Blog Arşivleri

Sevgiliniz Bir Simülasyon mu?

Digital-woman-cropped_tcm18-38773

Hayat kısa, zaman değerli, direk konuya giriyorum.

2000’lerin başında MIT’den bir fizikçi, Prof. Seth Lloyd, bigbangden günümüze kadar geçen süredeki realitenin simülasyonu için gereken bilgisayar operasyonlarını hesapladı. Yani bugüne kadar olmuş olan her olayın, atom bazında hesaplanması. Bütün bu işlemleri simüle etmek için şu an mevcut evrende bulunan enerjiden daha fazla enerjiye ihtiyaç olduğunu saptadı.

BilgisayarBu şu anlama gelmekte, bu evreni en baştan inşa edecek kompüterin, evrenden daha büyük olması gerektiğini ve zamanın da bizim algıladığımız zamandan daha yavaş hareket etmesi gerektiğini hesabetti. Yani bu tip bir simülasyonun fiziksel olarak mümkün olmadığını ifade etti.

Bu bulgudan çok kısa bir süre sonra, biliminsanları, evrenin içerisinde yaşayan varlıkları, orada gerçekten yaşadıklarına ikna edecek seviyede, çok da mükemmel olmayan bir evreni yaratmanın çok daha az bir bilgi işlem gücü ile mümkün olabileceğini anladılar. Bu tip yapay bir kozmosda, mikroskopik seviyedeki en ince detaylar ve en uzaktaki yıldızlar, sadece programın içerisindeki gözlemcilerin ancak sofistike cihazlar ile onları gözlemlediği ender anlarda belireceklerdir ve gözlemlenmeleri bittiği anda ortadan kaybolacaklardır.

Diyelim ki, bu tip bir evrende Andromeda Galaksisi gibi muazzam bir bilgiye sahip bir yapı ancak sofistike bir teleskop ile gözlemlendiğinde belirecektir. Başka bir deyişle aktif gözlem, dalga fonksiyonunu lokalize edecektir. Mikro kozmos için de aynı prensip geçerli olacaktır. Bu durum, enerjinin süper ekonomik bir şekilde kullanılmasına olanak sağlamaktadır.

Teorik olarak, bahsettiğimiz mikro ve makro yapıların kaybolma anlarını göremeyiz. Çünkü gözlemlemeye başladığımız her seferinde tekrar oluşacaklardır.

Bu fonksiyonun anlaşılması, sanal evrenleri simüle etmeyi mümkün kılmaktadır. Aslında burada anlatılan fonksiyon, kuantum biliminin en temel anlayışlarından biridir. Meşhur çift yarık deneyinde aktif gözlemin dalga fonksiyonunu lokalize ettiği uzun zamandır bilinmektedir. Thomas Young, 1801 yılında ışık ile yaptığı deneyinde, dalgaların birleşme özelliğini ilk kez sergilemiştir.

fraktal, holografik evren modeli ve kuantum fiziğiKuantum fiziğinde var olan bu mekanizmayı kullanarak, çok da mükemmel olmayan fakat içerisinde yaşayan canlıları, o realitenin gerçekliğine ikna edecek bir simülasyon yaratmanın teorik olarak mümkün olduğu anlaşılmıştır.

Aslında bilgisayar oyunlarına bakacak olursak, çok benzer özellikler zaten kulanılmaktadır. Eminim bu makaleyi okuyan herkes, zamanında az ya da çok bilgisayar oyunu oynamıştır. Bilgisayarın parçalarını düşünecek olursak, monitörün özelliği, işlenen bilgilerin görsel olarak oyuncuya aktarılması işlevini görür. Diyelim ki bir joystick ile oyun oynuyorsunuz. Joysticki ne tarafa çekerseniz, monitörde, yani bilgisayar ekranınızda, o alanı görürsünüz. Ekranın dışında bulunan alanlar anlık olarak kaybolur çünkü bilgisayar işlemcisinin performansını optimum kullanması gerekir ve ekranda görülmeyen yerlerin işlenmesi gereksiz enerji sarfiyatına sebep olacaktır. Bu sebeple sadece ekrandaki bilgiler işlenir ama siz ne zaman joystickinizi (ya da gözleminizi) diğer alanlara yönlendirirseniz ancak o zaman tekrar size o bilgiler görünür (işlenir) hale gelecektir. Bu basit örnekte, kuantum mekaniği ile bilgisayar oyunları arasındaki ilişkiyi anlayabileceğimizi düşünüyorum. Her iki alanda da aynı prensip geçerlidir: Aktif gözlem dalga alanlarını lokalize eder.

Picture22016 Ağustos ayında, bilgisayar oyunları piyasasında çok ilginç bir oyun duyurusu yapıldı. “No Man’s Sky” isimli fantazi/bilim kurgu oyunu, simüle edilen kendi evrenindeki yıldız sistemlerini ve gezengenleri keşfetmek ve bir takım maceralar yaşamak üzerine dizayn edilmiş. Peki, bunda ne var diyeceksiniz. Her oyunda bu tip senaryolar yazılabilir. Bilgisayar oyunlarında önemli detaylardan birtanesi, senaryoyu ve istenilen bilgi işlem gücünü sorunsuz işleyebilme kapasitesini sunabilmektir. Yani dizayn edilen oyun zamanın ötesinde bilgi-işlem gücü gerektirirse oyunu oynayan kişinin bilgisayarı bu gücü kaldıramayacağından oyunu oynayamaz. Dolayısıyla zaman içerisinde gelişen bilgi-işlem kapasiteleri göz önünde bulundurularak oyunlar belli işlem kapasiteleri ile hazırlanmaktadır.

