Blog Arşivleri

Sevgiliniz Bir Simülasyon mu?

Digital-woman-cropped_tcm18-38773

Hayat kısa, zaman değerli, direk konuya giriyorum.

2000’lerin başında MIT’den bir fizikçi, Prof. Seth Lloyd, bigbangden günümüze kadar geçen süredeki realitenin simülasyonu için gereken bilgisayar operasyonlarını hesapladı. Yani bugüne kadar olmuş olan her olayın, atom bazında hesaplanması. Bütün bu işlemleri simüle etmek için şu an mevcut evrende bulunan enerjiden daha fazla enerjiye ihtiyaç olduğunu saptadı.

BilgisayarBu şu anlama gelmekte, bu evreni en baştan inşa edecek kompüterin, evrenden daha büyük olması gerektiğini ve zamanın da bizim algıladığımız zamandan daha yavaş hareket etmesi gerektiğini hesabetti. Yani bu tip bir simülasyonun fiziksel olarak mümkün olmadığını ifade etti.

Bu bulgudan çok kısa bir süre sonra, biliminsanları, evrenin içerisinde yaşayan varlıkları, orada gerçekten yaşadıklarına ikna edecek seviyede, çok da mükemmel olmayan bir evreni yaratmanın çok daha az bir bilgi işlem gücü ile mümkün olabileceğini anladılar. Bu tip yapay bir kozmosda, mikroskopik seviyedeki en ince detaylar ve en uzaktaki yıldızlar, sadece programın içerisindeki gözlemcilerin ancak sofistike cihazlar ile onları gözlemlediği ender anlarda belireceklerdir ve gözlemlenmeleri bittiği anda ortadan kaybolacaklardır.

Diyelim ki, bu tip bir evrende Andromeda Galaksisi gibi muazzam bir bilgiye sahip bir yapı ancak sofistike bir teleskop ile gözlemlendiğinde belirecektir. Başka bir deyişle aktif gözlem, dalga fonksiyonunu lokalize edecektir. Mikro kozmos için de aynı prensip geçerli olacaktır. Bu durum, enerjinin süper ekonomik bir şekilde kullanılmasına olanak sağlamaktadır.

Teorik olarak, bahsettiğimiz mikro ve makro yapıların kaybolma anlarını göremeyiz. Çünkü gözlemlemeye başladığımız her seferinde tekrar oluşacaklardır.

Bu fonksiyonun anlaşılması, sanal evrenleri simüle etmeyi mümkün kılmaktadır. Aslında burada anlatılan fonksiyon, kuantum biliminin en temel anlayışlarından biridir. Meşhur çift yarık deneyinde aktif gözlemin dalga fonksiyonunu lokalize ettiği uzun zamandır bilinmektedir. Thomas Young, 1801 yılında ışık ile yaptığı deneyinde, dalgaların birleşme özelliğini ilk kez sergilemiştir.

fraktal, holografik evren modeli ve kuantum fiziğiKuantum fiziğinde var olan bu mekanizmayı kullanarak, çok da mükemmel olmayan fakat içerisinde yaşayan canlıları, o realitenin gerçekliğine ikna edecek bir simülasyon yaratmanın teorik olarak mümkün olduğu anlaşılmıştır.

Aslında bilgisayar oyunlarına bakacak olursak, çok benzer özellikler zaten kulanılmaktadır. Eminim bu makaleyi okuyan herkes, zamanında az ya da çok bilgisayar oyunu oynamıştır. Bilgisayarın parçalarını düşünecek olursak, monitörün özelliği, işlenen bilgilerin görsel olarak oyuncuya aktarılması işlevini görür. Diyelim ki bir joystick ile oyun oynuyorsunuz. Joysticki ne tarafa çekerseniz, monitörde, yani bilgisayar ekranınızda, o alanı görürsünüz. Ekranın dışında bulunan alanlar anlık olarak kaybolur çünkü bilgisayar işlemcisinin performansını optimum kullanması gerekir ve ekranda görülmeyen yerlerin işlenmesi gereksiz enerji sarfiyatına sebep olacaktır. Bu sebeple sadece ekrandaki bilgiler işlenir ama siz ne zaman joystickinizi (ya da gözleminizi) diğer alanlara yönlendirirseniz ancak o zaman tekrar size o bilgiler görünür (işlenir) hale gelecektir. Bu basit örnekte, kuantum mekaniği ile bilgisayar oyunları arasındaki ilişkiyi anlayabileceğimizi düşünüyorum. Her iki alanda da aynı prensip geçerlidir: Aktif gözlem dalga alanlarını lokalize eder.

Picture22016 Ağustos ayında, bilgisayar oyunları piyasasında çok ilginç bir oyun duyurusu yapıldı. “No Man’s Sky” isimli fantazi/bilim kurgu oyunu, simüle edilen kendi evrenindeki yıldız sistemlerini ve gezengenleri keşfetmek ve bir takım maceralar yaşamak üzerine dizayn edilmiş. Peki, bunda ne var diyeceksiniz. Her oyunda bu tip senaryolar yazılabilir. Bilgisayar oyunlarında önemli detaylardan birtanesi, senaryoyu ve istenilen bilgi işlem gücünü sorunsuz işleyebilme kapasitesini sunabilmektir. Yani dizayn edilen oyun zamanın ötesinde bilgi-işlem gücü gerektirirse oyunu oynayan kişinin bilgisayarı bu gücü kaldıramayacağından oyunu oynayamaz. Dolayısıyla zaman içerisinde gelişen bilgi-işlem kapasiteleri göz önünde bulundurularak oyunlar belli işlem kapasiteleri ile hazırlanmaktadır.

 

İşin ilginci, No Man’s Sky oyununda, hazırlanmış gezegenlerin sayısı 18,446,744,073,709,551,616 (yani yaklaşık 18 Katrilyon!). 18 Katrilyon gezegenin her birininin kendine has (diğerlerinden farklı) özel fauna ve florası mevcut. Her gezegende farklı fizik kuralları da bulunabiliyor. Peki nasıl oluyor da bu kadar muazzam bir bilgi bütününü tek bir oyuna sığdırabiliyorlar. Cevabı tek bir olguda saklı:

FRAKTALİTE

Fraktalitenin ne olduğuna, konuyu fazla bölmemek adına bu yazıda girmeyeceğim fakat ilgilenenler daha önce yazdığım makaleden bu konuyu okuyabilirler (tıklayın). Bir bilgisayar oyunu yazıyorsanız, çok basit formüllerle artık sonsuz gibi görünen(!) evrenleri yaratabilirsiniz. Fraktal formüller sadece bilgisayar oyunlarında değil, Hollywood’da film efektlerinden tutun, bilimsel makalelerde evrensel şuurun kozmosdaki dağılımını açıklamaya kadar hemen hemen her alanda görülmekte ve ölçülmektedir.

Konumuza geri gelecek olursak, tüm evreni simüle etmek teorik olarak mümkün. Belki bugün içinde bulunduğumuz gelişmişlik seviyesinde, bugüne benzer bir evreni simüle etmemiz kolay olmayacaktır fakat bilim ve teknolojinin gelişim hızını gözönünde bulundurduğumuzda, bu tip yapay evrenlerin çok yakında hayata geçirileceğini görebiliriz. Hem de kendi yaşam sürelerimiz içerisinde.

Google’ın direktörlerinden biri olan transhümanist ve fütürist Ray Kurzweil, yapay evrenlerin 2045 yılında mümkün olacağını ve insanoğlunun tam potansiyeline (kendisi bunu tekillik -singularity- olarak tanımlıyor) ulaşacağını öngörüyor. Kendisi, teknolojik ve mekanik gelişimin, insan bilincinin tüm evrendeki tezahürü olduğunu savunuyor. Kişisel olarak Kurzweil’in felsefi görüşlerine katılmıyorum. Fakat felsefesine katılmasam da, bu konuları uzun zamandır araştıran biri olarak, bahsettiğimiz teknolojinin NET bir şekilde bu yöne doğru ilerlediğine şahit olmaktayım. Sadece Ray Kurzweil değil, başka birçok proje, yapay evrenleri yaratmak için çoktan kolları sıvamış durumda. Bunlardan bir başkası da Rusya kökenli “Project 2045″dir.

