Fraktal Alan Bilimi Konferansı – Video

t2

Haziran ayında BİLYAY Vakfında gerçekleşen konferansın videosu.

Konferans içeriği: Fraktal alan bilimine giriş. Fraktalite nedir, altın oran nedir, evrensel enerjinin nitelikleri, platonik cisimlerin merkezcil enerji içe çöküş yansımaları ve evrendeki tezahürü, sağlık alanındaki uygulamalara örnekler.

http://www.fraktalalan.com

https://www.facebook.com/fraktalalanbilimi

 

Reklamlar

Altın Oran: Fraktalitenin Doruk Formu

Potansiyel dergi kapagi ya da makale ana resmi 01

Altın oran ile ilgili hemen hemen hepimizin kafasında klasik bir tanım bulunur. Yaklaşık şuna benzer bir şey: “Doğanın ve insanın yaratılışındaki hakim oran”. Günümüzde bilimsel ve teknolojik ilerlemenin hızı, birçok alanda olduğu gibi altın oranın da tanımını daha kapsamlı yapmamıza izin vermektedir. Hep beraber, Türkiye’de ilk kez, bu gelişmiş tanımı, “Fraktal Alan Bilimi” perspektifinden inceleyelim.

ALTIN ORAN;
evrenin, farkındalığın, aydınlanmanın, yaşam enerjisinin, yer çekiminin, alfabe ve sembolün, rengin, mikrodan makroya maddenin ve diğer tüm merkezcil ve kendi kendini düzenleyebilen kuvvetlerin kullandığı mükemmelleştirilmiş ‘fraktal alan faz uyumu’ oranıdır.

Peki neden özellikle altın oran, fraktalitenin en mükemmelleştirilmiş formu ya da doruk noktasıdır?

Dan Winter, altın oranın niteliklerini, “Fractal Conjugate Space & Time: Cause of Negentropy, Gravity and Perception” adlı kitabında tüm detaylarıyla vermektedir. Öncelikli olarak , altın oranın altındaki temel bilimi sağlıklı bir şekilde anlayabilmemiz için, tüm evrenin bir dalga fonksiyonu olduğunda hemfikir olmamızı öneriyorum. Tesla’nın da dediği gibi, evreni bir madde yapısı olarak değil; enerji, frekans ve titreşim üzerinden düşünmeliyiz. Başka bir deyişle dalga fonksiyonları olarak. Buradan yola çıkarak, dalga alanlarının yapısını anlamamız çok önemlidir.

Altın Oran 01

Dan Winter ve ekibi, maksimum yapıcı dalga etkileşimine olanak sağlayan oranın altın oran olduğunu ispat eden dalga formülünü yayınlamışlardır (kaynak için tıklayın). Bu şu anlama gelmektedir: Aşağıdaki grafikte görülen yatay beyaz çizginin üst tarafı enerji paylaşımını ya da yapıcı enerji oluşum alanını göstermektedir. Yatay çizginin alt tarafı ise enerji birikmesini ya da yıkıcı enerji alanını temsil etmektedir. Yapılan testlerde, farklı dalga birleşmelerinin (faz uyumları) analizi yapılıp, hangi oranda birleşen dalgaların ne tip alanları destekledikleri ve oluşturdukları ölçülmüştür. Bu ölçümlerin sonucunda, yapıcı dalga etkileşiminin, enerji paylaşımının (ya da biyoaktif alanın) maksimize edildiği oran, altın oran (1.618…) olarak ölçülmüştür. Yani, altın oran ile birleşen dalga alanları, biyolojiyi maksimum destekleyen, yapıcı dalga etkileşimine olanak sağlayan alanlar yarattıkları anlaşılmaktadır. Bu etkinin tam tersi olan, yıkıcı dalga etkileşimi (enerji birikimi) ise tam olarak 2’nin katları (oktav) noktasında maksimize olmaktadır.

Altın Oran 02

Özetlemek gerekirse, altın oran bazlı dalga kavuşumu (faz uyumu) biyolojiyi maksimum destekleyen alan yani biyoaktif alan yaratmaktadır. Biyoaktif alanın tam tersi alanlar da, yani enerji biriktiren, paylaşmayan alanlar 2 ve katları (oktav) oranında ifade olmaktadırlar. Yani 2 ve katları, biyoloji için yıkıcı alanlar oluşturmaktadırlar.

Başka araştırmacıların çalışmalarına baktığımızda, Rus biliminsanı Dr. Konstantin Korotkov, Kirlian tekniğinden geliştirdiği GDV Sputnik (Gas Discharge Visualisation – Gaz Salınım Görüntüleme) cihazı ile beraber aynı bulguları destekleyen sonuçlara varmaktadır. GDV cihazı ile havadaki enerji yoğunluğunu ölçen Dr. Krotkov, altın oran bazlı fraktal alanlarda yapılan ölçümler ile bu alanların tam tersi alanlarda yapılan ölçümleri karşılaştırdığında aynı bulguları gözlemlemiştir. Yani enerji alanının (kapasitesinin) en yüksek olduğu alanlar, altın oran bazlı fraktal alanlar (Örnek: Kutsal tapınaklar, fraktal doğal alanlar…) olmuştur. Enerji alanının (kapasitesinin) en düşük olduğu alanlar ise, metallerle dolu, suni havalandırmaların bulunduğu, geometrik olarak altın oranın tam tersini veren ve benzeri alanlar olmuştur. Bu tip yıkıcı alanlar immün sistemimizi, enerji alanlarımızı (auramızı) negatif etkilemektedirler. Altın oranın biyolojiyi maksimum desteklediğini gösteren daha birçok çalışma mevcut fakat hepsini bu makaleye sığdırmamız kolay değildir.

Bu konuya mimari perspektiften bakacak olursak, günümüzde tüm dünyada hakim olan, kensel yaşam alanlarının geometrik yapılarına bakmamız gerekiyor. Tüm gelişmiş şehirlerde, kutu kutu mimariler görmekteyiz. Kimisi kübik, kimisi dikdörtgen ama hepsi 90 derece açılarla yapılmış mimarilerdir. Peki 90 derece açının biyolojik yaşama maksimum derecede zararlı olduğunu kaç tane mimar biliyor acaba? Sadece mimaride değil her alanda 90 derece açı biyolojiyi negatif etkilemektedir. Makro ölçekte gezegenlerin etkileşiminden tutun, mikro seviyede hücrelerin etkileşimine kadar.Altın Oran 04

Yandaki resimde, manyetik alan fotoğraflama tekniği ile çekilmiş görüntüde, 90 derece açı yapan metallerle dolu beton kolonun yıkıcı manyetik etkisinin nasıl uzandığını görebilirsiniz. Bizim bugün teknoloji ile erişebildiğimiz bu bilgileri binlerce yıl önce kadim medeniyetler nasıl biliyorlardı? Bugün üniversitelerin mimari bölümlerinde neden bu bilgiler hala öğretilmiyor?

Buna karşın altın oranın kullanıldığı mimariler, ki bugün altın oranlarla çalışan neredeyse tek bir mimar bulamazsınız(!), biyolojiyi maksimum seviyede destekleyen ve şarj eden yapılardır. Özellikle altın orana dayalı organik fraktal yapıların, gerek bitkiler olsun gerek insanlar olsun, biyolojik gelişime olan katkıları maksimumdur. Bu katkının tam tersi de maksimum zarardır. Organik olmayan, yani, altyapısı metallerle dolu, 90 derece açılı duvarlar sadece biyolojiyi negatif etkilemekle kalmaz, subliminal olarak da süreklilik arz eden bir tatminsizlik durumu yaratır, kişinin enerji alanının (yani aurasının) zehirlenmesine yol açar.Altın Oran 05

Dan Winter’ın websitesinden Türkçeye çevirdiğim yandaki resimde yapı sektörü de içinde olmak üzere birçok alanda kullanılan materyellerin hangilerinin biyolojik gelişimi desteklediğini (fraktalitele kapasitelerini) görebilirsiniz. Şemada, yukarıda bulunan alanlar biyolojiyi desteklerken, aşağıdaki alanlar biyolojiyi zehirlemektedirler.

Teknik olarak, metal yapıların hazırlanışında maruz kaldıkları yüksek ısı ve basınç, maddenin frekansını ve yapısını bozup, biyolojiye maksimum derecede zararlı hale getirmektedir. Bu zarar sadece biz ona dokunduğumuzda değil, etrafımızdayken de aura alanımızla temas halinde olmasından dolayı bizi sürekli zehirlemektedir. Çünkü auramız, bu tip alanların içerisinde nefes (enerji) alamaz.

Burada dikkat çekmek istediğim bir diğer konu da, amacımızın iyi ve kötü olarak bir sınıflandırma yapmak olmamasıdır. Doğada herşey denge halindedir ve doğa tüm bu kuvvetleri etkin bir şekilde kullanmaktadır. Nasıl ki kutuplu bir ortamda bulunuyorsak, biyolojiyi destekleyen alanların olduğu gibi, bu alanların yoksunluğu da zaruridir. Başka bir deyişle biri olmadan öteki de olamaz. Aynı karanlığın aydınlığa, aydınlığın da karanlığa ihtiyacı olduğu gibi. Önemli olan bu alanları kifayetli bir şekilde tanımlayabilmemiz ve bu konudaki farkındalığımızı arttırabilmemizdir. Kanımca bu adımı atmadan bir sonraki adıma geçmemiz mümkün değildir.