 

İşin ilginci, No Man’s Sky oyununda, hazırlanmış gezegenlerin sayısı 18,446,744,073,709,551,616 (yani yaklaşık 18 Katrilyon!). 18 Katrilyon gezegenin her birininin kendine has (diğerlerinden farklı) özel fauna ve florası mevcut. Her gezegende farklı fizik kuralları da bulunabiliyor. Peki nasıl oluyor da bu kadar muazzam bir bilgi bütününü tek bir oyuna sığdırabiliyorlar. Cevabı tek bir olguda saklı:

FRAKTALİTE

Fraktalitenin ne olduğuna, konuyu fazla bölmemek adına bu yazıda girmeyeceğim fakat ilgilenenler daha önce yazdığım makaleden bu konuyu okuyabilirler (tıklayın). Bir bilgisayar oyunu yazıyorsanız, çok basit formüllerle artık sonsuz gibi görünen(!) evrenleri yaratabilirsiniz. Fraktal formüller sadece bilgisayar oyunlarında değil, Hollywood’da film efektlerinden tutun, bilimsel makalelerde evrensel şuurun kozmosdaki dağılımını açıklamaya kadar hemen hemen her alanda görülmekte ve ölçülmektedir.

Konumuza geri gelecek olursak, tüm evreni simüle etmek teorik olarak mümkün. Belki bugün içinde bulunduğumuz gelişmişlik seviyesinde, bugüne benzer bir evreni simüle etmemiz kolay olmayacaktır fakat bilim ve teknolojinin gelişim hızını gözönünde bulundurduğumuzda, bu tip yapay evrenlerin çok yakında hayata geçirileceğini görebiliriz. Hem de kendi yaşam sürelerimiz içerisinde.

Google’ın direktörlerinden biri olan transhümanist ve fütürist Ray Kurzweil, yapay evrenlerin 2045 yılında mümkün olacağını ve insanoğlunun tam potansiyeline (kendisi bunu tekillik -singularity- olarak tanımlıyor) ulaşacağını öngörüyor. Kendisi, teknolojik ve mekanik gelişimin, insan bilincinin tüm evrendeki tezahürü olduğunu savunuyor. Kişisel olarak Kurzweil’in felsefi görüşlerine katılmıyorum. Fakat felsefesine katılmasam da, bu konuları uzun zamandır araştıran biri olarak, bahsettiğimiz teknolojinin NET bir şekilde bu yöne doğru ilerlediğine şahit olmaktayım. Sadece Ray Kurzweil değil, başka birçok proje, yapay evrenleri yaratmak için çoktan kolları sıvamış durumda. Bunlardan bir başkası da Rusya kökenli “Project 2045″dir.

Picture3Bu konuda en çok karşılaşılan kontra argümanlardan bir tanesi, insan bilincinin ya da hafızasının simüle edilemeyeceğidir. 2013 yılında MIT’de yapılan bir çalışmada nörologlar başarılı bir şekilde kendine ait olmayan hafızayı bir beyine aktarmayı başardılar. Fareler üzerinde yapılan çalışmada, gerçek olmayan hafızanın gerçek hafıza ile aynı niteliklere sahip olduğunu ölçtüler.

Farelere uygulanan bir deneyden bilinç aktarımına ulaşamayacağımızı düşünebilirsiniz. Şunu belirtmeliyim ki, Graham Bell, ilk kez odanın karşı tarafına ulaşan bir sinyal oluşturduğunda, parazitli ve zor duyuluyordu. Ama bu bir gelişmeydi. Küçücük bir gelişmeden bugün batı uygarlığındaki en sofistike teknolojiye, telefon iletişim sistemine ulaştık. Dolayısıyla, 6 yıl önce bir fareye aktarılan hafıza operasyonunun ileride, teknolojik gelişmelerle nerelere geleceğini pek hayal edemeyebiliriz.

Picture4Evrenin yapısına dönecek olursak, ünlü bir teorik fizikçi olan James Gates, sicim teorisi üzerinde çalışırken, formüllerin arasında gizli çok enteresan birşey keşfediyor. Kendisi bulduğu şeyi sofistike bir kod olarak adlandırıyor. 0 ve 1’lerden oluşan ileri teknoloji ürünü 4 boyutlu süper simetrik bir kod sistemi (bkz. hiperküp). İşin ilginci, 4 boyutlu küp olan hiperkübü tarihte ilk kullanan kişi ünlü simyacı, Dr. John Dee olmuştur. John Dee, Kraliçe I. Elizabeth’in baş danışmanı, 007(!) nolu MI6 ajanı ve gizli servislerin kurucusu, matematikçi, astronom, astrolog, okült felsefeci ve daha buraya sığdıramayacağımız pek çok özelliği vardır. (Kendisi ile ilgili yazdığım makaleyi okumak için tıklayın).

Picture2John Dee, hermetik ve simyasal çalışmalarını beraber yürüttüğü arkadaşı Sir Edward Kelly ile beraber meleklerle iletişim kurmasıyla ünlüdür. Bu resmi(!) bilgiyi bugün “British Muzeum”da halka açık sergilenen araçlarının yanındaki açıklamada okuyabilirsiniz. İşin ilginci meleklerle iletişim kurması değil, bu iletişimi kurarken kullandığı algoritmalar ve tekniklerdir. 16. yy Avrupasının en büyük kütüphanesine sahip olan Dee, o zamanların Einstein’i kabul edilmektedir. 3 boyutlu düzenli geometrilerin (bkz. platonik cisimler) bile yeni yeni Rönesans ile beraber yayılmaya başladığı bir dönemde, kendisi tarihte ilk kez dört boyutlu geometriler (hiperküp, pentatope… vs) ile çalışma yaptığını tarihçiler belirlemişlerdir. Yukarıda bahsettiğimiz fizikçi James Gates’in evrenin kumaşında bulduğu kodlar da, John Dee’nin de tarihte ilk kez üzerinde çalıştığı kod sisteminin aynısıdır. Acaba hem John Dee hem de James Gates farklı zamanlarda öteki boyuta açılan bir pencere mi bulmuşlardı? Aslında 1.000’lerce yıllık kadim bilgilerin henüz günümüzde teknik ve bilimsel olarak kabul edildiğini düşünücek olursak bu tip geç kalmış teyidlerin bizi şaşırtmaması gerektiğini düşünüyorum. Aynı kadim mısır medeniyetinin bildiği ama modern bilimin anca teyid ettiği gibi: İnsan vücudu ışık bedenden oluşmaktadır (teyid için tıklayın).