Picture3Bu konuda en çok karşılaşılan kontra argümanlardan bir tanesi, insan bilincinin ya da hafızasının simüle edilemeyeceğidir. 2013 yılında MIT’de yapılan bir çalışmada nörologlar başarılı bir şekilde kendine ait olmayan hafızayı bir beyine aktarmayı başardılar. Fareler üzerinde yapılan çalışmada, gerçek olmayan hafızanın gerçek hafıza ile aynı niteliklere sahip olduğunu ölçtüler.

Farelere uygulanan bir deneyden bilinç aktarımına ulaşamayacağımızı düşünebilirsiniz. Şunu belirtmeliyim ki, Graham Bell, ilk kez odanın karşı tarafına ulaşan bir sinyal oluşturduğunda, parazitli ve zor duyuluyordu. Ama bu bir gelişmeydi. Küçücük bir gelişmeden bugün batı uygarlığındaki en sofistike teknolojiye, telefon iletişim sistemine ulaştık. Dolayısıyla, 6 yıl önce bir fareye aktarılan hafıza operasyonunun ileride, teknolojik gelişmelerle nerelere geleceğini pek hayal edemeyebiliriz.

Picture4Evrenin yapısına dönecek olursak, ünlü bir teorik fizikçi olan James Gates, sicim teorisi üzerinde çalışırken, formüllerin arasında gizli çok enteresan birşey keşfediyor. Kendisi bulduğu şeyi sofistike bir kod olarak adlandırıyor. 0 ve 1’lerden oluşan ileri teknoloji ürünü 4 boyutlu süper simetrik bir kod sistemi (bkz. hiperküp). İşin ilginci, 4 boyutlu küp olan hiperkübü tarihte ilk kullanan kişi ünlü simyacı, Dr. John Dee olmuştur. John Dee, Kraliçe I. Elizabeth’in baş danışmanı, 007(!) nolu MI6 ajanı ve gizli servislerin kurucusu, matematikçi, astronom, astrolog, okült felsefeci ve daha buraya sığdıramayacağımız pek çok özelliği vardır. (Kendisi ile ilgili yazdığım makaleyi okumak için tıklayın).

Picture2John Dee, hermetik ve simyasal çalışmalarını beraber yürüttüğü arkadaşı Sir Edward Kelly ile beraber meleklerle iletişim kurmasıyla ünlüdür. Bu resmi(!) bilgiyi bugün “British Muzeum”da halka açık sergilenen araçlarının yanındaki açıklamada okuyabilirsiniz. İşin ilginci meleklerle iletişim kurması değil, bu iletişimi kurarken kullandığı algoritmalar ve tekniklerdir. 16. yy Avrupasının en büyük kütüphanesine sahip olan Dee, o zamanların Einstein’i kabul edilmektedir. 3 boyutlu düzenli geometrilerin (bkz. platonik cisimler) bile yeni yeni Rönesans ile beraber yayılmaya başladığı bir dönemde, kendisi tarihte ilk kez dört boyutlu geometriler (hiperküp, pentatope… vs) ile çalışma yaptığını tarihçiler belirlemişlerdir. Yukarıda bahsettiğimiz fizikçi James Gates’in evrenin kumaşında bulduğu kodlar da, John Dee’nin de tarihte ilk kez üzerinde çalıştığı kod sisteminin aynısıdır. Acaba hem John Dee hem de James Gates farklı zamanlarda öteki boyuta açılan bir pencere mi bulmuşlardı? Aslında 1.000’lerce yıllık kadim bilgilerin henüz günümüzde teknik ve bilimsel olarak kabul edildiğini düşünücek olursak bu tip geç kalmış teyidlerin bizi şaşırtmaması gerektiğini düşünüyorum. Aynı kadim mısır medeniyetinin bildiği ama modern bilimin anca teyid ettiği gibi: İnsan vücudu ışık bedenden oluşmaktadır (teyid için tıklayın).