Altın Oran 06Dan Winter ve ekibinin yaptığı testlerde, altın oranın, yapıcı etkileşime çözüm olduğu ve dalgalar için en yapıcı birleşim olduğu tespit edilmiştir. Aynı orandan hareket ederek, 3 boyutlu oluşumlarda bu oranı gözlemleyebiliyoruz. Örnek: Platonik cisimlerin bazıları (dodekahedron, ikozahedron), hidrojen atomunun yapısı, DNA… gibi. Burada belirtmek gerekir ki küp, tetrahedron ve oktahedron gibi platonik cisimlerin yapısı altın oranın tam tersidir. Yani enerji paylaşımından ziyade enerji birikmesini tetiklerler. 5 platonik cismin içerisinde daha önce de yazdığımız gibi sadece dodekahedron ve ikozahedronda altın oran bulunmaktadır. Fakat her bir platonik cismin de birbiri ile bağı vardır. Bu konuyu şimdilik başka bir makaleye bırakalım.

Kritik olan konu, EĞER altın oran, yapıcı dalga etkileşimine çözüm ise, O ZAMAN, yapıcı baskıya da çözüm olmaktadır! Yapıcı baskı çözümünün inanılmaz alanlara etkisi vardır! Bunlardan en önemlisi, YER ÇEKİMİ!

Çekim kuvveti, Einstein’in açıklamaya çalışıp başaramadığı formüllerden biridir. O, çekim kuvvetinin, sonsuz baskı alanından kaynaklandığını biliyordu. Fakat kimse ona fraktalitenin ne olduğunu söylememişti! Zira fraktalite konusu, 1975’de Polonya asıllı matematikçi Benoit Mandelbrot’un matematiksel olarak kendisini ifade etmesini bekliyordu… Yer çekimi konusuna sonra geri geleceğiz.

Istvan Hargittai’nın kitabı Beş Kat Simetri’de (Fivefold Symmetry), neden tüm canlı proteinlerin temel olarak PENTAGONAL bir yapıya sahip olduğu sorulmaktadır. Bariz cevap, bu simetri/yapı, tüm canlı proteinlerin biyolojik alanını merkezcil, yani canlı tutabilmesi için gerekli olan altın oran bazlı elektrik alanını oluşturmaktadır. Pentagonun en kutsal ve kadim sembollerden biri olduğunu ve mükemmel altın oranı içinde barındırdığını da hatırlatalım. Altın oran, çok güzel elektriksel (negentropik -entropinin tersi) bir sebepten dolayı, güzelliğin de tanımlayıcısıdır.

Altın oran, evrende hem aritmetik hem de geometrik orana sahip tek orandır. Lütfen son cümleyi tekrar okuyun. Evet, iki orana da sahip başka bir sayı mevcut değildir.

Örnek: .618… , 1.0 , 1.618… , 2.618… , 4.236…

Yukarıdaki altın oran serisinde herhangi yanyana iki sayıyı topladığınızda bir sonraki sayıya ulaşırsınız. Bu aritmetik orandır. Seri içerisindeki herhangi bir sayıyı alıp 1.618 ile çarptığınızda (yine) bir sonraki sayıya ulaşırsınız. Bu da geometrik orandır. Altın oran, SADECE hem aritmetik (toplamalı) hem de geometrik (çarpmalı) orana sahip değil, AYNI ZAMANDA, dalga mekaniği ve elektrik fiziği açısından da dramatik ve fazlasıyla gözden kaçmış anlamlara sahiptir. Çünkü, fizik ve felsefedeki birçok problem ve sır, en temelde, sonsuz ve yıkıcı olmayan (yapıcı) baskı problemine dayanmaktadır.

Altın oranı, sadece dünya üzerindeki canlı yaşamda değil, evrenin her bir seviyesinde gözlemleyebiliyoruz. Hidrojen atomunda, canlı proteinlerde, DNA’da, insan vücudunda ve bitki örtüsünde (Fibonacci serisi aracılığı ile), güneş sistemindeki gezegenlerin yörüngesel ilişkilerinde, ve evrenin yapısında. Burada yazılanların hepsi ve fazlasıyla ilgili altın oran bağlantısını gösteren çalışmalar mevcuttur. Örnek olması açısından evren ve altın oran bağlantısını bir inceleyelim.

Öncelikli olarak, evrenin yapısı fraktal birAltın Oran 07 dodekahedrondur. Dodekahedronun da, 5 platonik cisim arasında ikozahedron ile beraber mükemmel altın orana sahip olduğunu hatırlatalım. Nature dergisi, 2003 yılında, evren ve dodekahedron ilişkisini kapağına taşımıştı. Fakat biliminsanları bu gerçeği değerlendirmeye almama eğilimindeler. Bunu değerlendirmeye alabilseler, karanlık madde gibi gereksiz konseptlere de ihtiyaç duymazlardı. Karanlık madde, evrendeki madde yoğunluğunun anlaşılamaz bir şekilde belli alanlarda yoğunlaşması ve belli alanlarda azalmasını açıklamaya yönelik icadedilmiş anlamsız bir konsepttir. Halbuki, algılayabildiğimiz madde yoğunluğunun (galaksiler, takım yıldızları), fraktal enerji baskılaması ile oluştuğunu anlasalar, bu tip gereksiz ihtiyaçlara da başvurmaları gerekmezdi.

Madde ve karanlık madde yanılgısını, baskı ve baskısızlık olarak değiştirmek, bilimsel anlayışı ileriye götürecektir. Baskı sisteminin mekanizmasını anlamak, karanlık madde gibi gereksiz konseptlere olan ihtiyacı da ortadan kaldıracaktır.

Altın Oran 082003 yılında Nature dergisinde yayınlanan araştırmada, evrenin yapısını anlamak için yapılan testler izah edilmiştir. Güneş sistemimizin dışında (Oort bulutu dışında) bulunan kozmik mikrodalga ışınlarının haritalaması ile çıkarılan evrenin haritasındaki ısı farkları gözedilerek oluşturulan madde yoğunluğu (galaksi yoğunluğu) haritası, farklı geometrik ve platonik sistemler ile ilişkilerinin olup olmadığı test edilmiştir. Yapılan testlerde, hiçbir geometri ve form bu ilişkiyi göstermezken, dodekahedron formunun evrenin yoğunluk haritası ile bire bir üstüste oturduğu saptanmıştır.

Sonuç olarak evren içerisindeki algıladığımız madde dağılımını fraktal alan bilimi ile açıklayabiliyoruz. Demiştik ki, altın oran bazlı mükemmel merkezcil ve fraktal baskı alanı çekim kuvveti yaratmaktadır. Çünkü sadece altın oran yapıcı dalga birleşimine izin vermektedir ve ancak altın oran ile enerji baskısı, enerji ivmelenmesine dönüşebilmektedir. Mükemmel enerji baskısının, enerji ivmelenmesine dönüşmesi karadelik fiziğinin de altında yatan olgudur. Dünyanın merkezinde, Güneşin merkezinde, evrendeki galaksi gruplarının dağılımda ve atomik yapıların merkezinde rol oynayan çekim yasasında olduğu gibi.

Tekrar gelelim Nature dergisine. Evrenin yapısını, dodekahedron ile açıklayabiliyorlar fakat bu formun altın oran bazlı fraktal yapısına hiçbir şekilde değinmiyorlar. Çünkü bunu da söyleseler, en kadim sırlardan birisini açıklamış olacaklar. Fakat bu bilgiyi de farklı yerlerde bölük pörçük vermeyi ihmal etmiyorlar…

Altın Oran 09New Scientist dergisi kapağına, “Fraktal Evren” haberini ve resmini koyabiliyor. Fakat hiçbir zaman tüm parçaları birleştirip, bir bütün olarak birarada insanlara vermeyecekler. O zaman global politikaya ters düşmüş olurlar. Herkes evrenin yapısını, bunun altındaki bilimi öğrenirse, bütün sistemler sallanmaya başlar. Herkes inancını sorgulamaya başlar. Tabiki amacımız kimsenin inancını değiştirmek değil fakat gerçek bilimin, bugüne kadar saklanan bilimin er geç ortaya çıkacağını düşünüyorum. Bu bilim Türkiye’de ilk kez “Fraktal Alan Bilimi” kapsamında izah edilmektedir. Daha önceki makalelerde de farklı perspektiflerden bu konuya değinmiştik.

1960’larda Rus araştırmacılar, tarihte kayda değer,Altın Oran 10 önemli yerleri birbirine bağlayabilecek bir model ararlarken bir matriks bulurlar. Buldukları bu matriksin çizgileri ve düğümleri üzerinde eski çağ uygarlıkları ve manyetik anomaliler vardır. Buldukları bu modelin 12 tane pentagonel (beçgen) yüzü olduğu fark edilir. Bu bir 12 yüzlü, dodekahedrondur. Yani dünyanın ana enerji hattını keşfederler. Sanırım artık herkes dodekahedronun mükemmel altın orana sahip olduğunu hatırlıyordur. Dünya üzerindeki yer çekiminin izlerini de yine dünyanın ana enerji hattının geometrisindeki altın oranda görebiliyoruz. Nasıl ki, güneş sistemindeki tüm gezegenlerin çekimi güneşe doğru ve güneş sisteminin içerisindeki altın oranı ölçebiliyoruz, aynı şekilde, dünyamızın çekim kuvvetinin altında yatan sebep de altın oran ile mükemmelleştirilmiş fraktal merkezcil faz uyumudur (dalga birleşmesidir), dodeka – ikoza geometrisinde olduğu gibi.

Fraktal alan bilimininin etkilerini sadece fizikte değil, ruhsal alanlarda da net olarak deneyimlemekteyiz. Daha ileriki yazılarımızda bu konulara da değineceğiz fakat şimdilik kısa bir giriş yapıp, diyebiliriz ki; ruhun ihtiyacı olan, enerji alanını geliştirebilmesi, içinde var olduğu alanların ne kadar fraktal olabildiğine dayanmaktadır. Yani fraktal olmayan alanlar enerji alanınızı zehirlerler.

Bunun için:

İçinde bulunduğunuz şehir ya da köy (Doğal malzemelerden yapılmış olmalı, altın orana dayalı mükemmel manyetik baskı alanları oluşturulmalı)
• Yediğiniz yemek (Endüstriyel yemek, GDO, kızgın DNA, monokültür olmamalı)
• Soluduğunuz hava (temiz olmalı)
• Konsantre olduğunuz düşünce ve duygularınız (paylaşıma açık olmalı)
Zaman içerisindeki hareketleriniz ve kararlarınız (fraktal akış ile uyumlu olmalı)

Yukarıdaki her bir madde için söylenebilecek çok şey var. Kısaca, hayatımızda kararlar alırken, aura alanımızın hijyenini düşünmemiz, bizi kaliteli bir hayatın (realitenin) standartlarına taşır.

Anlaşılıyor ki, insanoğlunun ilk sırrı; fraktalite ve altın oranı, birbirleri ile olan ilişkilerini ve evrendeki tüm dinamikleri nasıl yarattıklarını tekrar keşfetmenin vakti geldi. Bu bilimin sırlarını ve gizemini beraber çözmeye ve hayatımıza nasıl entegre edebileceğimizi öğrenmeye davet ediyoruz sizleri. Bu konuda detaylı bilgilerin paylaşıldığı (Fraktal Alan Bilimi adındaki) Facebook grubumuzu takip edebilirsiniz.

Atatürk ve Fraktal Mimari

ata1

Alıntı:

Atatürk’ün SOSYAL FABRİKA PROJESİ dışındaki “akıllı projelerinden” biri de İDEAL CUMHURİYET KÖYÜ PROJESİ’dir. “Köylü milletin efendisidir” diyen Atatürk, Türkiye’nin “tabandan kalkınması” için 1937 yılında İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’ni hazırlamıştır. Atatürk’ün üzerinde çalışarak uygulanmasını istediği bu proje, Afet İnan’ın “Devletçilik İlkesi” ve “Cumhuriyetin Ellinci Yılı İçin Köylerimiz” adlı kitaplarında yer almıştır.

Afet İnan, aslını TTK’ya bağışladığı, Atatürk’ün “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”nin belgesini, Trakya Umumi Müfettişi General Kazım Dirik’ten aldığını ve Atatürk’ün bu projeyi onaylayıp geliştirerek uygulanmasını istediğini belirtmiştir.

Afet İnan, Cumhuriyet’in 50 yılı nedeniyle 1970’lerde tekrar gündeme gelen projenin hayata geçirilmesi için Bayındırlık Bakanlığı ve valilere mektuplar göndermiştir. 70’li yıllarda bu projenin hayata geçirilmesi için “çalışma atölyeleri” bile kuran Afet İnan, finansman sorununun çözülmesi için Meclis’e yasa tasarısı sunulmasına da önayak olmuştur. Ancak proje bir türlü hayata geçirilememiştir.

İşte bir zamanlar Başbakan Bülent Ecevit’in “Köykent” ve MHP’nin ‘Tarımkent” projelerinin esin kaynağı Atatürk’ün bu ‘İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’dir.

Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nin amacı “çağdaş” ve “çevreci” bir köy yaratmaktır.

İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, daire yerleşim planına sahiptir. Daire planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiştir. Plan, bu yönüyle ilk bakışta bir “dart tahtasını” andırmaktadır. Merkezden çevreye doğru helezonik bir biçimde gittikçe genişleyen dört parçalı köy planı, merkezden dışa doğru 6 yolla bölünmüştür.

Aslı Türk Tarih Kurumu’nda muhafaza edilen “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”nde okul, cami, köy konağı, sağlık ocağı, otel–han, çocuk bahçesi ve fabrika dahil toplam 43 yapı bulunmaktadır. Plana göre köyün orta yerine yapılacak ‘anıt’ın etrafında sosyal tesisler, terzi, bakkal, berber gibi mekanlar yer alacaktır.

İşte Atatürk’ün, 1937 tarihli “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi” uygulandığı halde aşiret, tarikat eksenli “feodal yapıyı” yok ederek, kalkınmayı ve aydınlanmayı “tabandan”, “köyden” başlatacak; merkezinde “insan”,”hayvan” ve “doğa” olan bir “akıllı proje”!

****************** Alıntının sonu ******************

Bu projenin ana hatlarını ilk gördüğümde, kadim uygarlıklardan biri olan Atlantis uygarlığının yaşam alanına olan benzerliği dikkatimi çekti. Atatürk’ün, Atlantis ve Lemurya (Mu kıtası) gibi geçmiş uygarlıklara ait tarihi araştırmalara büyük önem verdiğini biliyoruz.

Geçtiğimiz senelerde Anıtkabire yaptığım bir ziyaret esnasında, Atatürk’ün okuduğu kitapların listesini inceleme fırsatım oldu. Bunlardan birkaçını sizlerle paylaşmak isterim:Ataturk-003

Metafizik – Aristoteles
The New Humanity – Mirza Ahmad Sahrab
Ziyafet – Platon (Eflatun)
Kozmik Güçler – James Churchward
Kayıp Kıta Mu – James Churchward

“Kayıp Kıta Mu” kitabı, Atatürk’ün talimatı ile kurulan bir ekip tarafından arastırılmış ve hatta Atatürk’ün istedigi üzerine Türkçe’ye çevrilmiştir. James Churchward’un “Kayıp kıta Mu” isimli kitabının okunmasının, öğrendigimiz insanlık MEDENİYETİNİN pek de derslerde öğretildigi gibi 5,6 bin yıllık geçmişe sahip olmadığının anlaşılmasına yararlı olacağını düşünüyorum. Platon dahil ünlü düşünürlerin ve araştırmacıların bu konudaki onemli referanslarına da başvurabilirsiniz.

atlantis 2

Alman bilgisayar programcısı Michael Hubner, İlk kez Platon (Eflatun)’un eserlerinde yazdığı Atlantis uygarlığına ait detayları inceleyerek oluşturduğu yaşam alanı da iç içe geçen halkalar sisteminden oluşmaktadır (yanda). Atatürk’ün de geçmiş uygarlıklara olan ilgisini ve araştırmalarını düşündüğümüzde, zamanının çok ötesinde tasarlanmış olan ‘İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nin, kadim medeniyetlerin yaşam alanının bir mikro versiyonuna benzerliği aslında bizi şaşırtmamalı diye düşünüyorum.

v2

Daha da ilginci, fütüristlerin öncülerinden kabul edilen Amerikalı mucit ve toplum mühendisi Jacque Fresco’nun “Venüs Projesi” adını verdiği çalışmasının, Atatürk’ün ‘İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’ne olan benzerliği de gözlerden kaçmamaktadır. Jacque Fresco’nun 1916’da doğduğunu dikkate alırsak, bu projede kimin kimden esinlendiğini de anlayabiliyoruz.

Vesting Bourtange Holland

Hollanda’daki Vesting Bourtange, daha küçük ölçekte, fraktal mimari prensibinde kullanılan mükemmel enerji baskılama geometrik dizaynına göre inşa edilmiş bir örnektir. Aslında buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz de. Geçmişte, Atlantisten tutun, Atatürk’ün ‘İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’ne ve sonrasında çıkan fütüristlerin projelerinde de fraktal mimarinin köy tasarımında kullanıldığını görmekteyiz.

Bugün, teknolojik ve bilimsel ilerleme bizi öyle bir noktaya getirmiştir ki, fraktal alanların sadece hizmete erişim ve üretim optimizasyonu yapmadıkları, aynı zamanda biyolojik yaşamı da testlerle ölçülebilir bir şekilde destekledikleri net olarak görülmektedir. Bu da şu anlama geliyor ki, belli prensiplerin uygulandığı fraktal alanlar, insanların enerji alanlarını, auralarını ve dolayısıyla immün sistemlerini desteklemektedirler. Başka bir deyişle, mükemmel enerji baskısı, mükemmel enerji dağılımını yaratmaktadır. Bunun için manyetik alanların, enerji hatlarının, geometrinin, kullanılan materyallerin ve daha birçok faktörün değerlendirilmesi gerekmektedir.

Picture1Bilimsel ilerleme ile beraber, kutsal alanların ne kadar enerji yoğunluğuna sahip olduğunu ölçebilmekteyiz. Ve, kutsal alan yaratmak için aynı şekilde neye ihtiyacımız olduğunu da bugün biliyoruz.

6 sene önce Türkiye’deki ilk fraktal ve altın oran bazlı kompleksi inşa etmek için bir girişimde bulunmuştum. İçerisinde yaşam alanlarının, kişisel gelişim merkezlerinin ve permakültür uygulama alanlarının bulunduğu bir proje geliştirip, fon bulma arayışına çıktım fakat mütahitlerin çoğunun altın oranın ne olduğunu dahi bilmediklerini fark ettim. Belki zaman doğru zaman değildi fakat yurtdışında nasıl güzel örnekleri mevcut ise Türkiye’de de er geç fraktal alan bilimine olan farkındalığın artması ile beraber bu bilimin de mimari alanda yansımalarının görüleceğini ümit ediyorum.

Fraktal alan bilimi ile ilgili paylaşımlarda bulunduğumuz Facebook sayfasını takip etmek isterseniz tıklayın.

Fraktalite ile ilgili daha önceki makaleyi okumak isterseniz tıklayın.