Peki evrenin kumaşında 0 ve 1’lerden oluşan sofistike bir kod sisteminin bulunması ne anlam ifade etmektedir? Platon’un mağara alogorisinde işaret ettiği, algıladığımız realitenin gerçek kaynağını bulmak sizce mümkün müdür? Şahsen, bu noktada en doğru yaklaşımı Alexander Pope’un meşhur sözünü hatırlatarak sunmak isterim,

Alexander Pope - Fraktal Alan Bilimi

Picture1Simülasyon önermesinin modern tarihteki örneklerine bakacak olursak önce yiğidin hakkını vermemiz gerekir. Blade Runner, Total Recall, Minority Report ve Matrix başta olmak üzere birçok bilimkurgu filminin fikir babası Philip K. Dick, 1977 yılında canlı bir basın toplantısında, bir matriks içerisinde yaşadığımıza dair inkar edilemez kanıtlara sahip olduğunu söylemişti. Kanımca, eğer bu konuda hayatı belgesel çekmeye değecek bir kişi varsa o kişi de Philip K. Dick’tir.

Daha sonra 2003 yılında, Nick Bostrom, “Simülasyon Argümanı”nı ileri sürmüştür. Simülasyon argümanı, üç önermeden en az birinin doğruluğuna dayanmaktadır:

  1. İnsanlığın nesli üst düzey bir teknolojiye ulaşamadan tükenecektir.
  2. Üst düzey teknolojiye ulaşmış hiçbir medeniyet bizim evrimsel tarihimizi simüle etmekle ilgilenmeyecektir.
  3. Neredeyse kesinlikle bir bilgisayar simülasyonu içinde yaşıyoruz.

Aslında linear bir mantıkla düşünecek olursak, yapay bir realitenin içerisinde bulunan üstün bir medeniyetin yeni bir yapay realite yaratmaması için hiçbir neden yoktur! Yani teknik olarak yapay bir realitenin içerisinde sonsuz yapay realiteler yaratılabilir. Bu konu, gayet tabi etik değerler perspektifinden de tartışılmaya mecburdur. Ama burada dikkat çekmek istediğim teknolojinin kapasitesi ve limiti ya da limitsizliğidir… Öyle görünüyor ki pek yakında, yapay evrenlerin de yaratımıyla, bu limitten bahsetmemiz gittikçe zorlaşacak. Yani başka bir deyişle limitsiz olanaklar diyarına adım atacağız.

Picture5Özellikle 3, 4 yıl önce bu konu, silikon vadesinde en popüler konu idi. Öyle ki artık insanlar orada bu konuyu tartışmaktan bıktılar diyebilirim. Bir kaç örnek vermek gerekirse, Ellon Musk, 2 sene önce bir söyleşi sırasında %99,99999 ihtimalle bir simülasyon içerisinde yaşadığımıza inandığını canlı yayında söyledi (kayıdı Youtube’da bulabilirsiniz). Yine silikon vadisinden 2 milyarder CEO, beraber bir fon kurup, insanlığı simülasyondan kurtarmak üzerine proje araştırma ve geliştirme alanında kaynak sağlamaktadırlar.

Ayrıca başka bir fizikçi Thomas Campbell, kitaplarında, algıladığımız simülasyon evreninin tüm teknik detaylarını ve mekanizmasını ifade etmektedir. İşin teknik kısmı ile ilgilenenlerin okumasını tavsiye ederim.

Bu anlayış ile beraber evrenimizi fraktal bir okyanusun içerisindeki bir su partikülüne benzetebiliriz. İlk bakışta, bu bilgiler size çok mekanik ve itici gelebilir ama öyle olmak zorunda değil. Eğer günün birinde kendi evreninizi yaratma imkanınız olursa, siz de bu imkanı güzel bir evren yaratarak gayet hür iradenizi bu yönde kullanabilirsiniz. İstediğiniz fizik kanununu, istediğiniz realiteyi kendinize çekebilirsiniz. İster başka bir yıldız sistemindeki bir nebulanın deneyimini yaşarsınız, ister mikro dünyadaki bir proteinin deneyimini. Ya da çok farklı bir deneyim de yaratabilirsiniz, mesela algıladığımız anlamda fiziksel bedeni olmayan ama başka gerçeklik evrenlerinde var olan varlıkların topluca deneyimini yaşayabilirsiniz, hepsini aynı anda… vs. Demek istediğim limitiniz sizin hayal gücünüz!

