Hipnoz

10369987_10152295751025124_3296734609496530960_n

Tüm dünyanın hipnoz altında olduğu başlangıçta oldukça iddialı ve tartışmalı bir önerme olarak kabul edilebilir. Fakat rüya gören bir kimse rüyada olduğunu anlayabilir mi? Ya da hipnoz altında olan bir kimse hipnoz altında olduğunu anlayabilir mi? Bu anlayış eksikliği, tartışmanın merkezine eklendiği taktirde kim hipnozda olmadığını kanıtlayabilir? Hele ki tüm dünya toplumunun hipnozda yaşadığına dair güçlü izler mevcut ise, egomuz bu gerçekliği kabul edebilir mi?

Bu söz konusu süreç, doğumumuzdan itibaren etkisi altında kaldığımız, kollektivist programlarla sürekliliği eksiksiz devam eden bir süreç ise bunu belirlemek oldukça güçleşebilir.

Öncelikli olarak travmatik tecrübeler hem hipnoza yatkınlığı, hem de insanın kontrol altına girmesini kolaylaştıran en önemli etkenlerden biridir. Özelikle çocuklar üzerinde uygulanan otorite ve itaat teknikleri bu sürece katkıda bulunan uygulamalardan bazılarıdır. Günümüzde erkek bebeklerin doğar doğmaz hastanelerde maruz kaldıkları sünnet ritüeli, bu travmatik tecrübelerin en sertlerinden biridir. Teknik olarak, muazzam bir acıya karşı bilincin kendini koruması için yaptığı bir güvenlik önleminden bahsedebiliriz. Burada, travamatik acı ile beraber bilincin ruhtan uzaklaşması ve ruh ile bilinç arasındaki bağın kopması söz konusudur. Bu kopukluk ve bunun gibi birçok travmatik tecrübe sözkonusu kişinin ileri yaşlarda içinde oluşmuş olan kopukluktan dolayı, daha kolay kontrol edilmesini sağlayacaktır. Bebeklik çağında çocukların, ebeveynleri aracılığı ile yaşadıkları müdahalelerin büyük bir kısmını bu katagorilere koyabiliriz. Zaten hipnoz altındaki bireylerin çocuklarını da aynı sistem içerisinde, farkında olmadan aynı endoktrinasyon fabrikalarından geçirmeleri de sistemin sürekliliğindeki başarının bir izzahıdır.

İnançlarımız ve değerlerimiz tüm bu hipnotik sürecin içinde idame edilmemize yardımcı olan unsurlardır. Matrix filminde, bugün yaşadığımız sürece atıfta bulunan birçok tanımlama yapılmıştır. Süregelen bu düzen, ebeveynlerimiz ve büyüklerimiz tarafından yeterince sorgulanmadığı için, alt jenerasyonların da sorgulama ihtiyaçları sınırlı kalmaktadır. Ve dahası, bu süreci sorgulayanlara da deli ya da çatlak tanımlamaları yapılmaktadır. Tabi ki bu tanımlamalar da sistem içerisinde bilinçli olarak dizayn edilmiş, sisteme karşı olası sorgulamaları önlemek amacı ile topluma entegre edilmiş programlardır. Ne de olsa kimse deli olarak adlandırılmak istemez. Çünkü sistem, kişinin kendini nasıl gördüğünden ziyade dışarıdan nasıl göründüğünün önemli olduğunu öğretir. Tüm TV reklamlarında, Hollywood filmlerinde bu konular farklı elbiselerle devamlı olarak sunulmaktadır.

Ne pahasına olursa olsun, topluma ayak uydurma çabası ve toplum içinde kabul edilme arzusu olarak algılayabileceğimiz çabalar bir mıknatıs gibi kişiyi sistemin içinde tutmaktadır. Toplu olarak hareket etmek negatif algılanmamalı FAKAT günümüzde “kolektivizm” olgusunun bir toplum mühendisliği aracı olarak karşımıza çıkması, kişinin belli oranda kendisini bu manipülasyonlardan korumasını gerektirmektedir. Bu manipülasyonlar bireyin kendi sorumluluğunu eline almasından ziyade, bir başkası tarafından ona sunulan sorumluluğu benimsemesini programlamaktadır. Bu başkası dediğimiz organ bir okul olabilir, bir hoca ya da bir guru olabilir, bir patron olabilir ya da bir ebeveyn olabilir…