Evrenin Yapısı ve Karanlık Madde Yanılgısı

Style:

Evrenin yapısı fraktal bir dodekahedrondur.

naturecoverNature dergisi, 2003 yılında, evren ve dodekahedron ilişkisini kapağına taşımıştı. Fakat biliminsanları bu gerçeği değerlendirmeye almama eğilimindeler. Bunu değerlendirmeye alabilseler, karanlık madde gibi gereksiz konseptlere de ihtiyaç duymazlardı. Karanlık madde, evrendeki madde yoğunluğunun anlaşılamaz bir şekilde belli alanlarda yoğunlaşması ve belli alanlarda azalmasını açıklamaya yönelik icadedilmiş anlamsız bir konsepttir. Halbuki, algılayabildiğimiz madde yoğunluğunun (galaksiler, takım yıldızları), fraktal enerji baskılaması ile oluştuğunu anlasalar, bu tip gereksiz ihtiyaçlara da başvurmaları gerekmezdi.

Madde ve karanlık madde yanılgısını, baskı ve baskısızlık olarak değiştirmek, bilimsel anlayışı ileriye götürecektir. Baskı sisteminin mekanizmasını anlamak, karanlık madde gibi gereksiz konseptlere olan ihtiyacı da ortadan kaldıracaktır.

Tabi ki burada, bilimi uygulamaya sadece kendilerinin hakkı olduğunu savunan ve onun bekçiliğine soyunan kurumların, tüketime dayalı, aydınlanmayı desteklemeyen ana sistemden bağımsız olduğu yanılgısına düşmemek gerekmektedir. Nasıl ki emperyalizm, askeri endüstriyel kompleks, dünya hükümetleri, sağlık, medya, eğitim ve diğer sektörlerin hepsi örümcek ağının birer parçaları ise “bilim” de bu çarpık sistemin bir parçasıdır. Hele ki bugün, bilimsel araştırma yapan grupların, konu ile direk ilgili alanları ya da verileri kendi acendaları doğrultusunda keyfi olarak göz ardı etmesi ve bu araştırmaları istedikleri sonuçları ortaya koyacak şekilde sunmaları, bilimin de hangi merciler tarafından kontrol edildiğini gayet açıklamaktadır.

Hatta mevcut sistemik virüs bugün spiritüel gelişim alanına da bulaşmış durumdadır. David Wilcock gibi bazı araştırmacılar, burada yazdığım bilimi de çarpıtarak dodekahedron ilişkisini oktahedron ilişkisi ile değiştirip, yanlış bir şekilde izah etmekteler.

pickyouruniverse2003 yılında Nature dergisinde yayınlanan araştırmada, evrenin yapısını anlamak için yapılan testler izah edilmiştir. Güneş sistemimizin dışında (Oort bulutu dışında) bulunan kozmik mikrodalga ışınlarının haritalaması ile çıkarılan evrenin haritasındaki ısı farkları gözedilerek oluşturulan madde yoğunluğu (galaksi yoğunluğu) haritası, farklı geometrik ve platonik sistemler ile ilişkilerinin olup olmadığı test edilmiştir. Yapılan testlerde, hiçbir geometri ve form bu ilişkiyi göstermezken, dodekahedron formunun evrenin yoğunluk haritası ile bire bir üstüste oturduğu saptanmıştır. Fakat bu formun altın oran bazlı fraktal yapısına değinilmemiştir. Çünkü bunu da söyleseler, en kadim sırlardan birisini açıklamış olacaklar. Fakat bu bilgiyi de farklı yerlerde bölük pörçük vermeyi ihmal etmiyorlar…

picture1New Scientist dergisi kapağına, “Fraktal Evren” haberini ve resmini koyabiliyor. Fakat hiçbir zaman tüm parçaları birleştirip, bir bütün olarak birarada insanlara vermeyecekler. O zaman global politikaya ters düşmüş olurlar. Herkes evrenin yapısını, bunun altındaki bilimi öğrenirse, bütün sistemler sallanmaya başlar. Herkes inancını sorgulamaya başlar. Tabiki amacımız kimsenin inancını değiştirmek değil fakat gerçek bilimin, bugüne kadar saklanan bilimin er geç ortaya çıkacağını düşünüyorum. Bu bilim Türkiye’de ilk kez “Fraktal Alan Bilimi” kapsamında izah edilmektedir. Daha önceki yazılarda da farklı perspektiflerden bu konuya değinildi.

Atomik tablodaki yapılardan tutun, DNA’ya, Güneş Sistemimizin yapısına ve evrenin yapısına kadar bu bilim, ölçülebilmektedir. İşin daha da ilginci bu bilimi ölçmekle ve öğrenmekle kalmayıp, hayatımıza da entegre edebilmekteyiz. Önemli olan bu enerji alanlarının nasıl oluştuğunu ve ne şekilde kullanabileceğimizi bilelim. Aslında Kutsal Alan kavramının bugün nasıl oluştuğunu biliyoruz. Teknik olarak bu alanları oluşturabilmekteyiz. Kutsal alan, yapıcı enerji paylaşımının maksimize edildiği bir alandır. Nasıl ki piramitlerin yapıları, kadim tapınakların yerleri ve geometrileri, tarihi kiliseler, camiler ve diğer ibadethaneler belli prensipler ile geçmişte inşa edildilerse, biz de bugün bu prensipleri uygulayacak kapasiteye sahibiz. Üniversitelerin mimari bölümlerinde (sistemin işleyişi gereği doğal olarak) verilmeyen bu bilgiler, artık gizli değil.

Ezoterik ve mistik öğretilerde çokça karşılaştığımız, zihin ve evren bağlantısını, bilimsel olarak açıklayabilmekteyiz. Esas olan, teknolojik gelişimi, toplumun yararına, ruhsal gelişimine ve farkındalığını arttırmaya yönelik kullanabilmektir. Bu bilimi de bir felsefe taşı olarak, her anlamda simyasal bir dönüşüme kullanabileceğimize olan inancım tamdır.

poincaredodeca

Akaşik Kayıtlara Bilet: Fraktal Alan

Aşağıdaki videoda, 90’larda Rusya’da yapılan içbükey ayna deneylerinde biliminsanlarının açıklamakta zorlandıkları olaylar oluşmuş. Aslında deneyde frakına varmadan yaptıkları şey, mükemmel baskı alanı oluşturup farkındalıklarını arttırmışlar ve bunu da bir türlü açıklayamamışlar. Çünkü fraktalitenin ne anlama geldiğini bilmiyorlarmış!

Yarattıkları görece mükemmel baskı alanının, mükemmel enerji dağılımını tetiklediğini bilselerdi, çok daha ileri noktalara götürebilirlerdi bu çalışmaları (belki de götürmüşlerdir…). Spiral yapılardaki bu alanlarda yapılan deneylere katılan Ruslar, akaşik kayıtlardan Sümerlilere ait sembollere kadar birçok şey görüp deneyimlemişler. Sümer lisanında kullanılan sembollerle ilgili olarak, hepsi de aynı sembol serisini aynı şekilde, aynı aralıklarla görmüşler. Yani üstüste, birçok kez, kollektif bir aydınlanma yada bilgi erişimi deneyimi yaşamışlar.

Fraktalite, bir çok konuya ek olarak (yer çekimi, madde, alfabe, farkındalık, biylojik gelişim, tüm merkezcil ve kendini düzenleyen kuvvetler …) aydınlanmanın da kaynağıdır. Rus araştırmacılar, burada kaynağını belirterek ifade ettiğim aydınlanmayı bu alanlarda deneyimlemişler, Annunakilerin izlerini görmüşler fakat izah edememişlerdir.

Afrikadaki şamanların yerleşim alanlarına baktığınızda, burada da fraktal yerleşim alanları ve bu alanların enerji merkezlerinde de o kabilenin şamanının altarını görüyoruz. Bunun sebebi, şamanın fraktal alanın enerji merkezinde, ataları ile telefon görüşmesi yapabilmesidir. Bu kadim bilgi, birçok kültürde kendini koruyabilmiştir fakat modernleşme sürecinde, bu bilgiler tamamen bastırılmış durumdadır.

Piramitlerde olduğu gibi, bir çok farklı şekillerde bu alanlar oluşturulabilmekte. Bu bilim “fraktal alan bilimi seminerlerinde” örnekleriyle detaylı bir şekilde yer almakta. Annunakilerin de piramitlerin inşasında kullandıkları temel oran olan altın oran ve bu orana bağlı baskı alanları, maksimum yapıcı enerji etkileşimini sağlamaktadır. Bu etkileşim, şamanlarda olduğu gibi, bu alanları oluşturmayı bilen herkesde, modern toplumun izah edemeyeceği, mucize olarak nitelendirebileceğimiz etkiler yapmaktadır. Bu durumla ilgili aslında videodaki ornekten başka birçok örnek de mevcuttur. Ayrıca bu alanlar bilimsel cihazlar ile de günümüzde rahatlıkla ölçülebilmektedir.

Ayna konusu başlı başına ilginç bir konudur. Optik biliminde yapılan testlerde, zamanı geriye almak (time reversal) kuantum seviyesinde ispat edilmiştir. Bunun için, “4 way mixing” adı verilen lazer deneylerinde, angstrom seviyesi hassaslığında uygun faz birleşimi (phase conjugation) oluşturmak suretiyle bu etkileşim gözlemlenmiştir. En basit anlamda, 2 kozalağın burunlarının birbirini öpmesi gibi dalga alanlarının da merkezcil kuvvette, içe patlama şeklinde kavuşumları, kendi kendini organize eden, negentropik (entropinin tam tersi) alan oluşturmaktadır. Bu durum kaosa düzen getirmenin de ipucudur! Çünkü ancak altın oran, yapıcı dalga etkileşimine izin verdiği için, bu yolla fraktal alanların oluşumu, bu bilim kullanılarak mümkündür.

