Blog Arşivleri

Yükselen Renklerin Dönemi

Görsel

Hemen hemen herşeyin kullanılış teknigine göre fayda ya da zarar sagladığı bir dönem içerisindeyiz. Yin ve Yang’de oldugu gibi, iyinin ve kötünün birbirine muhtaç olduğu bir boyutta, fayda ve zararın da birbirlerinden ayrılamaz oldugunu anlamak kolaylaşır.

Bush ve Saddam nasıl ki savaştan önce beraber yemek bile yiyebiliyorlardı,

Nasıl ki gözümüzün önündeki, orta doğu ülkelerindeki yöneticiler bir zamanlar emperyalizmin kankalarıydı,

Nasıl ki bir çalışan bir süre sonra kendi çalıştığı kurumda karlılık uğruna harcanabiliyor ise,

Ve nasıl ki ortaklıklar* bile bitebiliyor ise,

O zaman, insanın iç sorgulama yapmadan, egosal çıkarlarını sadece kendi menfaatleri için kullanması, yukarıdaki döngüde tetikleyici olmuyor mu?

İnsan her döngüde aynı soru ile karşılaşıp, farkında olarak ya da olmayarak menfaatlerinin peşinden gittiği için kısırdöngüde takılmış gözüküyor.

Her gün, her saat, bazen her dakika bu kavşaklardan geçiyoruz. Gunumuzun metropolitan yasantisinda, bir sürü hayat hengamesinin var oldugu bir ortamda, bir birey her anının ne kadar farkında olabiliyor. Aldığı kararları hangi süzgeçten geçiriyor? Yapay, suni kaosun hayatımızın her noktasına entegre edildiği bir ortamda ne kadar merkezimizde durabiliriz? İmkansız mı? Yoksa illa ki uzun felsefi, dini, spiritüel dersler mi almak gerekir? Ya da yaşam koçu şart mı??

Tabi ki hicbirisi şart değil. Kişinin ilgisi doğrultusunda, bu alanları seçerse faydalanabilir belki. Fakat merkezimizi bulamilmemiz için dikkatimizi alacağımız kararlara cevirmemizin çok faydalı olacağını düşünüyorum. Kararların, temel olarak kimi ve neyi, ne pahasına etkileyeceğini düşünmemizin çok önem taşıdığına inanıyorum.

Mesela;

Günlük hayatımızda kararlar alırken, bu kararların evimizin, ev içindeki ailevi yaşantımızın geleceğini nasıl etkilediğini düşünürüz. Ailemizin mutlu olması için her türlü fedakarlığı göze bile alabiliriz (bazen).

Peki, bu kararların dünyayı, dünya üzerinde yaşayan bireyleri nasıl etkilediğini düşünürmüyüz? Yoksa “sistem böyle gelişmiş, ben dahasına karışmam, ben mi kurtaracam dünyayı, o yazı yazan adam kurtarsın” mı deriz?

Bu güne kadar sahiplendiğimiz normların, değerlerin, kültürün hatta belki de inançlarımızın (sadece dini olması gerekmiyor), bu dünyanın sorunlarını ne derece çözebildiğini bir düşünmeliyiz. Çünkü, modern toplumda, bizi biz yapan bu değerlerimiz.

Yazının başında da dediğim gibi, kutuplu bir realite yaşıyoruz. Bu sayede hür irademiz var. Kutuplar olmasaydı seçimler de olamazdı. Dolayısıyla hür irade de olamazdı. Fakat bugün insanların iradesi, holywood filmleriyle, evlilik programlarıyla, endoktrinasyonla, televizyon kutusu ile köle edilmiş durumda. Hür iradeden bahsetmek çok zor. Hemen hemen yenilikçi ve yaratıcı fikirlerin tümünün ezildiği; sorgulama yapmayan, tekrarlayıcı, linear düşüncelerin değer kazandığı bir dünya sisteminde gökkuşağı renklerinin bile tekrardan griye boyanmasını yadırgamamak gerekir. Belli ki bazı insanlar çıkarları uğruna renklere bakmaya bile tahammül edemiyorlar. Onların jenerasyonu artık son jenerasyon. Yeni jenerasyonda da gelişime kapalı gençler yok değil fakat, genç nüfus içinde bunların yeri o kadar az ki, mevcut gri kafalı jenerasyonun gücünün azalmasıyla hızlanan değişim de ivme kazanacaktır. Kendi güçlerinin emperyalizm ve kuklaları tarafından sömürülmesine seyirci kalanlar da, zamanı geldiğinde batan gemiden kurtulamayabilirler. Bu onların seçimi olacak.

