Blog Arşivleri

Görünmeyen El, “New Age” Hareketi, Komplo Teoristi

hidden hand..

Problemin kokeni degil de semptomları (veya belirtileri) uzerine çözümler üretmeye çalışıp uzun vadede pozitif sonuç ümidetmek modern toplumun en büyük yanılgılarından biri olmalı. Bu yanılgı o kadar içimize işlemiş durumda ki bu gerçeği görmek için efor sarfetmek, konfor alanımızın dışına çıkmak anlamına geldiğinden, çoğunlugun rahatını bozmak istememesinden dolayı bu sis perdesi bugune kadar kendini idame ettirebilmiştir.

Bugün gelinen noktada, bilgi akışının artışı ile beraber, Dünya toplumunun gelecegine pozitif yön katacak, parazitlerin temizlenmesine katkıda bulunacak kritik eşik henüz aşılmış görünmüyor. Bu eşiğin ne zaman aşılacagı belirsizligini korurken, kişisel düzeyde daha da önemli olduğunu düşündüğüm içsel çalısmanın önemini de vurgulamadan geçmenin doğru olmayacağını düşünüyorum.

Toplum mühendisliği insan tarihinin önemli bir bölümünde karşımıza çıkmaktadır. 6.000 yıl önce yazının insan hayatına girmesi en önemli algı mühendisliğine örnektir. Bununla beraber insan beyni linear ağırlıklı çalışmaya başlamıştır. Beynimizin sol lobunun ağırlıklı çalışmasını tetikleyen bu değişim, binlerce yıl sonra rasyonelliğin tanımı haline gelmiştir. Modern toplum, tamamen sol beyine dayalı, bilimsel, mantıksal, otoriter, mekanik yaklasimlari içeren bir düzen içerisine girmiştir.

Sistemin totaliter yapısının kaynağının ve insanların dış otoriteye olan zaaflarının sebebinin de bu çerçevede çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Zira linear düşünme metodu günümüzde bilimselliğin tanımını da beraberinde hayatımıza sokmuştur. Bu sözde bilim geçmişte katolik kilisesi tarafından kontrol ediliyorken, bugün benzer kurumların(!) finanse etiği kapitalizmin fabrikası olan endoktrinasyon tesislerinde geliştirilip sunulmaktadır. Bu tesisler bugün eğitim sisteminin yapı taşlarını oluşturmaktadırlar. Endoktrinasyon tesislerinde özenle yetiştirilen bir bireyin, doğal olarak sözde bilimsel çerçevelerin ya da otoritenin dışına çıkmamasının da bu çerçevede anlaşılabileceğini düşünüyorum. Tüm dünyada, çocukların okula başlama yaşının öne çekilmek istenmesinin sebebi de, insan beyninin gelişim safhasından mümkün olduğunca fazla faydalanmaktır.

Çünkü bu konu hipnoz konusudur. Beyninin gelişim çağındaki bir dönemde sürekli olarak otoriteye, itaate, ezbere ve tekrara dayalı bir tesiste yetiştirilen bir birey otomatik olarak hayatının geri kalanını da sorgulama ihtiyacı hissetmeden, otoritenin ona dayattığı sistem içerisinde, bilimin ona sunduğu çerçevelerde, yapay bir paradigmada geçirecektir.

Tüm bu manipulatif süreç, insanoğlunun kendinden kopmasını sağlayıp, dış kaynaklara muhtaç etmiştir. İnsanlık bugün tüm bilgi akışını, aynı sistemin bir propaganda aracı olan popüler haber kaynaklarından almaktadır. Eğlence sektörünün yapı taşı olan Hollywood tüm dünyanın beynini okült yöntemlerle şekillendirmektedir. Diğer tüm sektorler gibi, yine sistemin bir parçası olan sağlık sektörünün de doğası sorgulanmaya açık hale gelmiştir.

Bunun yanında, bize sunulan çok ince bir aralıkta düşünüp seçimler yaparak gayet özgür olduğumuzu bile düşünmekteyiz. Çünkü bu şekilde hissetmeye ve düşünmeye şartlandırıldık. Bu tamamen bir hipnoz konusudur. Kokeni insanlık tarihinin okült uygulamalarına kadar dayanmaktadır.

Sis perdesinin arkasını gorebilmek için bu hipnozdan kurtulmanın önemli yollarından bir tanesi, yukarıda belirttiğim sistemler silsilesinin (egitim sektörü, eğlence sektörü ve diğer tüm sektörler…) dinamiklerini anlayıp algımızı bize dayatılan noktadan farklı perspektiflere çekmek olduğunu düşünüyorum. Farklı (bağımsız) alanlarda bulacagımız bilgilerin bizim algımızı daha da geliştireceği kanaatindeyim. Ancak bu şekilde bir birey, dayatılan bilgi aralığının dışında da bir realite olduğunu görmeye başlayabilir.

Kritik olan konu, kişinin endoktrinasyon sonucu sahip oldugu popüler düşünce yaklaşımlarını konfor alanının rahatlığından dolayı terketmek istememesidir. Aynı sebepten dolayı, perdenin arkasına bakmak istemez. Problemlerini sistemin içerisinde ona sunulan suni bir düzenleme ile, suni bir kukla kahraman ile karşılama eğilimine girer. Bu da problemin kökenine inmesine engel olur. Ancak semptomu gidermeye çalışır. Semptomdan kurtulmanın tüm problemi çözeceğini düşünür. Bu sayede de, totaliter emperyalist sistem kendini bu şekilde idame ettirebilmektedir.