Yazılı tarihte, hayat hikayesine ulaşabildiğimiz en ünlü simyacı olan, Kraliçe I. Elizabeth’in Başdanışmanı, Dr. John Dee, (birçok faktöre ek olarak) simyasal çalışmalarında kullandığı aynanın yüksek fraktalite içeren materyalinden dolayı yaptığı çalışmalardan muazzam sonuçlar almıştır. Konumuz aynadan geldiği için bu örneği vermek istedim. Yoksa, John Dee’yi tek bir ayna ile tanımlamak çok yetersiz olurdu. Ama O, simyasal çalışmalarda kullanması gereken aynanın nasıl (fraktal, faz birleşimine olanak sağlayan) bir özelliği olması gerektiğini biliyormuş. John Dee ile ilgili bilgilere daha önce yazdığım makaleden ulaşabilirsiniz (tıklayın).

Ya da, yine belgeselde geçen, Nostradamus’un kullandığı yumurta şeklindeki kapsül, mükemmel enerji harmonizasyonuna olanak sağlayan bir formdur.

Belgeselde tekrar tekrar, biliminsanlarının bu olayları açıklayamadıkları söyleniyor. Nasıl ki, Einstein’in da dediği gibi, problemleri, onları üreten aynı kafalarla çözemiyorsak; cevapları da belki başka yerlerde (??DOĞA??) aramaya başlamamız gerekiyor.

Kolektif Niyet, DNA ve Skalar Dalgalar

meditationfeature2-720x377

Fizikçi Bill Tiller’ın laboratuvar ortamında yaptığı deneylerde, odaklanan niyetin, sudaki pH seviyesini yükseltip azaltabildiği, larvaların büyümesini %30 arttırabildiği, bakterilerin öldürülme hızını %30 arttırabildiği ölçülmüştür.

Bunun gibi daha birçok araştırmacının yaptığı farklı deneylerle, aklın ve bilincin madde üzerindeki etkileri bilimsel olarak, kayıtlara geçmekte.

İnsan bilinci, doğal bir skalar dalga (boyuna dalga, longitudinal wave) jeneratörüdür. Skalar dalgalar, genelde bilinen enine dalgalardan farklıdır. Günümüz fizikçileri (Gregg Braden, Dan Winter…) bu dalgaların yapısını ve işlevini araştırıp paylaşmaktalar.

Skalar dalgaların önemli bir özelliği ışık hızından da hızlı hareket etmeleri ve biyolojik gelişimi desteklemeleridir. Bilimin halen bu doğrultuda araştırıp geliştireceği büyük bir okyanus dolusu alan bulunmaktadır.

Nikolai Kozyrev’e göre güneşimiz de skalar enerji üretmektedir. Thomas Hieronymus’un araştırmaları, fotosentez işlevinin ana bileşeninin skalar enerji olduğunu ispat etmiştir. Bu teorisini, bitkileri tamamen ışıktan yalıtılmış karanlık bir odada, sadece skalar enerjiye maruz bırakarak ispat etmiştir. Alman fizikçi Fritz Albert Popp, 1970’lerde, bitkilerin biofoton formunda enerji biriktirdiklerini belgelemiştir. Araştırmalara göre gıda kaynaklı yiyeceklerin ya da desteklerin içeriğinde biofotonlar bulunurken, sentetik vitaminlerde biofoton bulunmamaktadır.

Fraktal alanlar, uygun koşullarda, enerji baskısını enerji ivmelenmesine çevirip, yapıcı dalga etkileşimi aracılığı ile enine dalgaları skalar dalgalara çevirebilmekteler. DNA, bu duruma en güzel örneklerden biridir!

Dan Winter’a göre, DNA’nın dinamik yapısı ve bu yapının altındaki ölçülebilen altın oran, DNA alanını elktriksel olarak merkezcil (centripetal) kuvvete dönüştürmekte ve bu orandan dolayı oluşan mükemmel merkezcil baskı alanı, DNA’nın piezoelektriksel doğasını oluşturmaktadır. Yani, mükemmel baskı/basınç alanı, DNA’nın elektrik alanını ya da potansiyelini arttırmaktadır. DNA, bir radyo istasyonu dönüştürücüsü gibi uzun dalgaları mükemmel baskı alanıyla kısa dalgalara dönüştürmektedir. Bu da DNA’nın doğal bir skalar dalga (scalar, longitudinal, compressional) üreticisi olduğunu göstermektedir.

İnsan niyeti de aynı güce sahiptir. Bu sebepten dolayı odaklandığımız konulara dikkat etmemiz gerekir. Global komplo ağı, tüm medyayı nefret ve korku pompalamak üzerine dizayn etmiştir. Nefret ve korku frekansları insan sağlığı açısından olumsuz olmakla beraber, yukarıda okuduğumuz zihnin madde üzerindeki etkisi misali, bu frekanslar da tecrübe ettiğimiz çevre üzerinde negatif etki yapmaktadır. Bu durumu bilerek medyaya kontrollü ve uyanık bir şekilde yaklaşmamızı öneriyorum.

Enerji her zaman gidebileceği en mükemmel baskı alanını takip eder. Kendi enerjimiz de odaklandığımız konulara gitmektedir. Çünkü odaklandığımız alanlarda baskı alanı oluşturmuş oluruz. Uygun baskı alanları da mükemmel enerji dağılımını tetikledikleri için nereye odaklanırsak o alanı canlandırırız.

Bu durumun bilinci ile düşüncelerimizi ve her an içinde bulunduğumuz hissiyatın kalitesini (pozitif/negatif) gözlemlemenin ve her gün kendimiz için kısa da olsa vakit ayırmanın, meditasyon yapmanın zihin, ruh ve beden sağlığımız için şaşırtıcı derecede yararlı olduğu kanısındayım.

Kendine Benzerlik ve Fraktalite

article-picture

Doğa; molekülleri, kar tanesi, kristal ya da diğer düzenli formları yapmaya nasıl yönlendiriyor?

Kaos teoreminin bunun için bir cevabı var: Kendine benzerlik (fraktalite), yapı taşlarının kendi oluşturdukları yapılarda kendi formlarını taklit etmelerini sağlayan temel prensip.

Yüksek miktarlardaki partiküller, tek bir partikülün ilk olasılığı ile neredeyse aynı paterni ortaya koymaktalar. Elementler için de durum farklı değil. Yüksek miktarlardaki elementler topluluğu, tek bir elementin formundan kendi benzer formunu oluşturabilir. Her hangi bir elementin izleyeceği yol yönlendirilemeyeceği için, yüksek miktarlardaki hiçbir element topluluğu birbiri ile tam olarak aynı formu almayacaktır. Yüksek miktarlardaki elementlerin oluşturdukları paternler birbirlerine benzeyecektir, fakat hiçbir zaman tam olarak aynı olmayacaklardır. Dolayısıyla, tüm kar taneleri birbirlerine benzerler fakat hiçbir kar tanesi bir diğeri ile tam olarak aynı değildir.

Kendine benzerlik aslında oldukça önemli bir konu. Doğanın her ölçeğinde gözlemlenebilir. Birçok araştırmacı, kendine benzerlik olgusunun, bizim dünyamız da dahil olmak üzere tüm realitemizi şekillendiren, doğanın temel prensiplerinden biri olduğunu iddia etmiştir. Tüm araştırma alanlarında da gözlemlenebilmektedir; fizik, biyoloji ve hatta psikoloji ve sosyoloji…

Birçok alanda olduğu gibi farklı inanç sistemleri içerisinde de kendine benzerlik kavramını ya da fraktaliteyi görmekteyiz.

Tasavvuf içerisinde;
Tanrıyı insanın gönlünde arayan ve tüm evreni Tanrının bir yansıması olarak gören vahdet-i vücut (varlık birliği) anlayışı vardır. Bu felsefeye göre Makro plandaki Evren de tıpkı beyin hücreleri gibi, kökeni enerjiden ibaret bir holografik yapıdır. Kozmik çapta, holografik evren ve fraktalite yaklaşımında bunun anlamı, dünyanın her bir bölümünün, kendi içine gizlenmiş olarak evrenin tümünü içermesidir.

“Aklın amacı, Tanrısal özü görmek, O’nun birliğine ulaşmaktır.” –Mevlana
“İlim kendini bilmektir.” –Yunus Emre

Anadolu Tasavvufunda İlahi Sır: Tanrı – İnsan – Evren birliğinin idrakıdır. Yaradan ve yaratılan aslında her şey tek bir bütündür. Ne başlangıcı ne de sonu vardır. Bütün evren ve insan, Tanrının çeşitli terkiplerde tecellisidir. Evren ve insan, Tanrının ayniliğini yansıtan bir görüntüsüdür.

Hermetizm’de, Zümrüt Tabletlerde der ki:
“Aşağıda olan yukarıda olan gibidir, yukarıda olan da aşağıda olan gibidir, ve birlikte tek bir şeyin mucizesini gerçekleştirirler.”

Burada tüm evrenin fraktal yapısı net bir biçimde izah edilmiştir.

Tevrat’a bakacak olursak:
Tevrat’da Hz Musa, tapınağı, göksel paternleri gözlemleyerek oluşturmuştur (Tevrat 25:40). Tapınağı, daha farklı bir birleşiklik seviyesinin kendine benzerliğinin (cennetin) ifadesi olarak oluşturmuştur.

Hz İsa da “Benzetilebilir bir şekilde ağzımı açacağım ve dünyanın kuruluşuna dair saklı bilgileri vereceğim” demiştir.

Evrensel ölçekte, kendine benzerlik perspektifinden bu ifadelerin anlamı, verilen bilgilerin aslında birer metafor oldukları ve hakikate dair bilgilerin insanların anlayabileceği şekillerde, benzetmelerle anlatılmış olduğudur.