Peki evrenin kumaşında 0 ve 1’lerden oluşan sofistike bir kod sisteminin bulunması ne anlam ifade etmektedir? Platon’un mağara alogorisinde işaret ettiği, algıladığımız realitenin gerçek kaynağını bulmak sizce mümkün müdür? Şahsen, bu noktada en doğru yaklaşımı Alexander Pope’un meşhur sözünü hatırlatarak sunmak isterim,

Alexander Pope - Fraktal Alan Bilimi

Picture1Simülasyon önermesinin modern tarihteki örneklerine bakacak olursak önce yiğidin hakkını vermemiz gerekir. Blade Runner, Total Recall, Minority Report ve Matrix başta olmak üzere birçok bilimkurgu filminin fikir babası Philip K. Dick, 1977 yılında canlı bir basın toplantısında, bir matriks içerisinde yaşadığımıza dair inkar edilemez kanıtlara sahip olduğunu söylemişti. Kanımca, eğer bu konuda hayatı belgesel çekmeye değecek bir kişi varsa o kişi de Philip K. Dick’tir.

Daha sonra 2003 yılında, Nick Bostrom, “Simülasyon Argümanı”nı ileri sürmüştür. Simülasyon argümanı, üç önermeden en az birinin doğruluğuna dayanmaktadır:

  1. İnsanlığın nesli üst düzey bir teknolojiye ulaşamadan tükenecektir.
  2. Üst düzey teknolojiye ulaşmış hiçbir medeniyet bizim evrimsel tarihimizi simüle etmekle ilgilenmeyecektir.
  3. Neredeyse kesinlikle bir bilgisayar simülasyonu içinde yaşıyoruz.

Aslında linear bir mantıkla düşünecek olursak, yapay bir realitenin içerisinde bulunan üstün bir medeniyetin yeni bir yapay realite yaratmaması için hiçbir neden yoktur! Yani teknik olarak yapay bir realitenin içerisinde sonsuz yapay realiteler yaratılabilir. Bu konu, gayet tabi etik değerler perspektifinden de tartışılmaya mecburdur. Ama burada dikkat çekmek istediğim teknolojinin kapasitesi ve limiti ya da limitsizliğidir… Öyle görünüyor ki pek yakında, yapay evrenlerin de yaratımıyla, bu limitten bahsetmemiz gittikçe zorlaşacak. Yani başka bir deyişle limitsiz olanaklar diyarına adım atacağız.

Picture5Özellikle 3, 4 yıl önce bu konu, silikon vadesinde en popüler konu idi. Öyle ki artık insanlar orada bu konuyu tartışmaktan bıktılar diyebilirim. Bir kaç örnek vermek gerekirse, Ellon Musk, 2 sene önce bir söyleşi sırasında %99,99999 ihtimalle bir simülasyon içerisinde yaşadığımıza inandığını canlı yayında söyledi (kayıdı Youtube’da bulabilirsiniz). Yine silikon vadisinden 2 milyarder CEO, beraber bir fon kurup, insanlığı simülasyondan kurtarmak üzerine proje araştırma ve geliştirme alanında kaynak sağlamaktadırlar.

Ayrıca başka bir fizikçi Thomas Campbell, kitaplarında, algıladığımız simülasyon evreninin tüm teknik detaylarını ve mekanizmasını ifade etmektedir. İşin teknik kısmı ile ilgilenenlerin okumasını tavsiye ederim.

Bu anlayış ile beraber evrenimizi fraktal bir okyanusun içerisindeki bir su partikülüne benzetebiliriz. İlk bakışta, bu bilgiler size çok mekanik ve itici gelebilir ama öyle olmak zorunda değil. Eğer günün birinde kendi evreninizi yaratma imkanınız olursa, siz de bu imkanı güzel bir evren yaratarak gayet hür iradenizi bu yönde kullanabilirsiniz. İstediğiniz fizik kanununu, istediğiniz realiteyi kendinize çekebilirsiniz. İster başka bir yıldız sistemindeki bir nebulanın deneyimini yaşarsınız, ister mikro dünyadaki bir proteinin deneyimini. Ya da çok farklı bir deneyim de yaratabilirsiniz, mesela algıladığımız anlamda fiziksel bedeni olmayan ama başka gerçeklik evrenlerinde var olan varlıkların topluca deneyimini yaşayabilirsiniz, hepsini aynı anda… vs. Demek istediğim limitiniz sizin hayal gücünüz!