Öte taraftan, sistemin dayattığı aralığın dışına cıkmak isteyen bireyler için de sistem, onları tekrar uygun uykuya sokacak tuzaklar geliştirmiştir. Bunlardan en önemlisi:

NEW AGE hareketi:

New age yaklaşımı, içsel çalişma yapmak isteyen ve problemi çözmeye doğru yerden başlamak isteyen insanları hedef alır. Ne demişler “yılanın başını küçükken ezeceksin”.

Bugün tüm dünyadaki new age gurularına ve öğretilerine baktığımda büyük çoğunluğu sadece pozitif düşünceye ve olumlu paylaşıma dayalı pasif yaklaşımları öğretmektedirler. Bu tür pasif yaklaşımların, herkesin barış içerisinde yaşadığı bir toplumda ya da dış manipülasyonun olmadığı bir dünyada gayet faydalı olacağına inanıyorum. Fakat üzerinde yaşadığımız dünya, özellikle şu an, manipülasyonun dibinde, kişisel eforun muthiş önem kazandığı, en muhim kırılma anında bulunmaktadır. Sadece düşüncelerimizi pozitif tutarak belli ölçüde etki yaratabileceğimizi düşünüyorum. Fakat Gazze’de bebeklerin üzerine düşen bombaların benim pozitif düşünce eksikliğimle nasıl ilişkilendirilebileceğini de anlayamıyorum. Bu tip öğretilerde; “kişi görmek istediğini görür” ya da, “her şey mükemmel, her şey olması gerektiği gibi” tarzında fikirler benimsenmeye çalışılır. Ta ki emperyalizmin yumruğu yanınıza gelene kadar…

Benim gördüğüm kadarıyla, spiritüel yaklaşımların en büyük eksikligi, kafalarını bu manipülasyonun oteki tarafına çevirip sadece düşünce noktasında çözüm aramaları. Tabi ki bu durumun da kokeninin biraz önce bahsettiğim, sistemin dışına çıkmak isteyenler için bilinçli pompalanan bir tuzak olduğu kanaatindeyim. Bu şekilde aydınlanmak isteyen insanlar da maksimum düzeyde pasifize edilip, otoriteye karşı tepki ve etki güçleri kontrol altına alınır.

Zira düşünce kontrolü, bireyin kendini tanıması, “ego”sunu anlayabilmesi, bilinçaltının nasıl çalıştığını öğrenmesi kadar, bügün uygulanmakta olan manipülasyonu fark etmesi de ciddi önem arz etmektedir. Bu manipülasyon calışılmaz ise tuzaklar tanımlanamazlar. Sadece düşünceleri pozitif tutup, frekansımızı yüksekte tutarak da belli ölçüde mesafe kat edebiliriz, fakat yanımıza düşen bombaya (ya da herhangi bir manipülasyona) tepki göstermezsek bunun konfor alanımızdan kaynaklanıp kaynaklanmadığını da sorgulamamız gerekir.

Komplo hareketi:

Kanımca, komplo hareketinin de en büyük eksikliği, çözümü sadece dışarıda araması. Suçluyu her zaman dışarıda göstermesi. Unutmamak gerekir ki bir parmağımızla bir şeyi işaret ederken, 3 parmak da bize dönüktür. Bir itiraza ya da şikayete dayalı bir hareketin olgunlugu ve etkisi, hareketi yapanın içsel çalişma sonucu eriştiği olgunlukla doğru orantılı olduğuna inanıyorum. Ezoterik ve kadim öğretilerde de, esas olgunluğun içşel çalişma yapılmadan erişilemeyeceği bilgisi bir çok yerde karşımıza çıkmaktadır.

Hiç bir içşel çalişma yapmayan bir bireyin sadece ve sadece bir hükümetten ya da bir diktatörden kurtularak huzura kavuşacagını şahsen düşünmüyorum.

Hem “new age” grubunda, hem de “komplo” grubunda bu eksikliklerin fazlasıyla baskın olduğunu görmekteyim.

Komplocuların önemli bir bölümünde sadece ben ve onlar var. İnsan bilincini, egoyu, farkındalığı pek hesaba katma taraftarı değiller.

New age grubunda ise sadece bir gülümsemeyle ya da negatife bakmak istemeyerek ütopik bir realite yaratılacağı zannedilir. İnsanlık tarihinde işlenen kriminal, manipülatif geçmişe bakmak istenmezler. Etraflarında azılı katillerin dolaştığını, her taraflarının tuzaklarla dolu oldugunu bilmek istemezler. Bu yaklaşım, politik ve finansal elitlere, özellikle istediklerinin hepsini yapabilme gücü tanımaktadır. Buna bir nevi “yeni dünya dini” de diyebiliriz.psychi

New age grubunun ve komplo grubunun eksikliklerinin anlaşılması ile bu iki alanda da kişisel gelişimin tamamlanması, parazitlerin (elitlerin) arzu etmediği bir konudur. Onun icin bu alanlara, insanların ancak tekine odaklanmaları amacı ile süreç içerisinde müdahale edilmektedir. Unutmamak gerekir ki, toplumu kontrol eden virus, insanın doğasını, bilincinin nasıl işlediğini, tüm zayıflıklarını en ince detayına kadar bilmektedir.

Bu iki konunun eksiksiz bir şekilde beraber ele alınması gerekliliği bugün neredeyse hiç bir öğretide rastlanmayan bir bilgidir.

Problem 1: Kişi kendi içine dönerek kendini tanımalı. Bilinçaltının ve egonun nasıl işlediğini, bizim günlük hayatımızdaki hareket, duygu ve düşüncelerimize etkisini çalışmalı.