Bu süreç içerisinde, değişime açık olanlar, akıcı zekaları (fluid intelligence) güçlü olanlar, hem kendi hayatlarında hem de çevrelerindeki bu değişime yön vereceklerdir. Çünkü maskeler düştükçe, önümüze sunulacak kuklaların da bir geçerliliği ve değeri kalmayacaktır. İnsiyatifin bireye, insana geçmesi tamamen kişisel bir karar meselesidir. Yeter ki, zaten içimizde var olan bu gücü artık akıllı kullanmaya, dünya için, özgür ve bağımsız düşebilen yeni neslin geleceği için kullanmaya başlayalım.

Görsel

Fluid Intelligence (Akıcı Zeka)

thinking-outside-the-box

Fluid intelligence (Akıcı Zeka), yeni bilginin, gecmiste ogrendigimiz bilgilerin ve hayat gorusunun disina cikarak, farkli bir acidan degerlendirmeye alinabilme yetenegidir. Baska bir deyisle, yeniliklere acik olma yetenegidir.

Tabiki yenilik ya da yeni bilgi dediginiz zaman bu, goreceli bir kavram haline geliyor. Her yeni bilgiye acik olmak demek, o bilgiyi kayitsiz sartsiz kabul etmek anlamina gelmez. Zaten hemen hemen tum yazilarimda, kendimi dahil, herseyi sorgulamanizi israrla rica ediyorum. Fakat sorgulama surecinde, bilgi sizin gecmis inanc paternlerinize uymuyor ya da mevcut hayat gorusunuzu desteklemiyor diye hemen silip atmayin. Karsilasilan bilgiyi, yine o bilgiyi veren kaynagin bakis acisindan anlamaya calisin. “Acaba farkli bir acidan bu bilgi gecerli olabilir mi” sorusunu olabildigince objektif bir sekilde degerlendirin. Kaybedecek hic bir seyiniz yok burada. Arti, beyin jimnastigi yapmis  olursunuz.

Bir bilgiyi analiz etme yetenegi sonradan ogrenilebilir, gelistirilebilir bir yetenek. Bunun icin, kisinin kendisi ile ic calisma yapmaya hazir olmasi ve dolayisiyla bir takim zorluklari onceden goze almasi gerekir. Cunku, kisinin kendisi ile yuzlesmesi, yapabilecegi en zorlu ve akabinde en faydali sureclerin en onemlisidir, bu gibi tum diger onemli gelisim sureclerine ön kosuldur. Ezoterik öğretilerde bu surece buyuk onem verilir. Ic calisma konusuna, mevcut konunun dagilmamasi adina girmek istemiyorum fakat baska bir yazimda ele almayi planliyorum.

Zaman zaman arkadaslarim bana, insanlara kendilerini anlatamadiklari, bir turlu karsi tarafin anlamak istemedigi ya da yeni bilgiye karsi muthis bir savunma ile karsilastiklari ile ilgili dert yanarlar. Belki sizin de basiniza geliyordur. Belki bir arkadasiniz ile konusmanizda ya da ailenizden biri ile farkli bicimlerde deneyimlemissinizdir.

Bilginin ne kadar saglikli ya da sagliksiz oldugundan bagimsiz olarak, karsi tarafin, her durumda yeni bilgiye kapali olmasinin nelerden kaynaklandigina hep beraber bir bakalim.

  • Psikolojik acidan, yeni bilginin hazmedilmesi kolay degildir. Cogu durumda, birey yeni bilgiyi kabul edip, eski hayatini ayni sekilde yasamaya devam edemez. Beyin, yeni bilgi ile karsilasinca, o bilginin yerine gelecegi eski bilgiyi silmesi gerekir ve gecmis yillardan beri uzerine bir cok sey ekledigi o eski bilgiyi silince, uzerine ekledigi bilgiler de dolayisiyla gidecektir ya da tekrar programlanacaktir. Beyin, bu durumda yeni bilgiyi reddeder cunku bu durum, beyin icin ciddi bir efor anlamina gelir ve bu zorlugun ustesinden gelmek icin en kolay yol, yeni bilgiyi reddetmektir!
  • Ego. Yeni bilgi ile karsilasan kisinin egosundan dolayi, sizin bilginiz silinir atilir cunku, O’nun degerleri sizin degerlerinizin ustundedir. Bu bilgileri, O’nun bunca yillik surec icerisinde farketmemis olmasi ve sizin O’na bunlari soylemeniz, O’nun egosunun size karsi savunmaya gecmesine sebep olur ve yas farkindan ve statu farkindan bagimsiz kacinilmaz sonuc tezahur eder.
  • Bir cok durumda, kisi, icinde bulundugu hizli yasantiyi yasama konusunda o kadar rahattir ki, bu durumu degistirme konusunda caba harcamayi tercih etmeyecektir ve dis dunyada ne olup bittigi ile de pek fazla ilgilenmek istemeyecektir. Bu grup, genelde kendi dunyevi zevklerine gereginden fazla odaklananlardan olusur.
  • Cogu insan, yeni bilgiyi almaya hazir degildir. Arastirma konusunda tembeldirler ve mevcut duzene o kadar umutsuzca baglanmislardir ki eski bilgiyi korumak icin sizinle kavga etmeye bile hazirdirlar.
  • Sisteme inanirlar, kendileri icin en dogrusu oldugunu dusunurler. Cogunlugun kabul ettigi degerleri otomatikman kabul etmek daha kolaylarina gelir. Mevcut duzene o kadar cok guveniyorlardir ki, kendi gercekliklerinin dinamosu olmustur. Televizyonsuz yapamazlar.

Iste bu sebeplerden dolayi, bilgi her zaman birey tarafindan talep edilmeli, baskasi tarafindan direk verilmemeli. Kisi kendini egitime actigi zaman zaten ego duvarlari otomatikman duser ve yeni bilgiyi degerlendirmeye daha acik hale gelir.

Her seyin otesinde, “dogru”nun ne kadar goreceli bir kavram oldugunu herkes bir yerden duymustur. Zamana ve kulture gore degisir. Savasta insan oldurmek dogru olabilirken, barista yanlistir. Bu ornek, dogrunun degiskenligine ornek oldugu kadar insanoglunun mevcut sığlıgına da guzel bir referanstir.

Bazen, televizyonda gorunce belgesel izler gibi tartisma programlarini izliyorum. Insanlarin kendi dogrularini ne kadar siddetle, hararetle karsi tarafa kabul ettirmeye calistiklarini, iclerinden fiskiran ofke, nefret, kin ile zaman zaman kendi kontrollerini kaybettiklerine sahit oluyorum. Peki ayni insani, tartistigi karsi taraftaki insanin icinde buyutsek bebeklikten itibaren, onlarin kulturel sartlarinda yetisse, yine ayni sekilde mi dusunur? Aslinda bu da biraz tartismali bir kavram ama detaya girmeden, cok buyuk olasilikla ayni dusunmezdi. Teyid: Baba hangi takimi tutuyorsa, cocuk da o takimi tutar (istisnalar kaideyi bozmaz). Kulturel birikim, soy agaci yolu ile gecer. Ya da, Slovak bir ailenin cocugunun konustugu ilk dil japonca olmaz, gibi.