Potansiyel olarak aynı anda milyarlarca evren yaratıp herbirisinin içinde, aynı anda, izole deneyimler yaşayıp hepsini birbirine bağlayabilirsiniz. Yani tek bir evrende yapacağınız bir hareket, başka bir evrendeki değişimleri de tetikleyebilir bu durumda. Örnekleri sonsuza kadar çoğaltabiliriz…

Bu bağlamda tartışmaya açık konulardan bir tanesi, zaman ilerlediğinde, bu teknolojiye kimin erişimi olacak? Ya da dünya üzerindeki mevcut sistem, bu teknolojiyi insanlara bırakır mı? gibi sorular konuşulacak en önemli konuların başında gelebilir. Blockchain gibi açık kaynak teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla sosyal sistemlerde büyük devrimler pek yakında zaten kapımızı çalacaklar. Bugün tüm dünya, bu değişim sürecinin içerisine girmiş durumda. İnsanlık tarihini düşünecek olursak, daha 100 yıl önce kimsenin hayal bile edemeyeceği bir dünya yarattık (iyi, kötü tartışılır). Herşeyin eksponansiyel hızlandığı bir süreçte, 30 yıl sonrası artık tahminlerin tamamen dışına çıkmaktadır.

zorlamaktan korkmayınEğer makalede bu noktaya kadar su kaynatmadan gelebildiyseniz, şimdi size bir de ev ödevi vereyim o zaman. Bu yazıyı okuduktan sonra, 2 dakka oturup düşünün, imkanınız olsa nasıl bir realite yaratmak isterdiniz? Hayal gücünüzün kapasitesini zorlayın ama. Şu ankinden farklı fizik kanunları yaratın, en olmayacak, en imkansız gibi görünen kuralları belirleyin, ya da isterseniz yeni kurallar ekleyin (mesela: çekim yasası, yin&yang, fraktalite, altın oran kodu… vs.), yaratacağınız evrenin enerji niteliklerini belirleyin.

Biraz beyin jimnastiği, yeni nöral ağ bağlantıları her zaman faydalıdır.

Son olarak da kişisel öngörülerimi eklemek isterim buraya. Şu meşhur “21 Aralık 2012” tarihi bence doğru bir tarih fakat biz şuan olduğumuzu zannettiğimiz yılda değiliz. Yani geçmişte kayıp bir 30, 40 yıl atlanmış olabilir. Ben şahsen, 21 Aralık 2012 beklentilerinin 2040 ile 2050 arasındaki bir 21 Aralık’ta yaşanacağını düşünüyorum. Yaşanacak olan da, konunun sulandırılmış hali olan kıyametten ziyade, büyük bir algı değişimi ya da quantum zıplaması benzeri bir durum olabilir. Aslına bakarsanız, tarih 2040’lara yaklaştıkça zaten teknolojik ilerlemeyle beraber insanlar, içinde bulundukları realiteyi zaten sorgulamaya başlayacaklar ve algıları ve farkındalıkları otomatikman gitgide bir lotus çiçeği gibi açılacak (bir kısmının tabi). Bu durumu illa teknolojiye bağlamak doğru olmaz. Kişisel çalışmalar, meditasyon gibi teknikler de bu sürece muhakkak yardımcı olacaktır fakat burada konumuz teknoloji olduğu için bu makaleyi de bu bağlamda değerlendirmenizi öneriyorum.

Özellikle teknoloji devrimi ile alt realiteleri yaratmaya başladığımızda, “reverse engineering” tekniklerinin bu alandaki gelişimiyle üst realitenin bizi nasıl yarattığını da çözecek seviyeye geleceğiz. Tarihteki bu değişim sürecine tanık olmak çok heyecanlı olacak. Popcornlarınızı hazırlayın!

Tufan Güven

31 Aralık 2018

Prag cover Tr