik olmasından kaynaklanıyor. Ayni fraktalitenin içinde aşağıya doğru ilerledikçe, en büyük resmin kendini sonsuza kadar tekrar edebilmesi ve bunun bizim hayatımızda gördüğümüz iç ve dış problemlerde kendini göstermesi gibi. Bu problemi çözebilirsek bir bakıma fraktalitenin prensibindeki yarayı da, dolayısıyla holografik boyutta tüm evreni, şifalandırmış oluruz.

Bugün ruhun ihtiyacı olan, enerji alanını geliştirebilmesi, içinde var olduğu alanların ne kadar fraktal olabildiğine dayanmaktadır. Yani fraktal olmayan alanlar enerji alanınızı zehirlerler.

Bunun için:

  1. İçinde bulunduğunuz şehir ya da köy (Doğal malzemelerden yapılmış olmalı, altın orana dayalı mükemmel manyetik baskı alanları oluşturulmalı, “perfect charge compression creates perfect charge distribution”)
  2. Yediğiniz yemek (Endüstriyel yemek, GDO, kızgın DNA, monokültür olmamalı)
  3. Soluduğunuz hava (kirli olmamalı)
  4. Konsantre olduğunuz düşünce ve duygularınız (paylaşıma açık olmalı)
  5. Zaman içerisindeki hareketleriniz ve kararlarınız (fraktal akış ile uyumlu olmalı)

Yukarıdaki her bir madde için söylenebilecek çok şey var.  Kısaca, hayatımızda kararlar alırken, aura alanımızın hijyenini düşünmemiz, bizi kaliteli bir hayatın (realitenin) standartlarına taşır.

Bu sebepten dolayıdır ki, teknolojik gelişim ruhu kopyalar ama hiç bir zaman üstün gelemez. Yine bu sebepten dolayıdır ki bugün transhumanizm odaklı fütüristler (bkz. Ray Kurzweil), kendi ruhsal gelişimlerinden kaçmanın yollarını ararlar. Bu ruhsal bir intihardır ve aynı zamanda bozulan fraktalite bölgesinin bir tezahürüdür.

Yukarıda yazdığım 5 maddedeki prensipleri hayatımıza uygulayabilmemiz ölçüsünde yaklaşan fırtınayı yönlendirebiliriz. Unutmayın ki fraktal bir alan, hiçbir şekilde ne bir parazit ne de zararlı bir dalga frekansı ile karşılaşamaz. Yaşam Çiçeği’nin kutsal sembolünde, gülün geometrik formunda, yıldızın iç ölçüsünün birbirine oranında ya da dodekahedronda olduğu gibi.

Asagidaki fraktalite konulu videoyu izlemenizi oneririm.

Ezoterik Acenda

Görsel

(Bu yazi hic bir inanci, kisiyi, grubu, organizasyonu, hedef almamaktadir. Yazi tamamiyle yazarin kendi dusunceleridir. Sozkonusu makale, normal sartlarda bu kadar kisa bir yazida degerlendirilemeyecek kadar genis kapsamli konulari iceriyor. Blog yazmanin dogasindan oturu, ana hatlar uzerinden gidildi. Mumkun oldugu kadar kisa ve sonuca yonelik yazildi. Umarim bazi bolumlerde detay eksikliginden dolayi anlam karmasasi yasamazsiniz.)

Binlerce (belki de on binlerce) yıl oncesinden itibaren, tum bilinen kadim ogretilerin varligindan gunumuze, hayat tiyatrosunun ve var olmanin anlami, insanin tum “varligi” ve “anlam”i hatirlamasi icin gitmesi gereken kutsal bir seruven idi. Ne var ki, gunumuze gelene kadar bu seruvenin tanimi insanligi kontrolu altinda tutmaya calisan merciler tarafindan manipule edilmis ve bir cok degisime ugratilmistir. Bu degisim ve manipulasyon sureci icerisinde, kutsal olan hersey insana unutturulurken, madalyonun oteki yuzu gucunu hakim kilabildi. Surecin bilinen ve sonradan degistirilen tanımlarini icerdigi dusunulen kadim ogretilerin, mitolojilerin, efsanelerin, dinlerin ve bunlari metafor gozlugu ile inceleyebilmenin onemi gunumuzde kritik bir hal almistir. Fakat mevcut kosullarda, bu degisim gucunun isleyisi, bizim cogumuzun suanki anlayis kapasitemizin birhayli uzerinde kalmistir. Her ne kadar gercegin anlami, bilincimizin uzaginda kalmis olsa da, bilincaltimizda bu mesafeden soz edilemez. Dolayisi ile anlayabilmenin yolu zor oldugu kadar kolay, uzak oldugu kadar da yakindir.

Gunumuzde gercek bilginin bastirilmasi ve insanlarin buyuk cogunlugunun hipnoz altinda birakilmasi, tarihin en buyuk gecislerinden birine zemin hazirlamistir. Patlamadan hemen once sıkıştırılan bir balonun yarattigi etki gibi, merkezcil ve merkezkac kuvetlerinin birbirine orani kritik seviyeye gelmistir. Yin ve Yang deki eril ve disil etkilere de benzetilebilir.

Bugun, bu coşma aninda bulundugumuzu gosteren tum parametreler goz onune alindigi taktirde, bu degisimin eşik noktasinin fark edilmesi mumkundur. Fakat mevcut global sistem, bu degisikligin fark edilmesini arzu etmez. Dolayisiyla kisinin cabasi bu noktada belirleyici olacaktir. Salt istek ve niyet, bilicaltinda, davranislari ve hayat ruyasinin gelisimini kontrol eden gucun dumenidir. Istek ve niyetin onemi bu sebepten dolayi muazzamdir. Sonsuz seceneklerin icerisinde sizin yolunuzu cizer. Tabiki hersey, bilginin nasil kullanilacagina dayaniyor. Bilgi, iyi niyetle de kotu niyetle de kullanilabilir.

Peki bu bilgiler ne tarz bir erozyona  ugradi?

Bu bilgilerin bozulmasi yaklasik 5, 6 bin yil oncesine dayandiriliyor. Bu surecte Sumerliler ilk olmak uzere, yazi dili tarihteki yerini aliyor. Yazi dili ile beraber linear ogrenme metodu insan gelisimine entegre ediliyor. Kim entegre ediyor derseniz, o surec icerisinde, sumerlilerde en ust merci kabul edilen tanrilar, akla ilk gelen cevap oluyor. Bu surec ile beraber insan gelisimi anaerkil prensiplerden ataerkile dramatik bir gecis yasiyor. Bu gecisi 12 bin yil oncesine dayandiran arastirmalar da mevcuttur.

Toplum yapisindaki bu gelismeye paralel olarak, kadim bilgilerin bozulmasi da baslar. Tum bu gelismeler, insanin kendinden kopmasina ve kontrol altina girmesine sebep olmustur. Gunumuz sisteminde oldugu gibi linear ogrenme metodu ile insan beyninin isleyisi kademeli olarak sol loba kaymistir. Arkeolojik calismalar da, bu tarihi gelismeyi cok net bir sekilde yansitirlar.

Surec icerisinde, kutsal olan herseyin bozulmasi, gunumuzde kendini dunya uzerindeki mevcut durum seklinde gosteriyor. Bu durumdan kimin karli cakacagi, bu sayfaya sigamayacak kadar uzun bir konu. Fakat bir kelime ile kimin zararli cikacagini ozetleyebilirim. Insan!

Yani butun bu hikaye, insani kontrol etmek ve ondan faydalanmak icin kurgulanmistir. Bir hayal edelim, şirin bir gezegende sirin bir canli meydana geliyor. Ve dogdugu gun, icinde bulundugu bolunmus sinirlarin kurallarini kabul etmis sayiliyor. Yani bu şirin gezegende, biri onun yerine karar veriyor, ve ona bir kimlik veriyor. O ancak baskalarinin istedigi kisi olabilir. Baska birsey secme imkani yok. Daha sonra ona sadece ve sadece kulturun sundugu seceneklerden bir kisilik ve karakter secmesi isteniyor. Sisteme hemen adapte olmasi icin bir egitim sisteminden gecirilip, beyninin, esas calismasi gereken tum bolgelerini travmaya ugratip, disiplin ve otorite altinda onu şoka sokarlar. Bu şoka en iyi cevap verenler zaten sistemi döndürmek icin zamani geldiginde gorevlerini yapacaklardir. Kendi benliginden en kolay kopup, otoriteyi kabullenip, hizmete hazir hale gelenler odullendirilir. Bu sirin gezegende zamani geldiginde herkes sorgusuz, sualsiz otoriteye hizmet etmek zorundadir. Kendi turunu oldurmesi istense bile bunu sorgulamadan yapmalidirlar. Bu sirin ırkın analitik sorgulama yetenegi, gelisimlerinin ilk yillarinda travmaya ugratildigi icin tum nufus kontrol altindadir. Bu sekilde, koyunlar gibi al gulum ver gulum yasarlar.

Peki bu şirin gezegende olup bitenler size birseyler animsatiyor mu?

Görsel

Ya da,

Zeki oldugunu savunan bir canli baska bir canliyi baskasi istiyor diye oldurebilir mi? Ya da, bu olasiligi kabul edebilir mi?

Gerekceniz ne olursa olsun son soruya cevabiniz “Evet” ise, siz pek sorgulama yapmayan taraftasiniz demektir.

Burada dikkat cekmek istedigim konu, bizim verdigimiz kararlarin bile sahibi biz degiliz. Bu kararlari vermek icin kullandigimiz fikirler bizim oz fikirlerimiz degil. Bunlarin hepsi kultur tarafindan verilmis dusunce formlaridir. Bugun kimsenin dusunce gelistirmedigi bir dunya olusturulmustur. Bu sekilde binlerce yildir, insanlik kontrol altindan cikmamistir. Yaratici dusunebilen insanlar da vardir fakat bunlar sistem icinde otomatik erozyona ugrarlar.

Gecmisten gunumuze gizli kalmis, kadim ogretileri, secilmis insanlara vermeyi amaclayan hala bir suru organizasyon vardir. Bunlarin kimi ticari, kimi kar amaci gutmeyen yapilara burunmus olsalar da hemen hemen hepsinin gunumuzde neye hizmet ettiginin sorgulanmasinin zamani gelmistir. Alt yapilari birbirlerine gore farklilik gosterse bile, cok kutsal amaclar altinda kuruldugunu iddaa eden organizasyonlarin bile neye hizmet ettikleri sorgulamaya acik hale gelmistir.

Burada belirtmeden gecemeyecegim ince bir konu var. Bu tip organizasyonlarda bulunan kisileri kesinlikle yargilamiyorum. Bir cogunun da bu organizasyonlara cok iyi niyetlerle basladiklarini gayet net biliyorum. Bir cogu cok hassas ve iyi niyetli insanlar. Fakat kisinin icinde bulundugu, enerji harcadigi bir yapinin, bilinenin aksine pek de iyi niyetlerle kullanilmadigini kabullenmesi ya da gereken arastirmayi yapmasi bazen guc olabiliyor. Fakat bu durum gunumuzde hemen hemen tum entellektueller icin gecerli.

Bu organizasyonlarin bazilari, yazili tarihin belli noktalarinda bahsi gecen kulturlerin ve ideolojilerin devami olarak da kendilerini tanitabilmektedirler. Fakat tum alanlarda oldugu gibi, insanliga faydali olan herseyin zaman icerisinde yipratilmasi ve degistirilmesinden nasibini almayan bir okul aramak, kumda inci aramaya benzer. Bir de bu duruma internetteki ve diger basin yayin organlarindaki bilgi kirliligini de katarsak durum iyice karisik bir hal almistir.

Yukarida bahsettigim organizasyonlar ve aydinlanmayi amaclayan okullar ile ilgili dikkatimi ceken bazi kritik hususlari sizlerle paylasmak isterim.

  • Icerisinde hiyerarsinin bulundugu hic bir organizasyondan saglikli bir ogreti bekleyemezsiniz. Tabiat hiyerarsik prensiplerle islemez. Yukarida emir vereniniz olmayacagi gibi, asagida da emir eriniz olmamali.
  • Size Dunya uzerindeki insanin mevcut problemini verdigini savunan bir calismanin iceriginde en az 2 tane zorunlu konu olmalidir. Bunlardan biri “insan egosu ve bunun isleyisi”, ikincisi ise “egonun gorunmeyen el tarafindan manipulasyonu”. Cok onemli! Bunlardan biri eksikse, dogru varsayimlar ve cikarimlar yapmak guclesir.
  • Ogrenmek isteyen bir insan, illa ki ogrenmek istedigi bilgiyi bulur. Bunun icin Hindistandaki magaralara ya da havali cemiyetlere girmek sart degildir.
  • Huzurun, insanin kontrolu disindaki bir faktorden gelecegini savunan hicbir ogretiye inanmayin. Mesih bekleyenlere bol sans.
  • Anlamsiz bagimliliklara enerji harcanmamali. Enerjinizi ve dusuncelerinizi yogunlastirdiginiz “şey”in evrensel gercekligi ve gecerliligi oraninda size geri donusu olur.
  • Arzularinizi dış kaynaklardan dilemenizi soyleyen ogretilerden kosarak kacin! Bu ogretiler, insanin mevcut gucunun farkina varmasini engellemek icin dikkatini, kendisi disindaki bir alana yonlendirir. Insanin kendinden kopmasinin delilidir.
  • En buyuk dusmaniniz “korku”dur. Korkmaya basladiginiz anda, sahiplenilmissiniz demektir. Biri sizden her hangi bir varliktan korkmanizi istiyorsa, o kisi sizin gelisiminiz icin calismiyor demektir.
  • Yazdiklarim dahil her seyi sorgulayin. Sorgulamaktan korkmayin. Esas, kendi ogretisinin sorgulanmasini istemeyenlerden korkun.

Bu hayatin, herkes icin amaci ayni olmayabilir. Herkes ayni tecrubeleri yasamak zorunda degil. Dunya, insanlar icin monokultur tarlasina donusmemeli. Bunun icin , herkesin yapabilecegi bir sey var. O da cikip bu bilgiyi yaymak degil, sokaklarda yuruyus yapmak da degil, hatta sisteme bas kaldirmak hic degil. Yapabileceginiz tek sey, dogru olduguna inandiginiz seyi yapmak! Eger sisteme baskaldirmaksa onu yapin, ya da sistemi desteklemekse de onu yapin. Ama iyiligine inanmadiginiz seyi yapmayin. Bugun yasanan sorunun kaynagi, insanin zorunlu birakildigi icin, dogru oldugunu dusunmedigi seyleri yapmasindan kaynaklaniyor. Tabiki sistem bu sekilde calisiyor. Fakat sistemi anlamak ve her seye ragmen dogru olan secimleri yapmak bize kalmis.

Tarihte taniklik ettigimiz bu degisim surecinin arzu ettiginiz yone dogru gelismesini istiyorsaniz, sizin de bu arzunuzu gosterir nitelikte davranislariniza sekil vermeniz gerekir. Bir kisi neyi etkileyecek demeyin. O bir kisi, sizi etkileyecek. Bir de bakarsiniz tum dunyayi kurtaran siz olursunuz.