Mitoloji biliminin büyük ustası Joseph Campbell, dini geleneklerin en büyük promleminin bu bilgileri metafor olarak almaktan ziyade, gerçek olarak almaları olduğunu belirtmekte. Öyle görünüyor ki modern dünya “kendine benzerlik” (fraktalite) anlayışını sosyal ve dini sistemlere entegre etmekde zorlanmaktadır. Tabi ki bu da global bir problem olup, günümüzün tüketime dayalı sistemler kompleksi içerisinde her hangi bir alanı desteklememektedir.

Baçka bir açıdan bakacak olursak, dünyanın bugün karşı karşıya kaldığı doğal ve insan yapımı krizlerin önemli bir kısmını fraktal alan bilimi ile, yani evrenin kendi fonksiyonlarını hayatımıza entegre ederek , çözebilecek teorik bilgiye sahip bağamsız biliminsanları mevcut. Bu biliminsanlarının dan-wöncülerinden olan Dan Winter, altın oran ile mükemmelleştirilmiş fraktal faz uyumuna (phase conjugation) dayanan bilimin mevcut problemlerimizi kökten nasıl çözebileceğimize yönelik bilgileri kitaplarında ve yaklaşık 40 yıldır eğitimler ve konferanslar vererek anlatmaktadır. Kendisi (matematik ekibi ile meraber) maksimum yapıcı birleşme, baskı ve faz uyumu probleminin altın oranı veren dalga fonksiyonlarıyla çözümlenebileceğini ilk kez ispat eden biliminsanıdır. Kendisi aynı zamanda hidrojen atomunun radiasının (elektron bulutları arasındaki mesafelerin) Planckin tam olarak altın oran faz uyumu katlarından oluştuğunu keşfetmesiyle de ünlüdür.

Fraktal alan bilimi perspektifinden, tüm evreni bir dalga fonksiyonu olarak görebiliriz. Ya da Nikola Tesla’nın dediği gibi:

Evrenin sırlarını bulmak istiyorsanız, enerji, frekans ve vibrasyon açısından düşünün.

Partikül diye bir şeyin var olduğu ilüzyonu, realiteyi anlamamızı güçleştirmiştir. Partikül olasılığını yanlış bir şekilde hayal etmemizin sebebi, enerji dalgalarının paketler halinde toplanmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü uzunluklarının, yörüngesel çapa eşit olarak dağıtılması gerekiyordu (kuantize olmak). Halbuki evren, atalet biriktirebilen baskılanabilir bir medyadan (araçtan) oluşuyor gibi görünmektedir. Bu araca çeşitli öğretilerde farklı isimler verilmiştir. Eter, Chi, Ki, Zero Point ya da Vakum Enerjisi, Kozmik Enerji vs.

Dan Winter, bu enerjinin isminin ne olduğuna hem fikir olmaktansa, bu enerjinin niteliklerine hem fikir olmanın daha uygun olduğunu düşünmekte. Net olarak baskılanabilir ve akışkan bir yapıya sahip. Net olarak rotasyon halindeyken ataleti artmakta. Ve bazı geometrik formlarla (fraktal, faz uyumu) kendi kendini organize edip, zeki ve “canlı” hale gelebilmektedir. Dalgaların içinde özellikle bu geometrik formu yaratmayı öğrenebilmek, farkındalık seviyesinde olduğu kadar fiziksel saviyede de günümüzün mevcut sorunlarına çözüm sunabilmektedir. Çünkü YAŞAM GÜCÜNÜN elektriksel tanımı, ENERJİYİ (fraktal olarak) ÇEKEBİLME VE KENDİ KENDİNE ORGANİZE EDEBİLME yetenegidir.

Buradan yolaçıkarak diyebiliriz ki, evrenin, farkındalığın, aydınlanmanın, yaşam enerjisinin, yer çekiminin, alfabe ve sembolün, rengin, mikrodan makroya maddenin ve diğer tüm merkezcil ve kendi kendini düzenleyebilen kuvvetlerin elektriksel kaynağı, sebebi ve mekanizması altın oran ile mükemmelleştirilmiş merkezcil fraktal alan faz uyumudur.

Burada kullanılan lisan kafanızı karıştırabilir fakat elektrik mühendisliği, bilimsel olarak en iyi ifadeyi sunmaktadır. Şahsen ben bu konularla ilk kez karşılaştığımda, elektrik mühendisi olmadığım için duyduklarım bana uzaylı lisanı gibi gelmişti. Daha çok araştırdığımda ve anlamaya başladığımda bu konuları çok daha basit bir dille nasıl ifade edebilirim diye düşünmeye başladım ve bu konuda öncelikli olarak bir facebook sayfası üzerinden bilgi paylaşımında bulunmaya karar verdim. Bu doğrultuda oluşturduğum ve bilgi paylaştığım facebook sayfasını (Fraktal Alan Bilimi) takip etmek isterseniz burayı tıklamanız yeterli.

Fraktal alan bilimini (doğanın bilimini), bioaktif alan (biyolojiyi destekleyen alan) yaratmak için ve temel problemlerimizi çözebilmek için kullanabiliriz. Bu doğrultuda sizi, bu bilimin gizemlerini ve mucizelerini keşfetmeye davet ediyorum.

Not: İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de ve Bodrum’da bu konuda yapılacak olan seminerler ile ilgili bilgi almak isterseniz yukarıda linkini verdiğim facebook sayfasından detaylara ulaşabilirsiniz.

Simya ve John Dee

EPSON scanner image

Simya bilimi, günümüzde çok az bilinen bir bilim olduğu kadar tanımının da ortaçağ büyücülüğünü, cadıları ya da doğa üstü olayları çağrıştırıyor olması, topluma verilen bilgi akışının kontrolünden kaynaklandığını düşünüyorum. Bugünü anlamak için önce geçmişi anlamanın gerekliliğinin çok önemli olduğunu görmekteyim.

Nasıl ki geçmişte tüm yükselmiş medeniyetlerde toplumlara verilen bilgi arzı ikiye ayrılıyor idiyse bugün de durum bundan farklı değildir. Bu iki çeşit bilgiye ezoterik ve ekzoterik bilgi denmektedir. Ekzoterik bilgi, toplumun %98 ya da 99’una verilen, kitlelerin kontrolünü sağlamaya yönelik, öğrenilmesinde sakınca görülmeyen ya da gizli olmayan bilgiye verilen isimdir. Ezoterik bilgi ise her zaman çok limitli bir sınıfa verilen bilgi olmuştur. Kimi zaman alt jenerasyonlara aktarılmış kimi zaman da seçilmiş insanlara verilmiştir. Bu gizli bilgi daha yüksek bilimleri ve hakikatleri içermektedir. Tabi ki hangi ezoterik bilginin ne derece manipülasyona uğrayıp uğramadığı, ne için kullanıldığı veya onun da üzerinde daha da sisli bir bilgi seviyesinin ya da farkındalığın olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu olabilir.

Simya bilimi de ezoterik bir bilimdir. Ve belki de dünya üzerindeki en gizli bilimlerin başında gelmektedir. Günümüzde bu bilime tümüyle haiz insanların dünya nüfusunun %0.000001’inden azını oluşturduklarını düşünmekteyim. Tarihte simya bilimi zaman zaman kaybolmuş ve zaman zaman da yeniden keşfedilmiştir.

Simya bilimi temel olarak 3 konuya odaklanır.
1. Kişisel dönüşüm
2. Maddesel dönüşüm
3. Toplumun dönüşümü

Bu maddelerin her birini tam olarak kavramaya kitaplar devirmek bile yeterli gelmeyebilir. Özellikle günümüzde neredeyse bir mitolojiye dönüşmüş olan maddesel dönüşüm ile ilgili bilimin, geçmişte dünyanın bugünkü tarihinin oluşmasında fazlasıyla etkili olduğunu düşünmekteyim.

Daha da ilginci, dünya tarihindeki tüm devrimler simyacılar tarafından başlatılmıştır. Simyanın, modern insanın günümüzdeki halini almasında yadsınamaz bir yeri vardır. Dün nasılsa bugün de dünya, bilinenden çok farklı bir boyutta, popüler bilimin ve bilgi arzının bilinçli olarak dışında bırakılan teknikler ile kontrol edilmektedir.

Dünyanın en ünlü simyacılarından bir tanesi, belki de en onemlisi olarak görülmekte olan Dr. John Dee (1527 – 1608) bu alanda en çok karşımıza çıkan ustalardan biridir. John Dee dışında tarihte önemli rol oynamış birçok simyacı bulunmaktadır. Fakat simyacılar kadar simyanın konusu da tek bir makaleye sığmayacak kadar kapsamlı olduğu için simya konusuna temel bir giriş yapıp, John Dee’den biraz bahsetmek isterim sizlere.

Dr John Dee ile ilgili önemli detaylardan bazıları:

  • Kraliçe Elizabeth’in baş danışmanı, 007(!) nolu MI6 ajanı ve gizli servislerin kurucusu, matematikçi, astronom, astrolog, okült felsefeci.
  • O zamanın Einstein’i kabul ediliyor.
  • Londra’da, tüm Avrupa’nın en büyük kütüphanesine sahipti.
  • Hayatının önemli bir kısmını, simya ve hermetik felsefe ile ilgili çalışmalara adamıştır.
  • Hermetik devrimi başlatan simyacı Edward Kelly ile beraber Prag’da kayıtlı tarihin en önemli simya çalışmalarını yürütmüştür.
  • Tarihte kayda geçen en saf altın (99.9999999) Londra’da aynı döneme denk gelmektedir.
  • Shakespeare ile doğrudan ve çok yönden bağlantılıdır.
  • Modern batı biliminin yaratıcısıdır.