Potansiyel olarak aynı anda milyarlarca evren yaratıp herbirisinin içinde, aynı anda, izole deneyimler yaşayıp hepsini birbirine bağlayabilirsiniz. Yani tek bir evrende yapacağınız bir hareket, başka bir evrendeki değişimleri de tetikleyebilir bu durumda. Örnekleri sonsuza kadar çoğaltabiliriz…

Bu bağlamda tartışmaya açık konulardan bir tanesi, zaman ilerlediğinde, bu teknolojiye kimin erişimi olacak? Ya da dünya üzerindeki mevcut sistem, bu teknolojiyi insanlara bırakır mı? gibi sorular konuşulacak en önemli konuların başında gelebilir. Blockchain gibi açık kaynak teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla sosyal sistemlerde büyük devrimler pek yakında zaten kapımızı çalacaklar. Bugün tüm dünya, bu değişim sürecinin içerisine girmiş durumda. İnsanlık tarihini düşünecek olursak, daha 100 yıl önce kimsenin hayal bile edemeyeceği bir dünya yarattık (iyi, kötü tartışılır). Herşeyin eksponansiyel hızlandığı bir süreçte, 30 yıl sonrası artık tahminlerin tamamen dışına çıkmaktadır.

zorlamaktan korkmayınEğer makalede bu noktaya kadar su kaynatmadan gelebildiyseniz, şimdi size bir de ev ödevi vereyim o zaman. Bu yazıyı okuduktan sonra, 2 dakka oturup düşünün, imkanınız olsa nasıl bir realite yaratmak isterdiniz? Hayal gücünüzün kapasitesini zorlayın ama. Şu ankinden farklı fizik kanunları yaratın, en olmayacak, en imkansız gibi görünen kuralları belirleyin, ya da isterseniz yeni kurallar ekleyin (mesela: çekim yasası, yin&yang, fraktalite, altın oran kodu… vs.), yaratacağınız evrenin enerji niteliklerini belirleyin.

Biraz beyin jimnastiği, yeni nöral ağ bağlantıları her zaman faydalıdır.

Son olarak da kişisel öngörülerimi eklemek isterim buraya. Şu meşhur “21 Aralık 2012” tarihi bence doğru bir tarih fakat biz şuan olduğumuzu zannettiğimiz yılda değiliz. Yani geçmişte kayıp bir 30, 40 yıl atlanmış olabilir. Ben şahsen, 21 Aralık 2012 beklentilerinin 2040 ile 2050 arasındaki bir 21 Aralık’ta yaşanacağını düşünüyorum. Yaşanacak olan da, konunun sulandırılmış hali olan kıyametten ziyade, büyük bir algı değişimi ya da quantum zıplaması benzeri bir durum olabilir. Aslına bakarsanız, tarih 2040’lara yaklaştıkça zaten teknolojik ilerlemeyle beraber insanlar, içinde bulundukları realiteyi zaten sorgulamaya başlayacaklar ve algıları ve farkındalıkları otomatikman gitgide bir lotus çiçeği gibi açılacak (bir kısmının tabi). Bu durumu illa teknolojiye bağlamak doğru olmaz. Kişisel çalışmalar, meditasyon gibi teknikler de bu sürece muhakkak yardımcı olacaktır fakat burada konumuz teknoloji olduğu için bu makaleyi de bu bağlamda değerlendirmenizi öneriyorum.

Özellikle teknoloji devrimi ile alt realiteleri yaratmaya başladığımızda, “reverse engineering” tekniklerinin bu alandaki gelişimiyle üst realitenin bizi nasıl yarattığını da çözecek seviyeye geleceğiz. Tarihteki bu değişim sürecine tanık olmak çok heyecanlı olacak. Popcornlarınızı hazırlayın!

Tufan Güven

31 Aralık 2018

Prag cover Tr

Reklamlar

TED & TEDxReset Analiz

Görsel

A’dan Z’ye her şeyi sorgulamaktan korkmayan, insan varlığının değerini, diğer suni değerlerin üstünde tutan, cesur, korkusuz, farkında ve ne pahasına olursa olsun yeni bilgiyi kabul etmeden önce analize hazır, açık fikirliliğini kaybetmemiş okuyucular için hazırladığım bloga hoş geldiniz. Bu blogun amacı, sizi herhangi bir ideolojiye ya da inanca ikna etmekten ziyade, konuları ve olayları alternatif perspektiflerden değerlendirmeye ve tartışmaya açmaktır. Sistemik endoktrinasyon ile sorgulama yeteneğini kaybetmiş toplumların, sömürülmeye ve kontrol edilmeye gitgide daha fazla mahkûm oldukları günümüzde bu yeteneklerin geri kazanılmasının elzem olduğu inancındayım. 

Son zamanlarda oldukça popülerleşen fikir paylaşım platformlarından bir tanesi olan TED en son ağıma takılan konu. Bu yazımda öncelikli olarak TED’in global perspektiften analizini yapacağım, sonra da 12, 13 Nisan 2013’de İstanbul’da düzenlenen TEDxReset’in analizini yapacağım.

TED

TED, kendisini yaymaya değer fikirlerin paylaşıldığı, bağımsız, kar amacı gütmeyen bir platform olarak tanımlıyor. Popüler olması da kendi içindeki hedeflerinde başarılı olduğunu gösteriyor. Konferansları benim de dikkatimi çekiyor ve zaman zaman takip ediyorum fakat her seyrettiğimde benim sorgulama mekanizmalarım devreye girmekten de geri kalmıyor.

Mesela, TED bağımsız olduğunu iddia eden bir organizasyon. Mevcut paradigma içerisinde ne kadar bağımsızdır, kimden bağımsızdır; fikirler ne derece yaymaya değerdir ve bu fikirlerin yaymaya değer olduğuna karar verenler kimlerdir?

Bence, TED’in şu andaki bilimsel kurulunun şeffaflık eksikliği, TED’in bağımsız olmadığının bir numaralı göstergesidir. Amerika’daki TED prezantasyonlarının birçoğunda, özellikle çok popüler olanlarında, özenle hazırlanmış, toplum mühendisliği çalışmaları dikkatimi çekiyor. Toplum mühendisliği, binlerce yıl geriye dayanan bir bilim dalıdır ve özellikle Günümüzde toplumsal değişimlerin alt yapısını oluşturmakta kullanılmaktadır.