Kuresel Iklim Degisikliginin Kaynagi

Görsel

Karbon salinimi ve diger insan kaynakli etkiler dogaya zararlidir fakat Dunya uzerindeki global iklim degisikligine etkisi bir yanilsama olabilir mi? Global isinmanin kaynaginin, buyuk olcude insan faktoru oldugunu dusunmek tartismaya acik bir konudur.

Bunca bilim insani yaniliyor olabilir mi? Bunu cevaplamadan once belirtilmesi gereken onemli bir detay var.

Gunes sistemindeki tum gezegenler, Dunya ile beraber bir takim manyetik, iklimsel ve farkli degisimler geciriyorlar. Ve isin ilginci, diger gezegenlerdeki bu degisimlerin hizi, Dunya’daki degisimlere paralel bir hizla ilerliyor.

Gunumuzde, diger gezegenlerdeki degisimlerin hemen hemen hicbir populer medya organinda yayinlanmamasi ve aksine Dunya uzerindeki degisimlerin de sadece ve sadece insan faktorunden kaynaklaniyormus gibi resmedilmesi oldukca ilginc bir durum haline gelmistir.

Görsel

Peki o zaman insan faktoru, gunes sistemindeki diger gezegenlerde gorulen degisimleri nasil tetikliyor?

Gercekci olmak gerekirse, insanlarin dogaya verdikleri zarari gozardi etmek ahmaklik olur, fakat tum global iklim degisikligini de topyekun insanlarin uzerine yuklemek populer medya hipnozunun bir cesididir.

Gunesimiz, gunes sisteminin icindeki tum gezegenlerde gorulen “ortak degisimler”in ana sebebi ve kaynagidir. Bu konuyu gormezden gelerek farkli neden sonuc iliskileri kuran insanlarin, ya konu hakkinda yetersiz bilgileri vardir ya da bilinmesini arzu etmedikleri farkli acendalari vardir.

Tum yuku insanlarin uzerine yukleyen ve bu noktadan yola cikarak onermeler ve cozumler sunan belgeseller, filmler, kampanyalar yapilmistir. Bu kampanyalari, populer medyada, kredibilitesi oldukca yuksek insanlardan dinleyip, gorduk.

Evet, insanlarin dogaya zarari var. Hem de cok! Bu konuda onlemlerin de alinmasi gerektigine inaniyorum. Hatta daha da ileri gidip, bircok felaketin bilincli olarak yapildigini da sahsen dusunuyorum. Burada dogal degisim surecinin tahribatindan bahsedebiliriz.

Insanlar, diger gezegenlerdeki benzer degisimlerin de farkina vardiklarinda farkli sorular ile konuyu sorgulayacaklarindan, ve sirasiyla gunesteki degisimlere dikkatlerini cekip, bu noktadan hareketle farkli cikarimlar yapip mevcut realiteden(!) uzaklasabileceklerinden dolayi bu bilgi akisinin bastirilmasi uygun gorulmus gozukuyor. Cunku, gunesteki degisimlere neyin sebep oldugunu arastirmak, bizi bilmedigimiz cok farkli alanlara goturecektir. Alternatif bilgilerin yeraldigi internet dunyasinda konu ile ilgili cok farkli teoriler bulunmaktadir. Her hangi bir bilginin propagandasini yapmak istemiyorum fakat dikkat cekmek istedigim nokta, degisimlerin sadece insan aktivitelerinden kaynaklanmadigini biraz olsun anlatabilmek.

Yukarida yazdiklarim dogrultusunda insanin aklina aciklama gerektiren bir takim sorular gelebilir. Mesela,

Bu bilgi manipulasyonunun amaci belli bir gizli acendanin urunu ise, acenda nedir?

Bilincli olarak yaratilan felaketlerin dayanagi nedir? Kimler yapiyorlar? Neden yapiyorlar? Yapmazlar ise kaybedecekleri sey ne?

Bu sorular ciddi bir sekilde “komplo teorileri” diye adlandirilan alanlara girmektedir. Ozellikle, felaketlerin bilincli olarak yapildigini kabul etmek, insani cildirtabilecek bir gercektir. Fakat derinlemesine arastirdiginiz zaman da okuduklariniza inanamayacaginiz seyler ile karsilasirsiniz. Bir ornek vermek gerekirse, iki sene once Meksika korfezindeki petrol arama-cikarma calismalari esnasindaki patlama dolayisiyla yasanan felaketin perde arkasi ilginc detaylarla doludur. Hemen asagiya koydugum birkac linkte yer alan haberleri okudugunuzda, ne demek istedigimi rahatlikla anlayabilirsiniz.

BP petrol sizintisi ile ilgili linkler:

http://www.telegraph.co.uk/finance/newsbysector/energy/oilandgas/7804922/BP-chief-Tony-Hayward-sold-shares-weeks-before-oil-spill.html

http://www.dailypaul.com/136466/goldman-sachs-sold-44-of-its-bp-stock-three-weeks-before-the-oil-rig-disaster

http://investing.money.msn.com/investments/institutional-ownership?Holding=Institutional%20Ownership&Symbol=BP

http://www.dailyfinance.com/2010/04/12/halliburton-snaps-up-boots-and-coots/

http://www.youtube.com/watch?v=ybaRRn8fwH0

http://worldtruth.tv/dead-missing-jailed-bp-whistleblowers/

Bu tarz insan yapimi felaketlerin dogaya zarari ve bunlarin bilincli olarak yapildiginin fark edilmesi, insanlarin farkli birtakim gercekleri anlayabilmesine yardimci olabilir.

Bir onceki yazimda evrenimiz ve realitemiz ile ilgili ne kadar az sey bildigimizi hatta neredeyse hicbirsey bilmedigimizi anlatmaya calismistim. Tabikide hicbirsey bilmemek, arastirmayip tembellik yapmak icin gerekce olamaz fakat mevcut bilgi kapasitemizin bircok alanda yetersizliginin farkina varilmasi, kisinin ogrenme ve arastirma motivasyonunu yuksek tutmasi icin tetikleyici olmali.

Burada yazdiklarimin, isin bu boyutu ile ilk kez karsilasan birey icin hazmedilmesinin zor oldugunu biliyorum. Kimsenin benim yazdiklarimi referans almasini da arzu etmem. Birey her zaman icin (mumkunse bagimsiz haber kaynaklarindan) kendi arastirmasini yapip kendi cikarimlarini yapabilmeli. Farkli fikirler, burada olmasini arzu ettigim gibi, hicbir zaman mutlak dogru olarak kabul edilmemeli, bir fikir olarak alinmali. Bazen yanlis bilinen bir konunun farkina varilmasi aylari, yillari, hatta bir hayat zamanini alabiliyor. “Fluid intelligence” baslikli yazimda, potansiyel bilginin hazmedilmesi noktasinda karsimiza cikan handikaplara ve uygun yaklasimlara deginmistim.

Global iklim degisikliklerinin gercek sebebi ve buna paralel olarak tabiat anaya karsi bir cok duzeyde yapilan savasin farkina varilmasinin onemli oldugunu dusunuyorum. GDO’lu urunler, atmosferi, topragi ve denizi zehirleyen agir metaller, radyasyon, yesil alanlarin yok edilmesi, enerji sektoru ve dolayisiyla kendilerini dunyanin bekcileri olarak goren kapitalizmin bekcileri, bu tahribatin bas kuklalaridirlar. Bu bir isyan cagrisi olmamakla beraber, mevcut matrix icerisinde, kendi enerjimizi nereye harcadigimiza ve gercekligin(!) ozunu ne derece yasayabildigimiz uzerine biraz dusunmemizin faydali olacagi gorusundeyim.