İngiltere gibi yüzölçümü küçük, iklimi elverişli olmayan, kuzey kutbuna yakın bir ada ülkesinin tarih boyunca savaşlarla üstüste yıpranıp 17. yüzyıldan itibaren tüm dünyaya hükmedecek noktaya gelmesi ve güneşin batmadığı bir ülkeye dönüşmesi ile de doğrudan bir bağlantısı acaba olabilir mi dersiniz?

 

 

Simya konulu facebook grubumuzu takip etmek isterseniz: Simya / Alchemy

NASA’nın Yapay Mega Yapı Keşfi ve Mavi Işın Projesi

pbXf6BCh

Son günlerde, NASA’nın keşfettiği, 5,000 ışık yılı uzaklığındaki bir yıldızın etrafında dönen muhtemel bir yapay yapı ile ilgili haberler sosyal medyayı sarmış durumda. Yani kısaca çok ileri bir uzaylı teknolojisinin keşfinden bahsediyoruz.

Bu noktada bu yapıyı kimlerin, hangi amaç için, ne zaman yaptıkları, yapanların nerede oldukları, bizden haberleri olup olmadığı gibi 100’lerce soru üretip tartışabiliriz. Fakat ben bu tartışmalara girmektense farklı bir perspektifi sunmak istiyorum size.

Daha önceki bir yazımda 2010 yılının Şubat ayında Londra’da Dünyanın en eski bilim akademisi olan Kraliyet Bilimler Akademisi’nde (Royal Society) yapılan bir konferanstan bahsetmiştim. Royal Society, 1660’da İngiltere’de kurulmus, üyeleri arasında Newton, Darwin, Einstein, gibi bilime ve dünya gelişimine yön vermiş bilim insanları bulunmaktadır. Kurum gunumuzde, Ingiliz Hukumetine bilimsel danismanlik hizmeti dahil kapsamlı aktiviteler yürütmektedir.

Kraliyet Bilimler Akademisi’nde 2010 başında düzenlenen bu konferans, dünyanın önde gelen bilim insanlarını ve araştırmacıları bir araya getirmiştir. Bu 2 günlük konferansın başlığı: “The detection of extra-terrestrial life and the consequences for science and society”. Yani, Dünya dışı yaşamın keşfi ve bunun toplum ve bilim üzerindeki etkileri. Bu konferans için alanlarında en ileri bilim insanları toplanıp dünyanın en eski ve saygın bilim akademisinde 2 gün boyunca basına kapalı olarak bu konuyu çok farklı açılardan tartıştılar.

Ozellikle bu konferanstan sonra Stephen Hawking’in ve birçok araştırmacı bilim insanının basında çıkan söylemleri benim çok ilgimi çekmişti. Sanki “haydi hep beraber aynı anda ağız birliği edelim” dercesine, hepsi çıkıp “günün birinde uzaylılar gelirlerse büyük ihtimalle bizi çizerler” tarzı haberler beni hem güldürdü hem de düşündürdü. Acaba neden bu kadar savunmacı ve endişeli bir tutum içerisindeydiler? Acaba bizim bilmediğimiz bir şey mi biliyorlardı? Yoksa çok uzun bir planın küçük bir parçası olarak mı bu şekilde bir yönlendirme yapıyorlardı? Bu arada buraya bir de ekleme yapiyim, NASA’nın Kepler teleskopunun 5.000 ışık yılı uzaklığında belirlediği bu mega yapay yapı 2009 yılında keşfedilmiş ama 2015 sonunda halka açıklanıyor…

Genel olarak, bu güne kadar yaptığım kişisel araştırmalar sonucunda, kabul edilmiş değerlerden farklı pek çok sonuca vardım. Bunların arasında en kritik olanlardan bir tanesi de, global basında duyduğumuz haberlerin %90’ının düzmece olmasıdır. Hepsi yalan demiyorum fakat neredeyse hepsi kurgulanmış, belli bir amaca hizmet etmesi için üretilmiş, toplum mühendisliği sonucu olarak dizayn edilmiş araçlar olduğunu düşünüyorum. Tarihi incelediğimizde bu önermenin %100 tutarlı olduğunu şahsen görmekteyim.

Günün sonunda, sektörel hakimiyeti bulunan büyük kuruluşların çoğunluk hisse yapılarının nerelere uzandığını araştırdığınızda karşınıza belli güç merkezleri çıkar. Tüm bu güç merkezlerinin birbirleri ile korelasyon halinde, bu düzeni canlı tuttuklarını anlayabilirsek, piramidin altındaki, insanların direk olarak realitelerini şekillendiren bilgi kaynaklarının da bu ölçüde, bu realite üretimini nasıl yaptıklarını ve toplumlara nasıl yön verdiklerini anlayabileceğimizi düşünüyorum.

Michio Kaku, günümüzde arz edilen realite spektrumunun oluşturulmasında kritik bir aracı olmuştur. Kendisinin de bu konudaki açıklamasını ilginize sunarım.

https://vid.me/e/Q5C3

Yaklasik 10 yil once okudugum, öğrendigim bir proje: Mavi Işın Projesi (Project Blue Beam). Okuyup araştırdığınızda insanın aklına ilk gelen şey, komplonun dibine vurmuş bir teoriye benzemesi. Fakat son yılllarda dünya üzerindeki gelişmeleri gördükçe, tüm yeniliklerin ve keşiflerin bu teoriye uygun bir şekilde geliştiğini görmekteyim. Finansal çalkantılar, beklenilen ekonomik buhran (ki bu çok yakında), holografi teknolojisinin gelişimi, insanlara takılan çipler (RFID), uzaylı teknolojisinin insanlara kademeli olarak alıştırılması (önce Hollywood sonra NASA tarafından) ve daha birçok şey…

Bu projeyi size anlatmayacağım. Araştırmak isterseniz google’a sorun, karşınıza 1.000’lerce sonuç çıkarır bununla ilgili. İstediğiniz bir tanesini açıp okuyun.

Benim bu yazımda varmak istediğim konu şu:

Dünya üzerinde her bir konu ile ilgili birçok teori var. İsteyen istediğine inanır istediğine inanmaz. Ya da bu teoriler karşılaşıldıkça sadece bir olasılık olarak açık fikirlilikle okunabilir. Dediğim gibi bir olasılık olarak kenarda tutulabilir. Bu projenin de bu perspektifte okunmasını öneririm.

Kişisel olarak, ben bu projenin ne gerçek olduğuna ne de yalan olduğuna inanıyorum. Sadece böyle de bir iddia varmış diyorum. İlginç olanın, bugün birçok alandaki gelişmelerin bu projenin planına paralel olarak gelişiyor olması. Sizin de dikkatinizi çekmek istedim.

Hipnoz

10369987_10152295751025124_3296734609496530960_n

Tüm dünyanın hipnoz altında olduğu başlangıçta oldukça iddialı ve tartışmalı bir önerme olarak kabul edilebilir. Fakat rüya gören bir kimse rüyada olduğunu anlayabilir mi? Ya da hipnoz altında olan bir kimse hipnoz altında olduğunu anlayabilir mi? Bu anlayış eksikliği, tartışmanın merkezine eklendiği taktirde kim hipnozda olmadığını kanıtlayabilir? Hele ki tüm dünya toplumunun hipnozda yaşadığına dair güçlü izler mevcut ise, egomuz bu gerçekliği kabul edebilir mi?

Bu söz konusu süreç, doğumumuzdan itibaren etkisi altında kaldığımız, kollektivist programlarla sürekliliği eksiksiz devam eden bir süreç ise bunu belirlemek oldukça güçleşebilir.

Öncelikli olarak travmatik tecrübeler hem hipnoza yatkınlığı, hem de insanın kontrol altına girmesini kolaylaştıran en önemli etkenlerden biridir. Özelikle çocuklar üzerinde uygulanan otorite ve itaat teknikleri bu sürece katkıda bulunan uygulamalardan bazılarıdır. Günümüzde erkek bebeklerin doğar doğmaz hastanelerde maruz kaldıkları sünnet ritüeli, bu travmatik tecrübelerin en sertlerinden biridir. Teknik olarak, muazzam bir acıya karşı bilincin kendini koruması için yaptığı bir güvenlik önleminden bahsedebiliriz. Burada, travamatik acı ile beraber bilincin ruhtan uzaklaşması ve ruh ile bilinç arasındaki bağın kopması söz konusudur. Bu kopukluk ve bunun gibi birçok travmatik tecrübe sözkonusu kişinin ileri yaşlarda içinde oluşmuş olan kopukluktan dolayı, daha kolay kontrol edilmesini sağlayacaktır. Bebeklik çağında çocukların, ebeveynleri aracılığı ile yaşadıkları müdahalelerin büyük bir kısmını bu katagorilere koyabiliriz. Zaten hipnoz altındaki bireylerin çocuklarını da aynı sistem içerisinde, farkında olmadan aynı endoktrinasyon fabrikalarından geçirmeleri de sistemin sürekliliğindeki başarının bir izzahıdır.

İnançlarımız ve değerlerimiz tüm bu hipnotik sürecin içinde idame edilmemize yardımcı olan unsurlardır. Matrix filminde, bugün yaşadığımız sürece atıfta bulunan birçok tanımlama yapılmıştır. Süregelen bu düzen, ebeveynlerimiz ve büyüklerimiz tarafından yeterince sorgulanmadığı için, alt jenerasyonların da sorgulama ihtiyaçları sınırlı kalmaktadır. Ve dahası, bu süreci sorgulayanlara da deli ya da çatlak tanımlamaları yapılmaktadır. Tabi ki bu tanımlamalar da sistem içerisinde bilinçli olarak dizayn edilmiş, sisteme karşı olası sorgulamaları önlemek amacı ile topluma entegre edilmiş programlardır. Ne de olsa kimse deli olarak adlandırılmak istemez. Çünkü sistem, kişinin kendini nasıl gördüğünden ziyade dışarıdan nasıl göründüğünün önemli olduğunu öğretir. Tüm TV reklamlarında, Hollywood filmlerinde bu konular farklı elbiselerle devamlı olarak sunulmaktadır.

Ne pahasına olursa olsun, topluma ayak uydurma çabası ve toplum içinde kabul edilme arzusu olarak algılayabileceğimiz çabalar bir mıknatıs gibi kişiyi sistemin içinde tutmaktadır. Toplu olarak hareket etmek negatif algılanmamalı FAKAT günümüzde “kolektivizm” olgusunun bir toplum mühendisliği aracı olarak karşımıza çıkması, kişinin belli oranda kendisini bu manipülasyonlardan korumasını gerektirmektedir. Bu manipülasyonlar bireyin kendi sorumluluğunu eline almasından ziyade, bir başkası tarafından ona sunulan sorumluluğu benimsemesini programlamaktadır. Bu başkası dediğimiz organ bir okul olabilir, bir hoca ya da bir guru olabilir, bir patron olabilir ya da bir ebeveyn olabilir…

ayn-rand-quotes-hd-wallpaper-1

 Sistem, hipnozun sürdürülebilirliği adına, hiçbir şekilde kişisel gelişimi desteklememektedir. Çünkü kişisel gelişimi destekleyen uygulamalar, insanların farkındalıklarının artması anlamında yardımcı birer araç olduklarından, hipnotik sistem ile çıkar çatışması yaratırlar. Farkındalığın artması, hipnotik sistemin önündeki sisin de dağılması anlamına gelmektedir. Bu sebeple bugün birçok kişisel gelişim uygulamalarının da sisteme zarar vermeyecek şekilde, insanları pasifize etmeye yönelik uygulamalarla karşımıza çıkması sürpriz olmamalı diye düşünüyorum. Bazen hiç aklımızın ucundan geçmeyecek çok küçük detaylarda şeytanı bulabiliyoruz…

Sözde bilim, bu sistemin ayakta kalmasını sağlayan çok önemli parçalardan biridir. “Pretictive programming”, yani tahmin edilebilirlik programının kitleler boyutunda uygulanmasıdır ve her bir etkinin nasıl bir tepki yaratacağının programlanması ile oluşturulan uzun vadeli acendalardır.

Bilimi uygulamaya sadece kendilerinin hakkı olduğunu savunan ve onun bekçiliğine soyunan kurumların, burada bahsettiğim ana sistemden bağımsız olduğunu düşünmek kanımca saflık olur. Sistem içerisindeki her noktanın birbiriyle olan bağlantısını anlamadan bu hipnozdan kurtulmanın kolay olmayacağını düşünüyorum. Nasıl ki emperyalizm, askeri endüstriyel kompleks, dünya hükümetleri, sağlık, medya, eğitim ve diğer sektörlerin hepsi örümcek ağının birer parçaları ise “bilim” de bu çarpık sistemin bir parçasıdır. Hele ki bugün, bilimsel araştırma yapan grupların, konu ile direk ilgili alanları ya da verileri kendi acendaları doğrultusunda keyfi olarak göz ardı etmesi ve bu araştırmaları istedikleri sonuçları ortaya koyacak şekilde sunmaları, bilimin de hangi merciler tarafından kontrol edildiğini gayet açıklamaktadır. Bu tip örnekler her ne kadar sistemin bir parçası olan popüler medya organlarında yer almasa da görmeye hazır bireyler için bağımsız medya organlarından rahatlıkla ulaşılabiliyor. Bağımsız medya organlarını takip etmeseniz bile mantık bu olguların sorgulanmasını gerektirir…

Hipnozun subliminal boyutta nasıl beslendiğini anlamak için en basit anlamda günümüzde kullanılan ölçülere, kelimelere, sayılara, mimariye, reklamlarda ve TV’de devamlı gördüğümüz logolara, renklere, HAARP gibi radyo dalgaları ve frekans teknolojileri ve bunlar gibi daha birçok konuya bakmamız gerekir. Tabi ki bu konular, bu yazıya sığamayacak kadar derin olup, kısa bir şekilde geçiştirmenin imkanı yoktur. Fakat sizlere birtakım fikirler vermek için bu örneklerden birkaç tanesini çok basit tanımlamalarla detaylandırmak istiyorum.

Mimari

Günümüzde tüm dünyada hakim olan mimariye baktığımızda, tüm gelişmiş şehirlerde kutu kutu mimariler görmekteyiz. Kimisi kübik, kimisi dikdörtgen ama hepsi 90 derece açılarla yapılmış mimarilerdir. Peki 90 derece açının biyolojik yaşama maksimum derecede zararlı olduğunu kaç tane mimar biliyor acaba? Sadece mimaride değil her alanda 90 derece açı biyolojiyi negatif etkilemektedir. Makro ölçekte gezegenlerin etkileşiminden tutun, mikro seviyede hücrelerin etkileşimine kadar.

Yandaki resimde, manyetik alanSlide0130 fotoğraflama tekniği ile çekilmiş görüntünün, 90 derece açı yapan betonun manyetik etkisinin nasıl uzandığını görebilirsiniz. Kaynak: goldenmean.info Bizim bugün teknoloji ile erişebildiğimiz bu bilgileri binlerce yıl önce kadim medeniyetler nasıl biliyorlardı? Bugün üniversitelerin mimari bölümlerinde neden bu bilgiler öğretilmiyor?

 

Buna karşın altın oranın kullanıldığı mimariler, ki bugün altın oranlarla çalışan neredeyse tek bir mimar bulamazsınız(!), biyolojiyi maksimum seviyede destekleyen ve şarj eden yapılardır. Bu bilgiler medyum aracılığı ile ya da malum olma durumlarında kazanılmış bilgiler değildirler. Bu bilgilerin hepsi fazlasıyla ispat edilmiş, üzerlerinde çalışılmış konulardır. Özellikle altın orana dayalı organik fraktal yapıların, gerek bitkiler olsun gerek insanlar olsun, biyolojik gelişime olan katkıları maksimumdur. Bu katkının tam tersi de maksimum zarardır. Organik olmayan, yani, altyapısı metallerle dolu, 90 derece açılı duvarlar sadece biyolojiyi negatif etkilemekle kalmaz, subliminal olarak da süreklilik arz eden bir tatminsizlik durumu yaratır, kişinin enerji alanının (yani aurasının) zehirlenmesine yol açar.Fraktal Mimari

Dan Winter‘in web sitesinden aldığım yandaki resimde yapı sektöründe kullanılan maddelerin hangilerinin biyolojik gelişimi desteklediğini görebilirsiniz.

Teknik olarak, metal yapıların hazırlanışında maruz kaldıkları yüksek ısı ve basınç, maddenin frekansını ve yapısını bozup, biyolojiye maksimum derecede zararlı hale getirmektedir. Bu zarar sadece biz ona dokunduğumuzda değil, etrafımızdayken de aura alanımızla temas halinde olmasından dolayı bizi sürekli zehirlemektedir.

İnsanlar üzerinde uygulanan subliminal etkilere bir başka örneği de müzik alanında kullanılan frekans ayarları ile verebilirim.

Müzik frekansı

Uluslararası Standartlar Teşkilâtı, (ISO – International Organization for Standardization), 1953 yılında dünya çapında tüm müziği A=440 hz’e fiksledi. Halbuki bağımsız çalışmalar, bu frekansın biyoloji üzerindeki etkisinin zararlı olduğunu göstermektedir. Bugün dünyada üretilen elektronik müzik enstrümanlarının ve aletlerinin hemen hemen hepsi 440 hz ile çalışmaktadır. Buna karşın 432 hz, altın oran, ışığın özellikleri ve biyolojinin manyetizması ile çok daha uyumlu olduğu çalışmalarla gösterilmiştir. 1980’lerde İtalya’da, ulusal çapta tüm müzik endüstrisinin 432 hz’e geri adapte edilmesi için büyük bir bilinçlenme hareketi başlatılmıştı. Tabiki de 1953’de, Rockefeller destekli, Uluslararası Standartlar Teşkilâtı bu standartları belirlerken aptal değildi…

Sadece fikir vermesi açısından çok basit birkaç örnek vermek istedim. Subliminal manipülasyon tahminlerin de ötesinde her alanda karşımıza çıkmaktadır. Burada bahsetmediğimiz, insanlar üzerinde etkili olan, yüz değilse onlarca daha manipülasyon tekniği tanımlayabiliriz.

Peki insanoğlu üzerinde uygulanmakta olan bu kontrol fetişinin altında yatan sebep nedir? Yoksa insanoğlunun mevcut gücü kontrol mü edilmektedir? İnsanoğlundan neden bu kadar çok korkuluyor da bu derece bir manipülasyona maruz bırakılıyor? Aksi taktirde bu manipülasyonları uygulayanların bir çekincesi mi doğardı? İnsanoğlunun kapasitesi, potansiyelinin minimumunda mı tutulmaktadır? Peki insanoğlu bu gücü tekrar geri kazanabilir mi? Daha da önemlisi, insanoğlu bu gücü tekrar geri kazanmak ister mi? Eyer ki potansiyelimizi geri kazanmanın yolu konfor alanımızın dışına çıkmayı gerektiriyorsa, hangimiz kalkıp bilinmeyene adım atmaya cesaret edecek ve hangimiz hipnozda kalmayı tercih edecektir? Günün sonunda hepimizin cevaplaması gereken soru bu olacaktır.