Unutmayın ki hapishanedeki birey de kendi hücresinin sınırları içinde bağımsız olabilir. Fakat öncelikle hücrenin bize dikte ettirdiği sınırların farkında olmamız gerekmektedir. Bu farkındalık bize hücrenin dışında da başka bir realitenin devam etmekte olduğu perspektifini kazandırır.

Bu bağlamda TED, seçilen konuların bilimsel alanlar çerçevesinde kalmasına özen gösterdiğini ileri sürmektedir. Fakat TED, resmi web sitesinde, spiritueliteyi konularının kapsamı dışında bıraktığını belirtmiştir. Bu yukarıda kullandığım metafordaki hücrenin duvarları midir? Ki ben, spirituelite, insan bilinci, ruh ve ego gibi 5 duyu organı ile algılamakta zorlandığımız konular üzerine yeni düşünceleri paylaşmanın toplumu geriye değil daha ileri medeniyet seviyelerine götüreceğini düşünüyorum.

Bilimi uygulamaya sadece kendilerinin hakki olduğunu savunan ve onun bekçiliğine soyunan kurumlar, ne derecede bilimin açık fikirlilik temel prensibine uymaktadırlar? Çünkü “bilim”, bilimsel araştırma yapan grubun, konu ile direk ilgili alanları ya da verileri göz ardı ettiği anda dogma haline gelip bilimselliğini yitirmektedir. Bu olgu günümüzde bilimsel olduğunu iddia eden kurumların çalışmalarında ne derece mevcuttur? Ben bu durumun tarih boyunca tekrarlandığı kanaatindeyim.

Tabi ki bu, kurumların hangi amaçlar ve acendalardan dolayı alakalı verileri ve araştırma alanlarını bilerek göz ardı etmiş olmaları doğrultusunda da ayrı bir tartışma ve değerlendirme konusudur.

Yazdıklarımı daha iyi vurgulayabilmek için, sizlere, TED’in geçtiğimiz aylarda sansürlenen Rupert Sheldrake ve Graham Hancock’un iki videosunu izlemenizi öneriyorum.

Acaba TED, niçin içinde bulunduğu hücrenin dışında kalan konuları sansürlemeyi seçmiştir?

Bu konuda, TED bünyesinde yapılan tartışma sayfasını (linkini) de burada bulabilirsiniz. (Tiklayin)

Gelelim Nisan ayı içerisinde İstanbul’da düzenlenen TEDxReset’e.
Görsel
TEDxReset

TEDxReset’in, sorgulattığı konular bazında başarılı bir organizasyon olduğunu düşünüyorum. Ali Üstündağ ve ekibini de tebrik ederim. 32 konusmaci ve 7 muzik grubunu, 1 buçuk gün gibi kısa bir zamana başarılı bir şekilde sığdırdılar. Konferansın teması “Kritik Kavşaklar”. Tabi ki konuşmacılar bu olguyu çok farklı perspektiften değerlendirdiler. Kimisi sistem içerisindeki seçimlerden bahsederken, kimisi de mevcut sisteme bağlı kalmadan evrensel değerlerin seçiminden bahsetti.

Tüm konuşmacılar ile ilgili yorumlarıma geçmeden önce, öne çıkan konuşmacıları belirtmek isterim. Burak Ülman (BBOM)Gizem Altın NanceOsman Ulagayİnci – Soner SarıhanAgah Uğur. Bu konuşmacıların ortak noktası, sistemin değil, insanın gelişimini önde tutmaları. Sanırım bu konuşmacılar, bireysel gelişimin, toplumsal gelişim üzerinde uzun vadede en olumlu sonucu vereceği noktasında hemfikirler. Diğer konuşmacıların hepsi, tam ters tarafta kalıyor demiyorum. Sadece bu konuşmacılar, kanımca, oldukça öne çıktılar bu anlamda.

Ek olarak, Serdar Paktin’in (change.org) konuşması da insanların, değişime olan etki gücünün artısı anlamında öne çıkmıştır.

TEDxReset konuşmacıları:

Ali Üstündağ (Kürator):
TEDxReset’in Reset konseptinin nereden çıktığını anlattı. TC’de bugün tartışılan bir sürü meselenin reset’lenerek sıfırdan başlamasının ne kadar güzel olabileceğini söyledi. Bu seneki “kritik kavşaklar” konseptini anlattı.

Banu Güven: 
Mevcut oto sansür problemi ve ifade özgürsüzlüğü ile ilgili başlayan konuşma, koşulların “düşünsel bir isyanın” fitilini ateşleyebileceği ile devam edip, “gerçek yeni medya” konseptinin oluşumu ile bitti. Sürdürülebilir modeller ile çıkış yolu aranması gerektiğine dikkat çekti.

Ali Onat Türker & Jesse Honsa (Open-Urban):
Kentsel gelişim projelerine web tabanlı erişim sağlayan bilgilendirme platformu. Sistem(!) içerisinde yaşamayı, hareket etmeyi kolaylaştırmaya yönelik bir uygulamanın tanıtımı.

Veysel Berk:
Veysel, Silikon Vadisi’nden geliyor. Anladığım kadarıyla, transhümanist programa farkında olarak ya da olmayarak katkıda bulunuyor. “Transhumanist Acenda” baslikli yazimda bu konuya deginiyorum (tiklayin).