ayn-rand-quotes-hd-wallpaper-1

 Sistem, hipnozun sürdürülebilirliği adına, hiçbir şekilde kişisel gelişimi desteklememektedir. Çünkü kişisel gelişimi destekleyen uygulamalar, insanların farkındalıklarının artması anlamında yardımcı birer araç olduklarından, hipnotik sistem ile çıkar çatışması yaratırlar. Farkındalığın artması, hipnotik sistemin önündeki sisin de dağılması anlamına gelmektedir. Bu sebeple bugün birçok kişisel gelişim uygulamalarının da sisteme zarar vermeyecek şekilde, insanları pasifize etmeye yönelik uygulamalarla karşımıza çıkması sürpriz olmamalı diye düşünüyorum. Bazen hiç aklımızın ucundan geçmeyecek çok küçük detaylarda şeytanı bulabiliyoruz…

Sözde bilim, bu sistemin ayakta kalmasını sağlayan çok önemli parçalardan biridir. “Pretictive programming”, yani tahmin edilebilirlik programının kitleler boyutunda uygulanmasıdır ve her bir etkinin nasıl bir tepki yaratacağının programlanması ile oluşturulan uzun vadeli acendalardır.

Bilimi uygulamaya sadece kendilerinin hakkı olduğunu savunan ve onun bekçiliğine soyunan kurumların, burada bahsettiğim ana sistemden bağımsız olduğunu düşünmek kanımca saflık olur. Sistem içerisindeki her noktanın birbiriyle olan bağlantısını anlamadan bu hipnozdan kurtulmanın kolay olmayacağını düşünüyorum. Nasıl ki emperyalizm, askeri endüstriyel kompleks, dünya hükümetleri, sağlık, medya, eğitim ve diğer sektörlerin hepsi örümcek ağının birer parçaları ise “bilim” de bu çarpık sistemin bir parçasıdır. Hele ki bugün, bilimsel araştırma yapan grupların, konu ile direk ilgili alanları ya da verileri kendi acendaları doğrultusunda keyfi olarak göz ardı etmesi ve bu araştırmaları istedikleri sonuçları ortaya koyacak şekilde sunmaları, bilimin de hangi merciler tarafından kontrol edildiğini gayet açıklamaktadır. Bu tip örnekler her ne kadar sistemin bir parçası olan popüler medya organlarında yer almasa da görmeye hazır bireyler için bağımsız medya organlarından rahatlıkla ulaşılabiliyor. Bağımsız medya organlarını takip etmeseniz bile mantık bu olguların sorgulanmasını gerektirir…

Hipnozun subliminal boyutta nasıl beslendiğini anlamak için en basit anlamda günümüzde kullanılan ölçülere, kelimelere, sayılara, mimariye, reklamlarda ve TV’de devamlı gördüğümüz logolara, renklere, HAARP gibi radyo dalgaları ve frekans teknolojileri ve bunlar gibi daha birçok konuya bakmamız gerekir. Tabi ki bu konular, bu yazıya sığamayacak kadar derin olup, kısa bir şekilde geçiştirmenin imkanı yoktur. Fakat sizlere birtakım fikirler vermek için bu örneklerden birkaç tanesini çok basit tanımlamalarla detaylandırmak istiyorum.

Mimari

Günümüzde tüm dünyada hakim olan mimariye baktığımızda, tüm gelişmiş şehirlerde kutu kutu mimariler görmekteyiz. Kimisi kübik, kimisi dikdörtgen ama hepsi 90 derece açılarla yapılmış mimarilerdir. Peki 90 derece açının biyolojik yaşama maksimum derecede zararlı olduğunu kaç tane mimar biliyor acaba? Sadece mimaride değil her alanda 90 derece açı biyolojiyi negatif etkilemektedir. Makro ölçekte gezegenlerin etkileşiminden tutun, mikro seviyede hücrelerin etkileşimine kadar.

Yandaki resimde, manyetik alanSlide0130 fotoğraflama tekniği ile çekilmiş görüntünün, 90 derece açı yapan betonun manyetik etkisinin nasıl uzandığını görebilirsiniz. Kaynak: goldenmean.info Bizim bugün teknoloji ile erişebildiğimiz bu bilgileri binlerce yıl önce kadim medeniyetler nasıl biliyorlardı? Bugün üniversitelerin mimari bölümlerinde neden bu bilgiler öğretilmiyor?