Problem 2: Görünmeyen el. Bu elin tarih boyunca insanlığı nasıl kontrol ve manipüle ettiği, günümüz koşullarında bunu hangi yeni tekniklerle sürdürdüğü çok detaylı çalışılmalı. Bu konu üzerine uzmanlaşılmalı!

Bu iki konu uzerinde ulaşılacak uzmanlık ile çözüm arayışlarımızı semptom seviyesinden, problemin köküne doğru çekme imkanı bulabiliriz.

Öte taraftan “görünmeyen el” konsepti bazıları için algı aralığının dışında kaldığından bu noktaya bakmak ya da inanmak istemezler. Algı aralığının sınırlı olması durumunda sorgulanması gereken çelişki; insanoğlunun yarattığı tüm bu mühendislik harikalarının arkasında yatan “kendi zekası” ile, yine kendisinin yarattığı inanç sistemlerinin başarısızlığı arasındaki dengesizliktir. Başka bir deyişle:

İnsanoğlu kendini, yine kendi yarattığı sisteme köle yapmaya yetecek kadar zekaya sahip FAKAT bunu yaptığını anlayabilecek kadar da zeki değil.

İki şeytan arasında seçim yapmanın, devamlı yüz değiştiren farklı semptomları gidermeye yönelik olduğunu fark ettigimiz an, problemin kokenine inip orada çözüm aramaya başlayabileceğimizi ümit ediyorum.

Kolektivist Acenda ve Yaratıcılık Üzerindeki Savaş

Image

Yolda yürüyen herhangi 100 kişiye sorsanız, “hayatınızda aldığınız kararlar size mi ait?” diye, hemen hemen 100’ü de “tabii ki bana ait” der. Hemen hemen hepimiz herşeye dününerek, hesap yaparak, inceleyerek karar verdigimizi zannederiz. Zira bunun tersi korkunç bir durum olurdu. Peki ya gerçekten “Biz” kendi hayatımızın kontrolünü elimizde tutuyor muyuz? Gerçekten hür irademiz var mı? Yoksa en başından beri öyle olmadığı halde, hür iradeli olduğumuza mı inandırıldık? Eğer durum böyleyse, bunu düşünmek bile istemeyiz. Bunu düşünmektense kendimizi kandırmayı bile tercih edebiliriz. Egomuz, bu boyutta bir gerçegi kaldıramayabilir…

Japonaya’da doğup büyüyen bir çocuk, Japon kültür ve gelenekleriyle büyür. İnancı, değerleri büyük ölçüde toplumun ya da ailesinin kabul ettiği değerler olurdu.

Ya da koyu katolik bir ailenin cocuğu musevi olmaz. O da Katolik olur. Tabii ki dinini ve değerlerini değiştirmeyi seçen insanlar var, fakat genelleme üzerinden gittigim için örnekleri de genellemeler üzerine veriyorum.

Peki bu durumda, inancımızı, değerlerimizi biz mi seçmiş oluyoruz? Bize verilen iki ya da üç seçenek içinden birini seçmek bizi hür iradeli yapiyor mu gerçekten?

Image

Seçenekler içine hapsedilmişlik bugün tüm dünyada geçerli. Dünya genelindeki eğitim sistemlerinin otoriter yapısı, başarının itaate, ezbere ve tekrara dayalı olması, çocukların çok küçük yaşlardan itibaren yaratıcı güçlerinin baltalanmasına sebep oluyor. Yaratıcı gücü eğitim hayatı boyunca bastırılan gençler sonunda hiçbir sorgulama yapmadan, kapitalizmin hizmetine girmek için mücadeleye başlarlar. Bu da çok doğal bir durumdur çünkü endoktrinasyondan dolayı sorgulama yapması gerektiğinin bile farkında olmayan bir insan grubundan sorgulamalarını beklemek doğru olmaz.

“To a very great degree, school is a place where children learn to be stupid.” 
― John Holt

Yine aynı sebeplerden ötürü, gelişim çağındaki gençler, kültürel değerleri bir sünger gibi emiyorlar. Bu değerleri en iyi şekilde hazmedip, tekrarlayabilen insanlar, sosyal ortamlarında  kredi kazanmış, güvenilir insan kabul ediliyorlar.

İlginç olan, kişinin bu değerlerin niteliğini ve geçerliliğini tartışmaktan ve araştırmaktan ziyade, bunları büyük ölçüde sorgusuz kabul etme eğilimidir. Bunların hepsi, endoktrinasyonun ve kolektivizmin insan davranışlarını, toplum psikolojisini ve insanların hareketlerinin tahmin edilebilirliğini nasıl şekillendirdiğini özetliyor. Sistem, bu sekilde kendi icinde homojen bir toplum oluşturuyor.

Bu durumda, dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanların, o kültürün yapısına göre düşünmeleri, hareket etmeleri o insanların hür iradeleridir diyebilir miyiz?

Ya da endoktrinasyonun fabrikasından çıkan bir nesli hür iradeli olarak adledebilir miyiz?

Nasıl ki bugün yaptığımız her hareketin arkasında, düşündüğümüzü zannettiğimiz her olgunun arkasında toplumsal normlar ve değerler var ise, özgür ve bağımsız düşünen bir bireyi nasıl tanımlardınız? Hangi eğitim sisteminden çıkacağını hayal ederdiniz?

Tabii ki insanların yaşadığı bu kolektif paradigmayı kontrol eden emperyalist düzen, yaratıcı gençler yetiştiren reformcu eğitim sistemlerinin büyümesini arzu etmez. Çünkü kendi öz varlığının tehdididir. Bugüne kadar dünya üzerinde gelişen bir sürü reformcu eğitim sisteminin içine sızmayı başarmıştır. Fakat bugün durumun farklı olduğuna inanıyorum.