Gizem Altın Nance (Buğday Derneği):
İçindeki sesi takip eden, hayatını sorgulayabilen, kendini gerçek deneyimlere bırakan, keşfetmeye aşık, doğa ile arasındaki bağı canlı tutan, sentetik değerlerini gerçek değerler ile değiştiren bir kahraman. Kendini, inandığı değerlere adayıp, iyi şeyler yapan iyi insanlar için çalışmak istiyor. İçsel yolculuğun önemine dikkat çekiyor.

Daan Roosegaarde:
Sanatçı, inovator. Teknolojiyi kullanarak, algısal uyarıları tetiklemek için yapay ortamlar oluşturuyor, sanatsal ara yüzler sunuyor. Teknolojik gelişimin gidebileceği olası yönlere dikkat çekerek iyimser beklentisini izleyici ile paylaşıyor. Dürüst bir konuşmacı. Tema: Techno poetry.

Cengiz Ultav (Vestel): 
Sistem içerisindeki krizlerden fırsatlar doğar mantığıyla analizler ve bakış açıları sunuyor.

Batuhan Aydagül (ERG): 
Eğitim sistemini sorgulayan bir konuşma yaptı kendisi. Soran, sorgulayan, okuyan, eleştirebilen, kendi haklarının bilincinde olan, kimliklerinin ötesine geçebilen, aktif yurttaşlar yetiştirilmesi gerektiğine vurgu yaptı. Sorulması gereken fakat sorulmayan temel sorular olduğunu soyluyor. Keşke bu soruların ne olduğunu paylasabilseydi.

Volkan Özgü (Sabancı Uni. Nanotek U&A):
Kendisinin, yukarıya koyduğum Rupert Sheldrake’in videosunu izlemesini isterdim. Bilinç, ruh, ego, bunların felsefi tartışmalar olduğunu söyleyip ekledi. “Ama biz felsefe tartışmayacağız”. Insan beyni ile ilgili bir suru detay anlattı. Yakında beynin gizeminin açığa çıkacağını ve sağlık, mühendislik, eğlence ve daha birçok sektörün yakın gelecekte müthiş değişim geçireceğini ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söyledi. Konuşmasının sonunda Ali Bey ile yaptığı kısa sohbette “singularity”ye dogru gittigimizi gulerek ifade etti(!)

Bedia Ceylan Güzelce:
80 sonrası ve öncesi iki kuşağa dikkat çekiyor ve bu iki kuşak arasındaki iletişim eksikliğini irdeliyor. İki farklı bilincin oluşumunu anlatıyor.

Osman Ulagay:
TC dahil, batıdan doğuya, küresel güç kaymasından bahsediyor. Bati modelinin kusursuz olmadığını önemli bir sorun olarak tanımlayıp, kapitalizmi eleştiriyor. Bu anlamda, diğer birçok konuşmacının gösteremediği cesareti çok net bir şekilde gösteriyor. Kapitalizmden, eşitsizlik yaratan, sömürüye dayalı bir sistem olarak bahsediyor ve bu mikrobun tüm dünyaya yayıldığını belirtiyor. Global sistemleri analiz ettiğinde “ideali bulduk” noktasında ol madiğimizi anlatıp dünyanın çok yeni bir sistemi arama noktasına gitmesi gerektiğini ifade ediyor. Batinin birikimi ve yeni güçlü ülkelerin katkısı ile yeni modelin yaratılması gerektiğini anlatıyor. Bati uygarlığı reddedilmeden, nasıl yeni modele katkı sağlanabileceğinin tartışılması gerektiğini soyluyor. TC’nin, yeni modelin oluşum surecinde önemli bir parça olarak ortaya çıkabileceğini belirtiyor. Yeni global modelin yapımında kavramsal çerçevemizin iyi çizilmesi gerektiğinin altını çiziyor.

Konuşma sonunda Ali Bey’in “yeni modelin izlerini görüyor musunuz” sorusunu şu şekilde cevaplıyor: “Gizem Altın Nance’in konuşmasında ipuçları vardı”. Farklı düşünme yollarını aramamız gerektiğini belirtiyor. Doğru söze ne hacet!

Melek Pulatkonak:
Kadınların dayanışma ve networking yaptıkları web sitenin tanıtımını yaptı.

Leonard Mlodinov:
Uluslararası profesyonel bir TED konuşmacısı. Bence toplum mühendisliği kokan bir prezantasyon yaptı. 

İnci – Soner Sarıhan:
Bir varlığın (bebeğin) doğa ile olan ilişkisini koparmamaktan bahsediyorlar. Kısıtlı imkân ortamında insanların değişebileceğine, çocuklarımızı daha doğru yetiştirebileceğimize örnek oluyorlar. Kutunun (hücrenin) arasında kalmamak lazım diyorlar. Çocukların doğa içerisinde, deneyimleyerek, gözlemleyerek, araştırarak akranlarına oranla çok daha sağlıklı yetişebileceklerini soyluyorlar.

Sedef Erken: 
Tema: Secim yapar miyiz? Belirsizliğe güvenmek mümkün olabilir mi? Otistik olan çocuğu ile ilgili hayat hikâyesini anlatıp, seçimlerin, evrensel zekânın ve otizmin hayatımıza olan etkisinin sorgulanmasına dikkat çekiyor.

Kacie Lyn Kocher (Hollaback):
Sokak tacizcilerine karşı web tabanlı bir şikâyet portalını anlatıyor. Taciz deneyimini blogda paylaşarak rahatladığını fark ettikten sonra böyle bir girişimde bulunmuş. Anladığım kadarıyla taciz deneyimlerinin paylaşılmasından bir çözüm bekleyişi var. Bence problemi kalıcı olarak değil de aspirin ile çözmek gibi bir şey bu. Tacizcinin neden taciz ettiği ya da taciz davranışının nasıl düzeltileceğine odaklanmak çözüm arayışında daha etkili olabilir diye düşünüyorum. Belki de bu girişim, bu probleme daha sağlıklı yaklaşımlara kapı acar.

Levent Erden: 
Günümüzde kişisel tatmin duygusunun, kişinin dışarıya nasıl göründüğünden daha önemli olduğunu soyluyor. Teknolojinin değişmesi ile tekil sosyallik kavramını irdeliyor. “Leş gibi tek başına olmak” diyor ve ekliyor “Devamlı inovasyon yapılıyor fakat inovasyonlar anlamlı mi sorgulanmıyor”. Internet kullanıcılarının akıllı takip sistemleri sayesinde devamlı kendi ilgi alanlarının içerisine itildiğini anlatıyor.

Agah Uğur (Borusan/CEO):
Karar almak konsepti ile ilgili çok güzel bir konuşma yaptı. Kaostan düzene, düzenden kaosa, evrensel döngüler içerisinde kararların doğru veya yanlış diye nitelendirilmesinin görecelilik çerçevesinde anlamlı olmadığını söyledi. Yani, Pakistanlı ve Danimarkalı 2 ebeveynin ayni doğru kararları vermesinin beklenemeyeceğini çünkü doğru kavramının kültürden kültüre, toplumdan topluma, zamandan zamana değişebileceğini izah etti. Karar alma noktasında çok mekanizma olduğunu ve bunu analiz etmenin kolay olmadığını söyledi. Tüm dinamikleri sabit tutup, sadece 2 dinamiği etkin tutarak analiz yapılamayacağını anlattı. Duyguların önemli olduğunu; tutku, cesaret ve farkındalık ile uzun vadeli cesur kararların alınabileceğini fakat insanların konfor alanlarının rahatlığından dolayı bunun kolay olmadığını açıkladı. Kültürel, siyasal, toplumsal baskılardan dolayı, karar alamayan insanlara yardım etmenin öneminden bahsetti.

Bas Verhart (THNK):
Bende, yine sistemin pompaladığı bir TED konuşmacısı izlenimini bıraktı. Mevcut sistemi olabildiğince ayakta tutma cabası olarak, yaratıcı liderler yetiştirmenin önemini anlatıyor. Not ettiğim cümlesini değiştirmeden aynen aktarıyorum: “Creative leadership is the only thing society is lacking”. Ben, bu konuda kendisine katılmıyorum. Toplumun daha medeni olmak adına neye ihtiyacı olduğunu belirlemek için önce  medeniyetten ne anladığımızın tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Kapitalizmin, eşitsizliğin ve teknolojinin ilerlemesinin medeniyete olan etkisinin sorgulanmasını tercih ederim.

Selin Girit:
Doğru ve yanlışın ne olduğunu ve bugün ülkemizde bunu soranların akıbetinin ne olacağını sorguluyor. Gazetecilerin TC’deki haline dikkat çekiyor.

Can Yücel Metin:
Başkalarının kararları ile daha ne kadar gideceğimizi soruyor. Yanlış karar yok, önemli olan kendi kararlarımızı alabilmemiz olduğunu soyluyor.

Buket Aşçı (Vatan Kitap):
Kendinle barışık ol ki üretmeye basla diyor.

Hakan Bilginer (Zaytung):
Kendisi süper rahat bir kişilik. Kendi tecrübelerinden yola çıkarak, is alanında, kendi alternatifimizi yaratmanın önemini anlatıyor.

Burak Ülman (BBOM):
Türkiye’de eğitim alanında öncü olabilecek bir başarıya imza atıyorlar. Ekolojik duruşları ile her seviyede demokratik yönetimi ile özgün finansman anlayışı ile örneği olmayan bir eğitim sistemini entegre etmek üzereler. BBOM, yurt dışındaki önemli örnekleri, TC’nin de kültürünü ve geleneklerini harmanlayarak, kendi geleceğini yaratabilen, kendi duyguları ve isteklerini tanıyabilen, doğadan kopmayan, gerçek sorumluluk bilincinde, farkında bireyler yetiştirmek istiyor.Geleceğimiz için, çocuğu olsun, olmasın, herkesin desteklemesi gereken bir girişim. İnsanlığı ileriye götürecek olan şey, teknolojinin nasıl kullanılacağı değil, bir çocuğun nasıl yetiştirileceğine dayanıyor. http://www.baskabirokulmumkun.net

Heidemarie Schwermer:
Yıllardır parasız yaşayan ve farklı ülkelerde konferanslara katılıp konuşan bir bayan öğretmen. Yine bu konuşmacının bu tip bir konu için seçilmesi, benim kafamda soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı. Bayanın anlattığı şeylerde yanlış bir şey yok. Dünyada sevgi olsun, ne istediğinizi bilin, pozitif olun, karma yasası vs. bahsediyor. Lakin bayanın prezantasyon yeteneği fevkalade zayıf, yas 60+, hitabet ve ikna gücü yeterli değil, İngilizce süper zayıf. Yani bayanın söylediği herhangi bir şeyden ilham alma olasılığınız olmadığı gibi, aklınızda parasız yaşamak varsa, bu prezantasyondan sonra paranın kölesi olmak isteyebilirsiniz. Bu kadar hassas bir konunun bu şekilde verilmesi ve konuşmacının seçimi vs oldukça düşündürücü geldi bana…

Selim Zafer Ellialti (Suvla): 
Kendi basari hikayesini anlatıyor.