Demek ki, farkli ailelerde buyumus olsaydik, su anki hayat gorusumuz oldukca farkli olabilirdi. Ve, o hayat gorusu de, su an bize cok ters gelse de, bizim icin en dogru gorus olurdu. Bu sekilde, “dogru” kavraminin ne kadar goreceli oldugunu daha net gorebiliriz. Peki, bu bilgi isiginda, insanlarin kendi dogrularini baska insanlara kabul ettirmeye calismalari ne derece mantikli oluyor? Ailemize, arkadaslarimiza, sirf onlara duygusal olarak bagliyiz diye, kendi dogrularimizi onlarin bilgilerinin uzerine oturtmaya calismak ve bunda basarisiz olunca da ortaya cikan drama, bize birsey anlatmiyor mu?

Mesela evlilik sektoru. Bosanma oranlarindaki inanilmaz artis ile ilgili tabiki bir cok sebep uretilebilir. Temel olarak insanlarin birbirlerini anlayamamalari. Ben buna, insanlarin birbirlerini degistirmeye calismalari diyorum. Kendi dogrularini karsi tarafa yedirmeye calisarak, orjinal malzemeyi degistirmeye calismak.

Kisiler, karsilarindaki kisilerin farkli yasam tecrubeleri neticesinde farkli dogrularinin olabilecegini kabul edebildigi ve onlara saygi gosterebildigi noktada, akici zekaya daha yatkin hale gelirler. Bu saygiyi gostermenin kolay oldugunu savunmuyorum fakat bunu gosterebilmenin, kisinin olgunluk seviyesi ile paralel oldugunu dusunuyorum.

Herkesin farkli bir realiteye ve bu dogrultuda farkli dogrulara sahip oldugunu dusunebiliriz. Bazen karsilastigimiz karizmatik, dinamik ve iyi iletisim gucune sahip bireylerin, etraflarindakileri kendi bildikleri dogrular dogrultusunda etkilemekte cok zorlanmadiklarini goruruz. Bu durum, onlarin her zaman “gercekligi” dogru ifade ettikleri anlamina gelmez.

Bunun tersinde, utangac ya da icine kapanik bir birey de, en az yukari ornekteki karizmatik birey kadar dogru bilgiye sahip olabilir fakat, karakterinden dolayi bunu dis dunya ile paylasamayabilir (ya da paylasma ihtiyaci hissetmeyebilir).

Bu noktada, herkesi tatmin edecek dogruyu ya da yanlisi bulmak zor olacaktir. Bir bilginin ya da bir hareketin dogrulugunun analizini yaparken simdi verecegim yaklasimin, kisiyi aradigi cevaba goturmekte diger yaklasimlara gore daha saglikli sonuc verecegini dusunuyorum.

Yapilan hareketin kokeninde yatan niyete ve duyguya bakin. “Sevgi” duygusunun en saf haline yaklastikca, alacaginiz cevap da o derece pozitif tarafa kayacaktir. Burada, “en saf sevgi” olgusu ile, sahiplenmek, kiskanmak ve sadece kendimize saklamak gibi duygularin ayrimini da yapabiliyor olmak lazim. Bunlara paralel olarak, karsi tarafin gelisimini de goz onunde bulundurmak faydali olacaktir. Koza icerisinde donusum geciren tirtila yapilan yardim ve sonucu ile ilgili hikayeyi animsatmak isterim. Kozadan kolay ciksin diye yapilan yardim dolayisiyla, kanatlarinda yeterince kan sirkulasyanu yapamayan kelebek ucamaz  ve olur. Kissadan hisse, kisinin kendi gelisim surecine gelecek dis yardimin derecesi dikkatli ayarlanmali.

Kisi, bu tip degerlerin farkina vardikca, akici zekaya, yenliklere ve pozitif degisime acmis olur kendini. Bize en yakin insanlar olsunlar ya da olmasinlar, degismek istemeyen yakinlarimizi da olduklari gibi kabul etmek, denklemin zor oldugu kadar onemli bir surecidir.