Bugünün koşulları farklı.

Eskiden insanların kendilerini geliştirecek imkanları çok kısıtlı idi. İnternetin bile son çeyrek yüzyılda popüler olduğunu düşünürsek, binlerce yıldır insanlık çok kolay kontrol edildi. Bugün insanların birbirine etkisi, erişebilirliği kısa süre önce hayal bile edemeyeceğimiz boyutlara gelmiştir. Yine bu sebeple, bugün insanlar endoktrinasyonun doğasını çok daha detaylı sorgulayabiliyorlar. Bunun insan toplumuna, kültürlere etkisini, düşüncelerimizi nasıl şekillendirdiğini görebilirler. Yine aynı şekilde Hollywood’un, televizyonun ve daha birçok manipülasyon aracının insanları nasıl programladığını anlayabilirler. Bilgi akışındaki bu hız göz önüne alındığında, öğrenememek artık bir kader değil seçim haline gelmiştir.

Öte taraftan, bilinç ve hayal gücü üzerindeki mevcut baskı, bu bilgilerin artık daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Youtube’a “war on consciousness” diye yazdığınızda karşınıza ilk çıkacak video, TED konferanslarının sansürlemeyi tercih ettiği (!!!) Graham Hancock’un konuşması olacaktır. Bu konuyu daha önceki yazımda geniş ölçekte yazmıştım (tıklayın).

Toplumların maruz kaldığı manipülasyonları araştırdığımızda, tüm dünyanın hipnoz altında tutulmaya çalışıldığını rahatlıkla görebileceğimizi düşünüyorum. Bu hipnozdan çıkışın en önemli yolu travmaya uğratılan yaratıcı gücü tekrar aktive edebilmektir. En azından, yeni nesli bu travmadan korumaktır. Çünkü hayal edemeyen bir insan ya da toplum, içinde bulundukları suni realitenin dışını düşünemediklerinden, kontrol altındaki mevcut durumu tek norm olarak kabul eder ve garipsemezler.

Hayal gücü tüm realitenin dinamosudur. Hayal edemeyen bireyler ve toplumlar, kontrol edilen toplumların en savunmasızlarıdırlar. Akılları, farklı yaklaşımları ve ideolojileri kaldırmaya musait değildir.

İnsanların odaklandıkları ya da konuştukları konulara baktığınızda, popüler bir kategori içinden bir konu ile karşılaşırsınız. Fakat katagori dışına çıkabilen bireyler çok azdır. Bu bireyler toplumun garip karşılanılan insanları olurlar. Ne kadar popüler konular ile ilgilenirseniz o kadar çok sosyal olursunuz. Bu durum, tüm dünyada, insanların birbirlerine küçük farklarla dahi olsa, benzemelerine sebep olmuştur. Toplumlarda fark yaratan insanların hayal güçleri ve ne kadar ileri görüşlü oldukları düşünülürse, bu yeteneklerin neden bastırılmak istendiği daya iyi anlaşılabilir.

Globalleşme, kolektivizm, grup kafası, beyin hasatına böyle sebep olur. İnsanlar sonsuz seçenekler ve olasılıklar realitesinden koparılıp, tek tip ve ortak bir geleceğe yönlendirilirler. Bu süreç içerisinde tüm toplum, hipnoz altında köle gibi çalıştırılıp, kendilerini özgür zannetmelerini sağlayacak suni ve geçici zevkler sunulur. Toplum mühendisliği, bu acendanın disiplinlerinden bir tanesidir. Bu sayede doğumlarından ölüme kadar geçen süre içerisinde bile içinde bulundukları hipnozu algılamaktan aciz bir toplum yaratılıp, çok rahat bir şekilde kontrol edilir. Tarihi araştırdığımızda, bu düzenin bu güne kadar bu şekilde devam ettiğini görmekteyiz.

Geçmişte, bugün ve gelecekte, bu beyin kontrolünün nihai amacı hayal gücünün çökertilmesidir.

Benim bir çok yazımda, komplo teorilerini ve manipülasyonları yazmamın sebebi, insanların realitelerinin, “bir başkası” tarafından nasıl şekillendirildiğini gösterebilmektir. Sistem tasarımcılarının bizim realitemizi nasıl dizayn ettiklerini anlatabilmek.

Bunu anlayabilen bir  insanın, sonu olmayan farklı realiteleri nasıl yaratabileceğini görmeye başlayabileceğine inanıyorum.

Kolektifin amacı, hayalgücünün yıkımıdır. Fakat hayal gücü hiçbir zaman yok edilemez.

Bizim seçeneğimiz hipnozda kalmaya devam etmek.

Ya da uyanmaya karar vermek…

TED & TEDxReset Analiz

Görsel

A’dan Z’ye her şeyi sorgulamaktan korkmayan, insan varlığının değerini, diğer suni değerlerin üstünde tutan, cesur, korkusuz, farkında ve ne pahasına olursa olsun yeni bilgiyi kabul etmeden önce analize hazır, açık fikirliliğini kaybetmemiş okuyucular için hazırladığım bloga hoş geldiniz. Bu blogun amacı, sizi herhangi bir ideolojiye ya da inanca ikna etmekten ziyade, konuları ve olayları alternatif perspektiflerden değerlendirmeye ve tartışmaya açmaktır. Sistemik endoktrinasyon ile sorgulama yeteneğini kaybetmiş toplumların, sömürülmeye ve kontrol edilmeye gitgide daha fazla mahkûm oldukları günümüzde bu yeteneklerin geri kazanılmasının elzem olduğu inancındayım. 

Son zamanlarda oldukça popülerleşen fikir paylaşım platformlarından bir tanesi olan TED en son ağıma takılan konu. Bu yazımda öncelikli olarak TED’in global perspektiften analizini yapacağım, sonra da 12, 13 Nisan 2013’de İstanbul’da düzenlenen TEDxReset’in analizini yapacağım.

TED

TED, kendisini yaymaya değer fikirlerin paylaşıldığı, bağımsız, kar amacı gütmeyen bir platform olarak tanımlıyor. Popüler olması da kendi içindeki hedeflerinde başarılı olduğunu gösteriyor. Konferansları benim de dikkatimi çekiyor ve zaman zaman takip ediyorum fakat her seyrettiğimde benim sorgulama mekanizmalarım devreye girmekten de geri kalmıyor.

Mesela, TED bağımsız olduğunu iddia eden bir organizasyon. Mevcut paradigma içerisinde ne kadar bağımsızdır, kimden bağımsızdır; fikirler ne derece yaymaya değerdir ve bu fikirlerin yaymaya değer olduğuna karar verenler kimlerdir?

Bence, TED’in şu andaki bilimsel kurulunun şeffaflık eksikliği, TED’in bağımsız olmadığının bir numaralı göstergesidir. Amerika’daki TED prezantasyonlarının birçoğunda, özellikle çok popüler olanlarında, özenle hazırlanmış, toplum mühendisliği çalışmaları dikkatimi çekiyor. Toplum mühendisliği, binlerce yıl geriye dayanan bir bilim dalıdır ve özellikle Günümüzde toplumsal değişimlerin alt yapısını oluşturmakta kullanılmaktadır.

Unutmayın ki hapishanedeki birey de kendi hücresinin sınırları içinde bağımsız olabilir. Fakat öncelikle hücrenin bize dikte ettirdiği sınırların farkında olmamız gerekmektedir. Bu farkındalık bize hücrenin dışında da başka bir realitenin devam etmekte olduğu perspektifini kazandırır.

Bu bağlamda TED, seçilen konuların bilimsel alanlar çerçevesinde kalmasına özen gösterdiğini ileri sürmektedir. Fakat TED, resmi web sitesinde, spiritueliteyi konularının kapsamı dışında bıraktığını belirtmiştir. Bu yukarıda kullandığım metafordaki hücrenin duvarları midir? Ki ben, spirituelite, insan bilinci, ruh ve ego gibi 5 duyu organı ile algılamakta zorlandığımız konular üzerine yeni düşünceleri paylaşmanın toplumu geriye değil daha ileri medeniyet seviyelerine götüreceğini düşünüyorum.

Bilimi uygulamaya sadece kendilerinin hakki olduğunu savunan ve onun bekçiliğine soyunan kurumlar, ne derecede bilimin açık fikirlilik temel prensibine uymaktadırlar? Çünkü “bilim”, bilimsel araştırma yapan grubun, konu ile direk ilgili alanları ya da verileri göz ardı ettiği anda dogma haline gelip bilimselliğini yitirmektedir. Bu olgu günümüzde bilimsel olduğunu iddia eden kurumların çalışmalarında ne derece mevcuttur? Ben bu durumun tarih boyunca tekrarlandığı kanaatindeyim.

Tabi ki bu, kurumların hangi amaçlar ve acendalardan dolayı alakalı verileri ve araştırma alanlarını bilerek göz ardı etmiş olmaları doğrultusunda da ayrı bir tartışma ve değerlendirme konusudur.

Yazdıklarımı daha iyi vurgulayabilmek için, sizlere, TED’in geçtiğimiz aylarda sansürlenen Rupert Sheldrake ve Graham Hancock’un iki videosunu izlemenizi öneriyorum.

Acaba TED, niçin içinde bulunduğu hücrenin dışında kalan konuları sansürlemeyi seçmiştir?

Bu konuda, TED bünyesinde yapılan tartışma sayfasını (linkini) de burada bulabilirsiniz. (Tiklayin)

Gelelim Nisan ayı içerisinde İstanbul’da düzenlenen TEDxReset’e.
Görsel
TEDxReset

TEDxReset’in, sorgulattığı konular bazında başarılı bir organizasyon olduğunu düşünüyorum. Ali Üstündağ ve ekibini de tebrik ederim. 32 konusmaci ve 7 muzik grubunu, 1 buçuk gün gibi kısa bir zamana başarılı bir şekilde sığdırdılar. Konferansın teması “Kritik Kavşaklar”. Tabi ki konuşmacılar bu olguyu çok farklı perspektiften değerlendirdiler. Kimisi sistem içerisindeki seçimlerden bahsederken, kimisi de mevcut sisteme bağlı kalmadan evrensel değerlerin seçiminden bahsetti.

Tüm konuşmacılar ile ilgili yorumlarıma geçmeden önce, öne çıkan konuşmacıları belirtmek isterim. Burak Ülman (BBOM)Gizem Altın NanceOsman Ulagayİnci – Soner SarıhanAgah Uğur. Bu konuşmacıların ortak noktası, sistemin değil, insanın gelişimini önde tutmaları. Sanırım bu konuşmacılar, bireysel gelişimin, toplumsal gelişim üzerinde uzun vadede en olumlu sonucu vereceği noktasında hemfikirler. Diğer konuşmacıların hepsi, tam ters tarafta kalıyor demiyorum. Sadece bu konuşmacılar, kanımca, oldukça öne çıktılar bu anlamda.

Ek olarak, Serdar Paktin’in (change.org) konuşması da insanların, değişime olan etki gücünün artısı anlamında öne çıkmıştır.

TEDxReset konuşmacıları:

Ali Üstündağ (Kürator):
TEDxReset’in Reset konseptinin nereden çıktığını anlattı. TC’de bugün tartışılan bir sürü meselenin reset’lenerek sıfırdan başlamasının ne kadar güzel olabileceğini söyledi. Bu seneki “kritik kavşaklar” konseptini anlattı.

Banu Güven: 
Mevcut oto sansür problemi ve ifade özgürsüzlüğü ile ilgili başlayan konuşma, koşulların “düşünsel bir isyanın” fitilini ateşleyebileceği ile devam edip, “gerçek yeni medya” konseptinin oluşumu ile bitti. Sürdürülebilir modeller ile çıkış yolu aranması gerektiğine dikkat çekti.

Ali Onat Türker & Jesse Honsa (Open-Urban):
Kentsel gelişim projelerine web tabanlı erişim sağlayan bilgilendirme platformu. Sistem(!) içerisinde yaşamayı, hareket etmeyi kolaylaştırmaya yönelik bir uygulamanın tanıtımı.

Veysel Berk:
Veysel, Silikon Vadisi’nden geliyor. Anladığım kadarıyla, transhümanist programa farkında olarak ya da olmayarak katkıda bulunuyor. “Transhumanist Acenda” baslikli yazimda bu konuya deginiyorum (tiklayin).

Gizem Altın Nance (Buğday Derneği):
İçindeki sesi takip eden, hayatını sorgulayabilen, kendini gerçek deneyimlere bırakan, keşfetmeye aşık, doğa ile arasındaki bağı canlı tutan, sentetik değerlerini gerçek değerler ile değiştiren bir kahraman. Kendini, inandığı değerlere adayıp, iyi şeyler yapan iyi insanlar için çalışmak istiyor. İçsel yolculuğun önemine dikkat çekiyor.

Daan Roosegaarde:
Sanatçı, inovator. Teknolojiyi kullanarak, algısal uyarıları tetiklemek için yapay ortamlar oluşturuyor, sanatsal ara yüzler sunuyor. Teknolojik gelişimin gidebileceği olası yönlere dikkat çekerek iyimser beklentisini izleyici ile paylaşıyor. Dürüst bir konuşmacı. Tema: Techno poetry.

Cengiz Ultav (Vestel): 
Sistem içerisindeki krizlerden fırsatlar doğar mantığıyla analizler ve bakış açıları sunuyor.

Batuhan Aydagül (ERG): 
Eğitim sistemini sorgulayan bir konuşma yaptı kendisi. Soran, sorgulayan, okuyan, eleştirebilen, kendi haklarının bilincinde olan, kimliklerinin ötesine geçebilen, aktif yurttaşlar yetiştirilmesi gerektiğine vurgu yaptı. Sorulması gereken fakat sorulmayan temel sorular olduğunu soyluyor. Keşke bu soruların ne olduğunu paylasabilseydi.

Volkan Özgü (Sabancı Uni. Nanotek U&A):
Kendisinin, yukarıya koyduğum Rupert Sheldrake’in videosunu izlemesini isterdim. Bilinç, ruh, ego, bunların felsefi tartışmalar olduğunu söyleyip ekledi. “Ama biz felsefe tartışmayacağız”. Insan beyni ile ilgili bir suru detay anlattı. Yakında beynin gizeminin açığa çıkacağını ve sağlık, mühendislik, eğlence ve daha birçok sektörün yakın gelecekte müthiş değişim geçireceğini ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söyledi. Konuşmasının sonunda Ali Bey ile yaptığı kısa sohbette “singularity”ye dogru gittigimizi gulerek ifade etti(!)

Bedia Ceylan Güzelce:
80 sonrası ve öncesi iki kuşağa dikkat çekiyor ve bu iki kuşak arasındaki iletişim eksikliğini irdeliyor. İki farklı bilincin oluşumunu anlatıyor.

Osman Ulagay:
TC dahil, batıdan doğuya, küresel güç kaymasından bahsediyor. Bati modelinin kusursuz olmadığını önemli bir sorun olarak tanımlayıp, kapitalizmi eleştiriyor. Bu anlamda, diğer birçok konuşmacının gösteremediği cesareti çok net bir şekilde gösteriyor. Kapitalizmden, eşitsizlik yaratan, sömürüye dayalı bir sistem olarak bahsediyor ve bu mikrobun tüm dünyaya yayıldığını belirtiyor. Global sistemleri analiz ettiğinde “ideali bulduk” noktasında ol madiğimizi anlatıp dünyanın çok yeni bir sistemi arama noktasına gitmesi gerektiğini ifade ediyor. Batinin birikimi ve yeni güçlü ülkelerin katkısı ile yeni modelin yaratılması gerektiğini anlatıyor. Bati uygarlığı reddedilmeden, nasıl yeni modele katkı sağlanabileceğinin tartışılması gerektiğini soyluyor. TC’nin, yeni modelin oluşum surecinde önemli bir parça olarak ortaya çıkabileceğini belirtiyor. Yeni global modelin yapımında kavramsal çerçevemizin iyi çizilmesi gerektiğinin altını çiziyor.

Konuşma sonunda Ali Bey’in “yeni modelin izlerini görüyor musunuz” sorusunu şu şekilde cevaplıyor: “Gizem Altın Nance’in konuşmasında ipuçları vardı”. Farklı düşünme yollarını aramamız gerektiğini belirtiyor. Doğru söze ne hacet!

Melek Pulatkonak:
Kadınların dayanışma ve networking yaptıkları web sitenin tanıtımını yaptı.

Leonard Mlodinov:
Uluslararası profesyonel bir TED konuşmacısı. Bence toplum mühendisliği kokan bir prezantasyon yaptı. 

İnci – Soner Sarıhan:
Bir varlığın (bebeğin) doğa ile olan ilişkisini koparmamaktan bahsediyorlar. Kısıtlı imkân ortamında insanların değişebileceğine, çocuklarımızı daha doğru yetiştirebileceğimize örnek oluyorlar. Kutunun (hücrenin) arasında kalmamak lazım diyorlar. Çocukların doğa içerisinde, deneyimleyerek, gözlemleyerek, araştırarak akranlarına oranla çok daha sağlıklı yetişebileceklerini soyluyorlar.

Sedef Erken: 
Tema: Secim yapar miyiz? Belirsizliğe güvenmek mümkün olabilir mi? Otistik olan çocuğu ile ilgili hayat hikâyesini anlatıp, seçimlerin, evrensel zekânın ve otizmin hayatımıza olan etkisinin sorgulanmasına dikkat çekiyor.

Kacie Lyn Kocher (Hollaback):
Sokak tacizcilerine karşı web tabanlı bir şikâyet portalını anlatıyor. Taciz deneyimini blogda paylaşarak rahatladığını fark ettikten sonra böyle bir girişimde bulunmuş. Anladığım kadarıyla taciz deneyimlerinin paylaşılmasından bir çözüm bekleyişi var. Bence problemi kalıcı olarak değil de aspirin ile çözmek gibi bir şey bu. Tacizcinin neden taciz ettiği ya da taciz davranışının nasıl düzeltileceğine odaklanmak çözüm arayışında daha etkili olabilir diye düşünüyorum. Belki de bu girişim, bu probleme daha sağlıklı yaklaşımlara kapı acar.

Levent Erden: 
Günümüzde kişisel tatmin duygusunun, kişinin dışarıya nasıl göründüğünden daha önemli olduğunu soyluyor. Teknolojinin değişmesi ile tekil sosyallik kavramını irdeliyor. “Leş gibi tek başına olmak” diyor ve ekliyor “Devamlı inovasyon yapılıyor fakat inovasyonlar anlamlı mi sorgulanmıyor”. Internet kullanıcılarının akıllı takip sistemleri sayesinde devamlı kendi ilgi alanlarının içerisine itildiğini anlatıyor.

Agah Uğur (Borusan/CEO):
Karar almak konsepti ile ilgili çok güzel bir konuşma yaptı. Kaostan düzene, düzenden kaosa, evrensel döngüler içerisinde kararların doğru veya yanlış diye nitelendirilmesinin görecelilik çerçevesinde anlamlı olmadığını söyledi. Yani, Pakistanlı ve Danimarkalı 2 ebeveynin ayni doğru kararları vermesinin beklenemeyeceğini çünkü doğru kavramının kültürden kültüre, toplumdan topluma, zamandan zamana değişebileceğini izah etti. Karar alma noktasında çok mekanizma olduğunu ve bunu analiz etmenin kolay olmadığını söyledi. Tüm dinamikleri sabit tutup, sadece 2 dinamiği etkin tutarak analiz yapılamayacağını anlattı. Duyguların önemli olduğunu; tutku, cesaret ve farkındalık ile uzun vadeli cesur kararların alınabileceğini fakat insanların konfor alanlarının rahatlığından dolayı bunun kolay olmadığını açıkladı. Kültürel, siyasal, toplumsal baskılardan dolayı, karar alamayan insanlara yardım etmenin öneminden bahsetti.

Bas Verhart (THNK):
Bende, yine sistemin pompaladığı bir TED konuşmacısı izlenimini bıraktı. Mevcut sistemi olabildiğince ayakta tutma cabası olarak, yaratıcı liderler yetiştirmenin önemini anlatıyor. Not ettiğim cümlesini değiştirmeden aynen aktarıyorum: “Creative leadership is the only thing society is lacking”. Ben, bu konuda kendisine katılmıyorum. Toplumun daha medeni olmak adına neye ihtiyacı olduğunu belirlemek için önce  medeniyetten ne anladığımızın tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Kapitalizmin, eşitsizliğin ve teknolojinin ilerlemesinin medeniyete olan etkisinin sorgulanmasını tercih ederim.

Selin Girit:
Doğru ve yanlışın ne olduğunu ve bugün ülkemizde bunu soranların akıbetinin ne olacağını sorguluyor. Gazetecilerin TC’deki haline dikkat çekiyor.

Can Yücel Metin:
Başkalarının kararları ile daha ne kadar gideceğimizi soruyor. Yanlış karar yok, önemli olan kendi kararlarımızı alabilmemiz olduğunu soyluyor.

Buket Aşçı (Vatan Kitap):
Kendinle barışık ol ki üretmeye basla diyor.

Hakan Bilginer (Zaytung):
Kendisi süper rahat bir kişilik. Kendi tecrübelerinden yola çıkarak, is alanında, kendi alternatifimizi yaratmanın önemini anlatıyor.

Burak Ülman (BBOM):
Türkiye’de eğitim alanında öncü olabilecek bir başarıya imza atıyorlar. Ekolojik duruşları ile her seviyede demokratik yönetimi ile özgün finansman anlayışı ile örneği olmayan bir eğitim sistemini entegre etmek üzereler. BBOM, yurt dışındaki önemli örnekleri, TC’nin de kültürünü ve geleneklerini harmanlayarak, kendi geleceğini yaratabilen, kendi duyguları ve isteklerini tanıyabilen, doğadan kopmayan, gerçek sorumluluk bilincinde, farkında bireyler yetiştirmek istiyor.Geleceğimiz için, çocuğu olsun, olmasın, herkesin desteklemesi gereken bir girişim. İnsanlığı ileriye götürecek olan şey, teknolojinin nasıl kullanılacağı değil, bir çocuğun nasıl yetiştirileceğine dayanıyor. http://www.baskabirokulmumkun.net

Heidemarie Schwermer:
Yıllardır parasız yaşayan ve farklı ülkelerde konferanslara katılıp konuşan bir bayan öğretmen. Yine bu konuşmacının bu tip bir konu için seçilmesi, benim kafamda soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı. Bayanın anlattığı şeylerde yanlış bir şey yok. Dünyada sevgi olsun, ne istediğinizi bilin, pozitif olun, karma yasası vs. bahsediyor. Lakin bayanın prezantasyon yeteneği fevkalade zayıf, yas 60+, hitabet ve ikna gücü yeterli değil, İngilizce süper zayıf. Yani bayanın söylediği herhangi bir şeyden ilham alma olasılığınız olmadığı gibi, aklınızda parasız yaşamak varsa, bu prezantasyondan sonra paranın kölesi olmak isteyebilirsiniz. Bu kadar hassas bir konunun bu şekilde verilmesi ve konuşmacının seçimi vs oldukça düşündürücü geldi bana…

Selim Zafer Ellialti (Suvla): 
Kendi basari hikayesini anlatıyor.

Hakan Habip:
Bilim Kahramanları Derneği YK Başkanı. Dünyanın, enerji, ekoloji, teknoloji alanlarında problemleri olduğunu söyledi. Ben buna düşünce problemini de eklemek isterdim. Her yıl düzenlenen yarışmalarda çocuklar dünyanın ya da sosyal toplumun sorunlarından birini seçip onu gidermek adına teknolojiyi kullanarak bir takım şeyler icat ediyorlar ya da üretiyorlar. Bilimin sonuçlarının yaşamın kalitesini arttırdığını soyluyor. Peki ya bilimin sonuçları, doğadan uzak, mekanik ve sentetik bir toplum oluşumuna sebep olursa? Çocuklara bir şeyler ürettirme konusunda kendisine katılıyorum, fakat üretimin mekanik ve teknolojik alanlara yoğunlaşmasını sorgulamadan edemiyorum. Şahsen, fikir ve düşünce yarışmalarını daha çok görmek isterdim. Hakan Bey diyor ki “insanlığın gelişimini pozitif etkileyebilecek başka bir yaklaşımın farkında değilim”. Burada yorumu size bırakırken, bu konuda yazdığım yazıyı okumanızı tavsiye ederim.

Serdar Patkin (change.org):
Dijital aktivizm. İmza kampanyalarının toplanma adresi. Müthiş bir güç içeriyor. Değişime olan etkisi müthiş hızlı. Bir köyün, 3 yıldır savaştığı HES termik santral projesini bu web sitesi aracılığı ile 3 haftada durdurmuşlar! Daha ne denebilir? Web sitelerine bir bakmak için girdim, 6, 7 kampanyaya imza atıp çıktım. Bu arada eklemek istediğim bir konu daha var, dışarıda bir takım şeylerin değişmesi için harcadığımız eforun azıcığını, kendi içimizdeki değişim için de ayırabilmemizin faydalı olacağını düşünüyorum.

Ayşegül Güzel (Zumbara):
“Zaman” ile alternatif değiş tokuş sistemi. Diyelim ki ben gitar çalmak istiyorum. Gitar bilen bir üye bana gitar öğretiyor ve 6 saat harcıyor. Bunun karşılığında ben de 6 saatlik bir hizmet veriyorum. Mesela, ben de Japonca biliyorum ve isteyene Japonca ders veriyorum. Horigato.

Dietmar Dahmen:
Süper profesyonel uluslararası bir TED konuşmacısı. Bence, yapılan prezantasyon yine bir toplum mühendisliği çalışması. Dietmar, prezantasyonunu sadece teknolojik ilerlemeye ayırmış. Tam bir transhümanist görünümü var. Bir sonraki yazımın okunmasını tavsiye ederim (tıklayın).

Deniz Alnıtemiz:
15 dakikalık stand up show. Bence konferans bitişi için gayet güzel bir secim oldu.

Konuşmacıları yukarıda kısaca, kendi üslubumla anlatmaya çalıştım. Teknolojiye karşı bir alerjimin olduğunu düşünmenizi istemem. Benim, sadece, teknolojik gelişimi, medeniyet gelişimi ile bir tutan zihniyete alerjim var. Verdiğim linkteki (tiklayin) yaziyi okursaniz bu konuda sizlere farklı perspektifler verebileceğini düşünüyorum.

Teknolojiyi insan hayatına, doğru bir şekilde entegre etmemiz gerektiği kanısındayım. Yanlış ellere düştüğü taktirde, teknolojinin toplum için, hayatı tembelleştiren, tatmin duygusunu sentetik yollarla manipüle eden, insanları doğadan, doğallıktan ve birbirinden uzaklaştıran, soyut bir gerçeklik yaratan ve insanın bağımlılığını artırıp, özgürlüğünü kısıtlayabilecek bir güce sahip olduğunu düşünüyorum.

Hayatimizi teknolojisiz yasayamayız. Bu eşiği çoktan geçtik. Fakat hayatimizi hala sorgulayarak ve düşünerek yasayabilme eşiğini henüz geçmedik.

Sansürlere ve sınırlara maruz kalmadan, toplumu, medeniyet seviyesine çıkarabilecek değerlerin ne olduğunu hep beraber düşünmeye, tartışmaya ve paylaşmaya davet ediyorum sizleri.