Hakan Habip:
Bilim Kahramanları Derneği YK Başkanı. Dünyanın, enerji, ekoloji, teknoloji alanlarında problemleri olduğunu söyledi. Ben buna düşünce problemini de eklemek isterdim. Her yıl düzenlenen yarışmalarda çocuklar dünyanın ya da sosyal toplumun sorunlarından birini seçip onu gidermek adına teknolojiyi kullanarak bir takım şeyler icat ediyorlar ya da üretiyorlar. Bilimin sonuçlarının yaşamın kalitesini arttırdığını soyluyor. Peki ya bilimin sonuçları, doğadan uzak, mekanik ve sentetik bir toplum oluşumuna sebep olursa? Çocuklara bir şeyler ürettirme konusunda kendisine katılıyorum, fakat üretimin mekanik ve teknolojik alanlara yoğunlaşmasını sorgulamadan edemiyorum. Şahsen, fikir ve düşünce yarışmalarını daha çok görmek isterdim. Hakan Bey diyor ki “insanlığın gelişimini pozitif etkileyebilecek başka bir yaklaşımın farkında değilim”. Burada yorumu size bırakırken, bu konuda yazdığım yazıyı okumanızı tavsiye ederim.

Serdar Patkin (change.org):
Dijital aktivizm. İmza kampanyalarının toplanma adresi. Müthiş bir güç içeriyor. Değişime olan etkisi müthiş hızlı. Bir köyün, 3 yıldır savaştığı HES termik santral projesini bu web sitesi aracılığı ile 3 haftada durdurmuşlar! Daha ne denebilir? Web sitelerine bir bakmak için girdim, 6, 7 kampanyaya imza atıp çıktım. Bu arada eklemek istediğim bir konu daha var, dışarıda bir takım şeylerin değişmesi için harcadığımız eforun azıcığını, kendi içimizdeki değişim için de ayırabilmemizin faydalı olacağını düşünüyorum.

Ayşegül Güzel (Zumbara):
“Zaman” ile alternatif değiş tokuş sistemi. Diyelim ki ben gitar çalmak istiyorum. Gitar bilen bir üye bana gitar öğretiyor ve 6 saat harcıyor. Bunun karşılığında ben de 6 saatlik bir hizmet veriyorum. Mesela, ben de Japonca biliyorum ve isteyene Japonca ders veriyorum. Horigato.

Dietmar Dahmen:
Süper profesyonel uluslararası bir TED konuşmacısı. Bence, yapılan prezantasyon yine bir toplum mühendisliği çalışması. Dietmar, prezantasyonunu sadece teknolojik ilerlemeye ayırmış. Tam bir transhümanist görünümü var. Bir sonraki yazımın okunmasını tavsiye ederim (tıklayın).

Deniz Alnıtemiz:
15 dakikalık stand up show. Bence konferans bitişi için gayet güzel bir secim oldu.

Konuşmacıları yukarıda kısaca, kendi üslubumla anlatmaya çalıştım. Teknolojiye karşı bir alerjimin olduğunu düşünmenizi istemem. Benim, sadece, teknolojik gelişimi, medeniyet gelişimi ile bir tutan zihniyete alerjim var. Verdiğim linkteki (tiklayin) yaziyi okursaniz bu konuda sizlere farklı perspektifler verebileceğini düşünüyorum.

Teknolojiyi insan hayatına, doğru bir şekilde entegre etmemiz gerektiği kanısındayım. Yanlış ellere düştüğü taktirde, teknolojinin toplum için, hayatı tembelleştiren, tatmin duygusunu sentetik yollarla manipüle eden, insanları doğadan, doğallıktan ve birbirinden uzaklaştıran, soyut bir gerçeklik yaratan ve insanın bağımlılığını artırıp, özgürlüğünü kısıtlayabilecek bir güce sahip olduğunu düşünüyorum.

Hayatimizi teknolojisiz yasayamayız. Bu eşiği çoktan geçtik. Fakat hayatimizi hala sorgulayarak ve düşünerek yasayabilme eşiğini henüz geçmedik.

Sansürlere ve sınırlara maruz kalmadan, toplumu, medeniyet seviyesine çıkarabilecek değerlerin ne olduğunu hep beraber düşünmeye, tartışmaya ve paylaşmaya davet ediyorum sizleri.

Teknoloji Neye Hizmet Ediyor?

Görsel

Insanoglunun gorsel algi kapasitesi, elektromanyetik spektrumun %1’den azini algilayabilir. Hatta bu rakam 0’a fazlasiyla yakindir.

Görsel

Ses dalgalari da benzer sekilde oldukca az bir araligi temsil ederler.

Görsel

Evrendekı tüm atomların toplamı evrenin %3’unu olusturmaktadir.

Yani algilayabildigimiz %0’a yakin fiziki gerceklik de tum evrenin %3’unu olusturuyor. Baska bir deyisle, %3’luk kismin %0’a yakinini hali hazirda algilayabiliyoruz.

Atomun icinin %99,9999999’unun da bos oldugunu ekleyelim.

Görsel

Simdi de Dunya uzerindeki bir bireyin averaj olarak ne kadar zorluk ve stres icerisinde yasadigini dusunup, bugune kadar ogrendigimiz ve yaptigimiz eylemlerin (belki de) cok cok buyuk bir cogunlugunun yanlis yonlendirmeler sonucu olustugunu dusunelim (Bugun dahil).

Bu durumda akvaryumdaki baliktan pek bir farkimiz kaliyor mu? Bildigimizi zannettigimiz konulari gercekten ne kadar dogru biliyoruz? Zira sonuc ortada. Kimsenin Dunya uzerinde yakin gecmiste mutlak huzur ve barisin hakim oldugu bir zamani hatirladigini sanmiyorum.

E o zaman teknolojik ilerleme neye hizmet ediyor?          Bence transhumanistlere.

Transhumanizm neye hizmet ediyor? “Transhümanist Acenda” baslikli yazimda (tiklayin) bu konuyu tum detaylari ile yazdim, okuyabilirsiniz.