 

Buna karşın altın oranın kullanıldığı mimariler, ki bugün altın oranlarla çalışan neredeyse tek bir mimar bulamazsınız(!), biyolojiyi maksimum seviyede destekleyen ve şarj eden yapılardır. Bu bilgiler medyum aracılığı ile ya da malum olma durumlarında kazanılmış bilgiler değildirler. Bu bilgilerin hepsi fazlasıyla ispat edilmiş, üzerlerinde çalışılmış konulardır. Özellikle altın orana dayalı organik fraktal yapıların, gerek bitkiler olsun gerek insanlar olsun, biyolojik gelişime olan katkıları maksimumdur. Bu katkının tam tersi de maksimum zarardır. Organik olmayan, yani, altyapısı metallerle dolu, 90 derece açılı duvarlar sadece biyolojiyi negatif etkilemekle kalmaz, subliminal olarak da süreklilik arz eden bir tatminsizlik durumu yaratır, kişinin enerji alanının (yani aurasının) zehirlenmesine yol açar.Source: Dan Winter

Dan Winter‘in web sitesinden aldığım yandaki resimde yapı sektöründe kullanılan maddelerin hangilerinin biyolojik gelişimi desteklediğini görebilirsiniz.

Teknik olarak, metal yapıların hazırlanışında maruz kaldıkları yüksek ısı ve basınç, maddenin frekansını ve yapısını bozup, biyolojiye maksimum derecede zararlı hale getirmektedir. Bu zarar sadece biz ona dokunduğumuzda değil, etrafımızdayken de aura alanımızla temas halinde olmasından dolayı bizi sürekli zehirlemektedir.

İnsanlar üzerinde uygulanan subliminal etkilere bir başka örneği de müzik alanında kullanılan frekans ayarları ile verebilirim.

Müzik frekansı

Uluslararası Standartlar Teşkilâtı, (ISO – International Organization for Standardization), 1953 yılında dünya çapında tüm müziği A=440 hz’e fiksledi. Halbuki bağımsız çalışmalar, bu frekansın biyoloji üzerindeki etkisinin zararlı olduğunu göstermektedir. Bugün dünyada üretilen elektronik müzik enstrümanlarının ve aletlerinin hemen hemen hepsi 440 hz ile çalışmaktadır. Buna karşın 432 hz, altın oran, ışığın özellikleri ve biyolojinin manyetizması ile çok daha uyumlu olduğu çalışmalarla gösterilmiştir. 1980’lerde İtalya’da, ulusal çapta tüm müzik endüstrisinin 432 hz’e geri adapte edilmesi için büyük bir bilinçlenme hareketi başlatılmıştı. Tabiki de 1953’de, Rockefeller destekli, Uluslararası Standartlar Teşkilâtı bu standartları belirlerken aptal değildi…

Sadece fikir vermesi açısından çok basit birkaç örnek vermek istedim. Subliminal manipülasyon tahminlerin de ötesinde her alanda karşımıza çıkmaktadır. Burada bahsetmediğimiz, insanlar üzerinde etkili olan, yüz değilse onlarca daha manipülasyon tekniği tanımlayabiliriz.

Peki insanoğlu üzerinde uygulanmakta olan bu kontrol fetişinin altında yatan sebep nedir? Yoksa insanoğlunun mevcut gücü kontrol mü edilmektedir? İnsanoğlundan neden bu kadar çok korkuluyor da bu derece bir manipülasyona maruz bırakılıyor? Aksi taktirde bu manipülasyonları uygulayanların bir çekincesi mi doğardı? İnsanoğlunun kapasitesi, potansiyelinin minimumunda mı tutulmaktadır? Peki insanoğlu bu gücü tekrar geri kazanabilir mi? Daha da önemlisi, insanoğlu bu gücü tekrar geri kazanmak ister mi? Eyer ki potansiyelimizi geri kazanmanın yolu konfor alanımızın dışına çıkmayı gerektiriyorsa, hangimiz kalkıp bilinmeyene adım atmaya cesaret edecek ve hangimiz hipnozda kalmayı tercih edecektir? Günün sonunda hepimizin cevaplaması gereken soru bu olacaktır.

Eylül 27, 2014 tarihinde Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: