Monoatomik Elementler ve Neg-Entropi

leo c60Sümerliler, süper iletkenliğin gizemini ve teknolojilerini biliyor ve kullanıyorlardı. Gençlik pınarı, şifa, uzun yaşamın sırrı (neg-entropi) ve simyasal tüm hareketlerin altında altın oran bazlı fraktal simetri yatmaktadır.

Monoatomik karbon (bkz. Dr Keshe -Magrav cihazı, Tesla Motorları), soy gazlar, platinyum metal grubu… vs hepsinin ortak özelliği, moleküler yapılarının dodeka-ikoza simetrisi taşıması (d & f subshell) ve elektron yapılarının da atom çekirdeğine fraktal olmasıdır. Atomik tablodaki bütün atomların moleküler yapıları altın oran simetrisi içermezler. Ama biyoaktif alan yaratan ve süper iletkenlik, sıfır elektrik direnci gibi nitekliklere sahip yapılar altın oran simetrisi içermektedirler.

Monoatomik altının da birçok benzerliği bulunmaktadır. Laurence Gardner kitabında, İbranice’de kullanılan “Cennet” kelimesinin, İsraillilerin, monoatomik altının etrafında bulunan elektrik alanını ifade eden ve spiritüel bir fikir olan ölümsüzlük konsepti ile direk bağlantılı monoatomik bir elektrik alanı olduğunu anlatıyor.

Soğuk plazma alanı olan insan aurasının büyüme ihtiyacı da böyle bir elektrik alanına ihtiyaç duymaktadır. Pek yakında bu konuda geniş kapsamlı bir makale yayınlayacağım.

Dan Winter, Paris’deki Champs-Elysees (Champs: elektrik alanı – Elysees: ilüzyon alanı) caddesinin ilüzyon alanının elektrik alanı analamına geldiğini ifade etmekte. Yani fraktal bir alan, uyum alanı (faz uyumu) olduğunu anlatmakta. Başka bir deyişle, faz dağılımının mükemmel olduğu bir elektrik alanı.

Peki monoatomların etrafında bulunan elektrik alanı nasıl oluyor da bu kadar mükemmel dağılım özelliği sergileyebiliyor?

C60 karbon molekülüMesela, karbon atomunun 4 yapısal durumu vardir. Amorf, grafit, elmas ve karbon 60 (C60, Buckminsterfullerene). Doğal elmas karbon yapısı, oktahedron (8 yüzlü) formundadır. Oktahedron yapısındaki karbonu alıp enerji yüklemesi yaparsanız (azıcık bir fotonik ışıma -mesela mum ışığı bile buna yeter) yapısı anında dodeka-ikoza formuna dönmektedir. YANİ: ALTIN ORAN BAZLI FRAKTAL YAPIya dönmekte ve nitelikleri artmakta! Bu vesileyle karbon yapısının merkezindeki elektrik alanının nitelikleri norm dışına çıkmaktadır. Artan nitelikleri sıfır elektrik direnci, süper iletkenlik, manyetik alanlardan etkilenmeme gibi ifade edebiliriz.

Fareler üzerinde uygulanan deneylerde, antioksidan özelliği gösteren C60 molekülü, vücuttaki oksidatif stresi azaltmak suretiyle farelerin yaşam süresini %90 uzattığı bilimsel olarak ölçülmüştür. Burada belirttiğimiz %90 oranı pek sık karşılaşamayacağınız bir orandır. Bu nedenle, gram fiyatı, altının gram fiyatından daha pahalıdır! Bunun yegane sebebi, C60 molekülünün altın oran bazlı fraktal (dodeka-ikoza, truncated icosahedron) simetrisinden dolayı, merkezcil yapıcı dalga etkileşimine izin vermesidir. Bu noktada; mevcut paradigma içerisinde sıkışıp kalmak ile yüksek nitelikli alternatif dünyalara açılma konusunda seçim yapmak istersek, bu seçime hangi yoldan gidebileceğimizle ilgili metaforu burada renklendirebileceğimizi düşünüyorum.

Öte yandan, bu konuları akademik alanda şimdilik bulamayacaksınız. Kimya hocanıza atomik yapıların neden altın orana döndüklerinde niteliklerinin arttığını sorabilirsiniz. Ama malesef bu soruya cevap alamazsınız. Henüz global eğitim sisteminin müfredatında yok. Çünkü bu bilimin gelişmesi tüm enerji sektörünü, sağlık sektörünü, eğitim sektörünü ve daha birçok alanı yıkacak güçtedir. Aslında bu konu, binlerce yıllık bir problemdir. Bu sebeple, Pisagor okulu tarafından açıklanması kesinlikle yasak olan bu bilginin ifşasının bedeli ölümdü (bkz. Hippasus, MÖ 5.yy)

Yüzyıl önce, Tesla’nın neden önü kesildiyse bugün de sistemin işleyişinde fazla bir değişme olmamıştır. Bu sebeple coğrafya hocanız size evrenin, güneş sisteminin altındaki altın oran ilişkisini, fizik hocanız size DNA, proteinler ve belli moleküler yapıların altındaki altın oran ilişkisini, mimari hocalarınız size altın oran bazlı yerleşim alanlarının aura gelişimi ile ilgili ilişkisini anlatamayacaklardır.

Teknik olarak monoatomik yapılarda atom stabil hale geldiğinde, merkeze doğru yıkıcı olmayan faz çöküşü mümkün olmaktadır. Bu noktada, süper iletkenlik ile beraber faz ışıması da mükemmel bir gül formu alır. Hatırlatmak isterim ki altın oran, çok romantik, (neg-entropik, elektriksel) bir sebepten dolayı, güzelliğin de tanımlayıcısıdır.

Aslında, tarihte ilk kez(!) neg-entropi, özdüzenleme, ters zaman akışı fizikte ispat edildi. Optik biliminde (yaklaşık 10 yıldır), optik faz uyumu ve 4 yollu birleşim deneylerinde dalga alanlarının bu özellikleri ölçülmekte.

süper atomSüper atom dedikleri, altın oran bazlı fraktal simetriden başka birşey değildir. Neden atomik yapı, altın orana dönüştüğünde süper iletkenlik nitelikleri kazanıyor? Çünkü sadece ve sadece altın oran, yapıcı dalga etkileşimine olanak sunmaktadır. Yapıcı dalga etkileşiminin optimizasyonu ve yüksek etki alanları (soğuk füzyon?), atomik yapıdan tutun, evrenin yapısına kadar her yerde ölçülmektedir.

Kritik olan konu, EĞER altın oran, yapıcı dalga etkileşimine çözüm ise, O ZAMAN, yapıcı baskıya da çözüm olmaktadır! Yapıcı baskı çözümünün inanılmaz alanlara etkisi vardır! Bunlardan en önemlisi, YER ÇEKİMİ!

Çekim kuvveti, Einstein’in açıklamaya çalışıp başaramadığı formüllerden biridir. O, çekim kuvvetinin, sonsuz baskı alanından kaynaklandığını biliyordu. Fakat kimse ona fraktalitenin ne olduğunu söylememişti! Zira fraktalite konusu, 1975’de Polonya asıllı matematikçi Benoit Mandelbrot’un matematiksel olarak kendisini ifade etmesini bekliyordu…

Altın oran ve fraktalite konusu böyle güzel bir nedenden dolayı acilen eğitim müfredatına entegre edilmelidir. Kritik olan mesele, altın oran, fraktalitenin DORUK NOKTASIdır! (detay için tıklayın) Bugün birçok akademisyen, araştırmacı ülkemizde fraktalite konusunda kitaplar, eğitimler, seminerler vermektedir. Ama neden bir tanesi bile fraktalitenin doruk noktasından bahsetmiyor?

Altın oran bazlı fraktal faz uyumu;

evrenin, farkındalığın, aydınlanmanın, yaşam enerjisinin, yer çekiminin, alfabe ve sembolün, rengin, mikrodan makroya maddenin ve diğer tüm merkezcil ve kendi kendini düzenleyebilen kuvvetlerin temeli olduğunu Dan Winter tarihte ilk kez tanımlamıştır.

Dan Winter (www.fractalfield.com) ile beraber bu bilgileri ilk kez Türkiye’de paylaşıyor olmaktan dolayı çok mutluyuz. Aslında, global eğitim müfredatında olmayan bir konuyu neden biz ilk kez müfredata almayalım? Neden bu konuda öncü olmayalım, teknolojiler geliştirmeyelim?

Tufan Güven

8 Ocak 2019

https://www.facebook.com/plugins/video.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Ffraktalalanbilimi%2Fvideos%2F655009681510228%2F&show_text=0&width=560

https://www.facebook.com/plugins/video.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Ffraktalalanbilimi%2Fvideos%2F503714599973071%2F&show_text=0&width=560

https://www.facebook.com/plugins/video.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Ffraktalalanbilimi%2Fvideos%2F258398581454454%2F&show_text=0&width=560

Sevgiliniz Bir Simülasyon mu?

Digital-woman-cropped_tcm18-38773

Hayat kısa, zaman değerli, direk konuya giriyorum.

2000’lerin başında MIT’den bir fizikçi, Prof. Seth Lloyd, bigbangden günümüze kadar geçen süredeki realitenin simülasyonu için gereken bilgisayar operasyonlarını hesapladı. Yani bugüne kadar olmuş olan her olayın, atom bazında hesaplanması. Bütün bu işlemleri simüle etmek için şu an mevcut evrende bulunan enerjiden daha fazla enerjiye ihtiyaç olduğunu saptadı.

BilgisayarBu şu anlama gelmekte, bu evreni en baştan inşa edecek kompüterin, evrenden daha büyük olması gerektiğini ve zamanın da bizim algıladığımız zamandan daha yavaş hareket etmesi gerektiğini hesabetti. Yani bu tip bir simülasyonun fiziksel olarak mümkün olmadığını ifade etti.

Bu bulgudan çok kısa bir süre sonra, biliminsanları, evrenin içerisinde yaşayan varlıkları, orada gerçekten yaşadıklarına ikna edecek seviyede, çok da mükemmel olmayan bir evreni yaratmanın çok daha az bir bilgi işlem gücü ile mümkün olabileceğini anladılar. Bu tip yapay bir kozmosda, mikroskopik seviyedeki en ince detaylar ve en uzaktaki yıldızlar, sadece programın içerisindeki gözlemcilerin ancak sofistike cihazlar ile onları gözlemlediği ender anlarda belireceklerdir ve gözlemlenmeleri bittiği anda ortadan kaybolacaklardır.

Diyelim ki, bu tip bir evrende Andromeda Galaksisi gibi muazzam bir bilgiye sahip bir yapı ancak sofistike bir teleskop ile gözlemlendiğinde belirecektir. Başka bir deyişle aktif gözlem, dalga fonksiyonunu lokalize edecektir. Mikro kozmos için de aynı prensip geçerli olacaktır. Bu durum, enerjinin süper ekonomik bir şekilde kullanılmasına olanak sağlamaktadır.

Teorik olarak, bahsettiğimiz mikro ve makro yapıların kaybolma anlarını göremeyiz. Çünkü gözlemlemeye başladığımız her seferinde tekrar oluşacaklardır.

Bu fonksiyonun anlaşılması, sanal evrenleri simüle etmeyi mümkün kılmaktadır. Aslında burada anlatılan fonksiyon, kuantum biliminin en temel anlayışlarından biridir. Meşhur çift yarık deneyinde aktif gözlemin dalga fonksiyonunu lokalize ettiği uzun zamandır bilinmektedir. Thomas Young, 1801 yılında ışık ile yaptığı deneyinde, dalgaların birleşme özelliğini ilk kez sergilemiştir.

fraktal, holografik evren modeli ve kuantum fiziğiKuantum fiziğinde var olan bu mekanizmayı kullanarak, çok da mükemmel olmayan fakat içerisinde yaşayan canlıları, o realitenin gerçekliğine ikna edecek bir simülasyon yaratmanın teorik olarak mümkün olduğu anlaşılmıştır.

Aslında bilgisayar oyunlarına bakacak olursak, çok benzer özellikler zaten kulanılmaktadır. Eminim bu makaleyi okuyan herkes, zamanında az ya da çok bilgisayar oyunu oynamıştır. Bilgisayarın parçalarını düşünecek olursak, monitörün özelliği, işlenen bilgilerin görsel olarak oyuncuya aktarılması işlevini görür. Diyelim ki bir joystick ile oyun oynuyorsunuz. Joysticki ne tarafa çekerseniz, monitörde, yani bilgisayar ekranınızda, o alanı görürsünüz. Ekranın dışında bulunan alanlar anlık olarak kaybolur çünkü bilgisayar işlemcisinin performansını optimum kullanması gerekir ve ekranda görülmeyen yerlerin işlenmesi gereksiz enerji sarfiyatına sebep olacaktır. Bu sebeple sadece ekrandaki bilgiler işlenir ama siz ne zaman joystickinizi (ya da gözleminizi) diğer alanlara yönlendirirseniz ancak o zaman tekrar size o bilgiler görünür (işlenir) hale gelecektir. Bu basit örnekte, kuantum mekaniği ile bilgisayar oyunları arasındaki ilişkiyi anlayabileceğimizi düşünüyorum. Her iki alanda da aynı prensip geçerlidir: Aktif gözlem dalga alanlarını lokalize eder.

Picture22016 Ağustos ayında, bilgisayar oyunları piyasasında çok ilginç bir oyun duyurusu yapıldı. “No Man’s Sky” isimli fantazi/bilim kurgu oyunu, simüle edilen kendi evrenindeki yıldız sistemlerini ve gezengenleri keşfetmek ve bir takım maceralar yaşamak üzerine dizayn edilmiş. Peki, bunda ne var diyeceksiniz. Her oyunda bu tip senaryolar yazılabilir. Bilgisayar oyunlarında önemli detaylardan birtanesi, senaryoyu ve istenilen bilgi işlem gücünü sorunsuz işleyebilme kapasitesini sunabilmektir. Yani dizayn edilen oyun zamanın ötesinde bilgi-işlem gücü gerektirirse oyunu oynayan kişinin bilgisayarı bu gücü kaldıramayacağından oyunu oynayamaz. Dolayısıyla zaman içerisinde gelişen bilgi-işlem kapasiteleri göz önünde bulundurularak oyunlar belli işlem kapasiteleri ile hazırlanmaktadır.

 

İşin ilginci, No Man’s Sky oyununda, hazırlanmış gezegenlerin sayısı 18,446,744,073,709,551,616 (yani yaklaşık 18 Katrilyon!). 18 Katrilyon gezegenin her birininin kendine has (diğerlerinden farklı) özel fauna ve florası mevcut. Her gezegende farklı fizik kuralları da bulunabiliyor. Peki nasıl oluyor da bu kadar muazzam bir bilgi bütününü tek bir oyuna sığdırabiliyorlar. Cevabı tek bir olguda saklı:

FRAKTALİTE

Fraktalitenin ne olduğuna, konuyu fazla bölmemek adına bu yazıda girmeyeceğim fakat ilgilenenler daha önce yazdığım makaleden bu konuyu okuyabilirler (tıklayın). Bir bilgisayar oyunu yazıyorsanız, çok basit formüllerle artık sonsuz gibi görünen(!) evrenleri yaratabilirsiniz. Fraktal formüller sadece bilgisayar oyunlarında değil, Hollywood’da film efektlerinden tutun, bilimsel makalelerde evrensel şuurun kozmosdaki dağılımını açıklamaya kadar hemen hemen her alanda görülmekte ve ölçülmektedir.

Konumuza geri gelecek olursak, tüm evreni simüle etmek teorik olarak mümkün. Belki bugün içinde bulunduğumuz gelişmişlik seviyesinde, bugüne benzer bir evreni simüle etmemiz kolay olmayacaktır fakat bilim ve teknolojinin gelişim hızını gözönünde bulundurduğumuzda, bu tip yapay evrenlerin çok yakında hayata geçirileceğini görebiliriz. Hem de kendi yaşam sürelerimiz içerisinde.

Google’ın direktörlerinden biri olan transhümanist ve fütürist Ray Kurzweil, yapay evrenlerin 2045 yılında mümkün olacağını ve insanoğlunun tam potansiyeline (kendisi bunu tekillik -singularity- olarak tanımlıyor) ulaşacağını öngörüyor. Kendisi, teknolojik ve mekanik gelişimin, insan bilincinin tüm evrendeki tezahürü olduğunu savunuyor. Kişisel olarak Kurzweil’in felsefi görüşlerine katılmıyorum. Fakat felsefesine katılmasam da, bu konuları uzun zamandır araştıran biri olarak, bahsettiğimiz teknolojinin NET bir şekilde bu yöne doğru ilerlediğine şahit olmaktayım. Sadece Ray Kurzweil değil, başka birçok proje, yapay evrenleri yaratmak için çoktan kolları sıvamış durumda. Bunlardan bir başkası da Rusya kökenli “Project 2045″dir.

Picture3Bu konuda en çok karşılaşılan kontra argümanlardan bir tanesi, insan bilincinin ya da hafızasının simüle edilemeyeceğidir. 2013 yılında MIT’de yapılan bir çalışmada nörologlar başarılı bir şekilde kendine ait olmayan hafızayı bir beyine aktarmayı başardılar. Fareler üzerinde yapılan çalışmada, gerçek olmayan hafızanın gerçek hafıza ile aynı niteliklere sahip olduğunu ölçtüler.

Farelere uygulanan bir deneyden bilinç aktarımına ulaşamayacağımızı düşünebilirsiniz. Şunu belirtmeliyim ki, Graham Bell, ilk kez odanın karşı tarafına ulaşan bir sinyal oluşturduğunda, parazitli ve zor duyuluyordu. Ama bu bir gelişmeydi. Küçücük bir gelişmeden bugün batı uygarlığındaki en sofistike teknolojiye, telefon iletişim sistemine ulaştık. Dolayısıyla, 6 yıl önce bir fareye aktarılan hafıza operasyonunun ileride, teknolojik gelişmelerle nerelere geleceğini pek hayal edemeyebiliriz.

Picture4Evrenin yapısına dönecek olursak, ünlü bir teorik fizikçi olan James Gates, sicim teorisi üzerinde çalışırken, formüllerin arasında gizli çok enteresan birşey keşfediyor. Kendisi bulduğu şeyi sofistike bir kod olarak adlandırıyor. 0 ve 1’lerden oluşan ileri teknoloji ürünü 4 boyutlu süper simetrik bir kod sistemi (bkz. hiperküp). İşin ilginci, 4 boyutlu küp olan hiperkübü tarihte ilk kullanan kişi ünlü simyacı, Dr. John Dee olmuştur. John Dee, Kraliçe I. Elizabeth’in baş danışmanı, 007(!) nolu MI6 ajanı ve gizli servislerin kurucusu, matematikçi, astronom, astrolog, okült felsefeci ve daha buraya sığdıramayacağımız pek çok özelliği vardır. (Kendisi ile ilgili yazdığım makaleyi okumak için tıklayın).

Picture2John Dee, hermetik ve simyasal çalışmalarını beraber yürüttüğü arkadaşı Sir Edward Kelly ile beraber meleklerle iletişim kurmasıyla ünlüdür. Bu resmi(!) bilgiyi bugün “British Muzeum”da halka açık sergilenen araçlarının yanındaki açıklamada okuyabilirsiniz. İşin ilginci meleklerle iletişim kurması değil, bu iletişimi kurarken kullandığı algoritmalar ve tekniklerdir. 16. yy Avrupasının en büyük kütüphanesine sahip olan Dee, o zamanların Einstein’i kabul edilmektedir. 3 boyutlu düzenli geometrilerin (bkz. platonik cisimler) bile yeni yeni Rönesans ile beraber yayılmaya başladığı bir dönemde, kendisi tarihte ilk kez dört boyutlu geometriler (hiperküp, pentatope… vs) ile çalışma yaptığını tarihçiler belirlemişlerdir. Yukarıda bahsettiğimiz fizikçi James Gates’in evrenin kumaşında bulduğu kodlar da, John Dee’nin de tarihte ilk kez üzerinde çalıştığı kod sisteminin aynısıdır. Acaba hem John Dee hem de James Gates farklı zamanlarda öteki boyuta açılan bir pencere mi bulmuşlardı? Aslında 1.000’lerce yıllık kadim bilgilerin henüz günümüzde teknik ve bilimsel olarak kabul edildiğini düşünücek olursak bu tip geç kalmış teyidlerin bizi şaşırtmaması gerektiğini düşünüyorum. Aynı kadim mısır medeniyetinin bildiği ama modern bilimin anca teyid ettiği gibi: İnsan vücudu ışık bedenden oluşmaktadır (teyid için tıklayın).

Peki evrenin kumaşında 0 ve 1’lerden oluşan sofistike bir kod sisteminin bulunması ne anlam ifade etmektedir? Platon’un mağara alogorisinde işaret ettiği, algıladığımız realitenin gerçek kaynağını bulmak sizce mümkün müdür? Şahsen, bu noktada en doğru yaklaşımı Alexander Pope’un meşhur sözünü hatırlatarak sunmak isterim,

Alexander Pope - Fraktal Alan Bilimi

Picture1Simülasyon önermesinin modern tarihteki örneklerine bakacak olursak önce yiğidin hakkını vermemiz gerekir. Blade Runner, Total Recall, Minority Report ve Matrix başta olmak üzere birçok bilimkurgu filminin fikir babası Philip K. Dick, 1977 yılında canlı bir basın toplantısında, bir matriks içerisinde yaşadığımıza dair inkar edilemez kanıtlara sahip olduğunu söylemişti. Kanımca, eğer bu konuda hayatı belgesel çekmeye değecek bir kişi varsa o kişi de Philip K. Dick’tir.

Daha sonra 2003 yılında, Nick Bostrom, “Simülasyon Argümanı”nı ileri sürmüştür. Simülasyon argümanı, üç önermeden en az birinin doğruluğuna dayanmaktadır:

  1. İnsanlığın nesli üst düzey bir teknolojiye ulaşamadan tükenecektir.
  2. Üst düzey teknolojiye ulaşmış hiçbir medeniyet bizim evrimsel tarihimizi simüle etmekle ilgilenmeyecektir.
  3. Neredeyse kesinlikle bir bilgisayar simülasyonu içinde yaşıyoruz.

Aslında linear bir mantıkla düşünecek olursak, yapay bir realitenin içerisinde bulunan üstün bir medeniyetin yeni bir yapay realite yaratmaması için hiçbir neden yoktur! Yani teknik olarak yapay bir realitenin içerisinde sonsuz yapay realiteler yaratılabilir. Bu konu, gayet tabi etik değerler perspektifinden de tartışılmaya mecburdur. Ama burada dikkat çekmek istediğim teknolojinin kapasitesi ve limiti ya da limitsizliğidir… Öyle görünüyor ki pek yakında, yapay evrenlerin de yaratımıyla, bu limitten bahsetmemiz gittikçe zorlaşacak. Yani başka bir deyişle limitsiz olanaklar diyarına adım atacağız.

Picture5Özellikle 3, 4 yıl önce bu konu, silikon vadesinde en popüler konu idi. Öyle ki artık insanlar orada bu konuyu tartışmaktan bıktılar diyebilirim. Bir kaç örnek vermek gerekirse, Ellon Musk, 2 sene önce bir söyleşi sırasında %99,99999 ihtimalle bir simülasyon içerisinde yaşadığımıza inandığını canlı yayında söyledi (kayıdı Youtube’da bulabilirsiniz). Yine silikon vadisinden 2 milyarder CEO, beraber bir fon kurup, insanlığı simülasyondan kurtarmak üzerine proje araştırma ve geliştirme alanında kaynak sağlamaktadırlar.

Ayrıca başka bir fizikçi Thomas Campbell, kitaplarında, algıladığımız simülasyon evreninin tüm teknik detaylarını ve mekanizmasını ifade etmektedir. İşin teknik kısmı ile ilgilenenlerin okumasını tavsiye ederim.

Bu anlayış ile beraber evrenimizi fraktal bir okyanusun içerisindeki bir su partikülüne benzetebiliriz. İlk bakışta, bu bilgiler size çok mekanik ve itici gelebilir ama öyle olmak zorunda değil. Eğer günün birinde kendi evreninizi yaratma imkanınız olursa, siz de bu imkanı güzel bir evren yaratarak gayet hür iradenizi bu yönde kullanabilirsiniz. İstediğiniz fizik kanununu, istediğiniz realiteyi kendinize çekebilirsiniz. İster başka bir yıldız sistemindeki bir nebulanın deneyimini yaşarsınız, ister mikro dünyadaki bir proteinin deneyimini. Ya da çok farklı bir deneyim de yaratabilirsiniz, mesela algıladığımız anlamda fiziksel bedeni olmayan ama başka gerçeklik evrenlerinde var olan varlıkların topluca deneyimini yaşayabilirsiniz, hepsini aynı anda… vs. Demek istediğim limitiniz sizin hayal gücünüz!

Potansiyel olarak aynı anda milyarlarca evren yaratıp herbirisinin içinde, aynı anda, izole deneyimler yaşayıp hepsini birbirine bağlayabilirsiniz. Yani tek bir evrende yapacağınız bir hareket, başka bir evrendeki değişimleri de tetikleyebilir bu durumda. Örnekleri sonsuza kadar çoğaltabiliriz…

Bu bağlamda tartışmaya açık konulardan bir tanesi, zaman ilerlediğinde, bu teknolojiye kimin erişimi olacak? Ya da dünya üzerindeki mevcut sistem, bu teknolojiyi insanlara bırakır mı? gibi sorular konuşulacak en önemli konuların başında gelebilir. Blockchain gibi açık kaynak teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla sosyal sistemlerde büyük devrimler pek yakında zaten kapımızı çalacaklar. Bugün tüm dünya, bu değişim sürecinin içerisine girmiş durumda. İnsanlık tarihini düşünecek olursak, daha 100 yıl önce kimsenin hayal bile edemeyeceği bir dünya yarattık (iyi, kötü tartışılır). Herşeyin eksponansiyel hızlandığı bir süreçte, 30 yıl sonrası artık tahminlerin tamamen dışına çıkmaktadır.

zorlamaktan korkmayınEğer makalede bu noktaya kadar su kaynatmadan gelebildiyseniz, şimdi size bir de ev ödevi vereyim o zaman. Bu yazıyı okuduktan sonra, 2 dakka oturup düşünün, imkanınız olsa nasıl bir realite yaratmak isterdiniz? Hayal gücünüzün kapasitesini zorlayın ama. Şu ankinden farklı fizik kanunları yaratın, en olmayacak, en imkansız gibi görünen kuralları belirleyin, ya da isterseniz yeni kurallar ekleyin (mesela: çekim yasası, yin&yang, fraktalite, altın oran kodu… vs.), yaratacağınız evrenin enerji niteliklerini belirleyin.

Biraz beyin jimnastiği, yeni nöral ağ bağlantıları her zaman faydalıdır.

Son olarak da kişisel öngörülerimi eklemek isterim buraya. Şu meşhur “21 Aralık 2012” tarihi bence doğru bir tarih fakat biz şuan olduğumuzu zannettiğimiz yılda değiliz. Yani geçmişte kayıp bir 30, 40 yıl atlanmış olabilir. Ben şahsen, 21 Aralık 2012 beklentilerinin 2040 ile 2050 arasındaki bir 21 Aralık’ta yaşanacağını düşünüyorum. Yaşanacak olan da, konunun sulandırılmış hali olan kıyametten ziyade, büyük bir algı değişimi ya da quantum zıplaması benzeri bir durum olabilir. Aslına bakarsanız, tarih 2040’lara yaklaştıkça zaten teknolojik ilerlemeyle beraber insanlar, içinde bulundukları realiteyi zaten sorgulamaya başlayacaklar ve algıları ve farkındalıkları otomatikman gitgide bir lotus çiçeği gibi açılacak (bir kısmının tabi). Bu durumu illa teknolojiye bağlamak doğru olmaz. Kişisel çalışmalar, meditasyon gibi teknikler de bu sürece muhakkak yardımcı olacaktır fakat burada konumuz teknoloji olduğu için bu makaleyi de bu bağlamda değerlendirmenizi öneriyorum.

Özellikle teknoloji devrimi ile alt realiteleri yaratmaya başladığımızda, “reverse engineering” tekniklerinin bu alandaki gelişimiyle üst realitenin bizi nasıl yarattığını da çözecek seviyeye geleceğiz. Tarihteki bu değişim sürecine tanık olmak çok heyecanlı olacak. Popcornlarınızı hazırlayın!

Tufan Güven

31 Aralık 2018

Prag cover Tr

Evrensel Ölçek ve Sümer Tabletleri

Evrende mikrodan makroya hareket ettikçe temel yapıların frekanslarında görülen en temel ortak özelliklerden biri altın orandır. Zira altın oran sadece madde olarak deneyimlediğimiz fiziksel evrende değil, aynı zamanda daha sübtil alanlarda da (aydınlanma, farkındalık, düşünceler… gibi)ölçülmektedir.

Daha önce yazdığım makalelerde birçok örnek bulabilirsiniz. Bu makalede de, özellikle Planck seviyesinden başlayarak altın oran katlarının oluşturduğu yapıları ve bir kaç tarihi eserden örnek vermek istiyorum.

Dan Winter, 2015 yılında yazdığı “Fractal Conjugate Space & Time: Cause of Negentropy, Gravity and Perception” (Fraktal Birleşik Uzay & Zaman: Negentropi, Yer Çekimi ve Algının Kaynağı) adlı kitabında bu yapıların evrensel ölçekte nasıl dizildiğini (altın oran katları ile) matematiksel olarak ispat ediyor.

Dan's equation - Universal caduceus

planck

Planck seviyesi, en küçük seviye anlamına gelmektedir. Farklı boyutların Planck ölçekleri vardır. Planck zaman, Planck mesafe, Planck alan… gibi. Planck mesafe dersek, bu mesafe, ikiye bölünemeyen mesafe anlamına gelir. Uzay ve zaman boyutunun kumaşı gibi. Plank mesafesinin ölçümü yaklaşık olarak yandaki gibidir.

Şimdi size önemli bir sır vereceğim. Ama bu sırrı kendinize saklamak zorunda değilsiniz. Zira sırrın içeriği altın oran olduğu için, ancak paylaşılması gereken bir bilgidir bu.

Planck seviyesinden başlayarak günümüzde sıkça kullanılan uzunluk birimlerine gelecek olursak (mm, cm, metre), hangi uzunlukların kökeninde altın oran içerdiğini açıklayacağım. Tabiki bir bölümünü açıklayacağım. Buradan hareketle isteyen gerekli çarpma ya da bölme işlemleriyle öncesini ve sonrasını da hesabedebilir. Tapınak inşa etmek isteyenlere duyurulur!

1.05 cm, 1.7 cm, 2.7 cm, 4.4 cm, 7.2 cm, 11.6 cm, 18.8 cm, 30.4 cm…

Bu uzunluklar birbirlerinin altın oran katlarından oluşmaktadır (yukarıdaki paragrafta izah ettiğim gibi). Aynı zamanda iki sayının (ölçünün) toplamı bir sonraki ölçüyü vermektedir. Bu iki özellik (katların ve toplamların bir sonraki sayıyı vermesi) altın oranın hem aritmetik hem de geometrik orana sahip olduğunun matematiksel ispatıdır. Evrende hem aritmetik hem de geometrik orana sahip başka bir oran ya da sayı yoktur. Altın oran, SADECE hem aritmetik (toplamalı) hem de geometrik (çarpmalı) orana sahip değil, AYNI ZAMANDA, dalga mekaniği ve elektrik fiziği açısından da dramatik ve fazlasıyla gözden kaçmış anlamlara sahiptir. Çünkü, fizik ve felsefedeki birçok problem ve sır, en temelde, sonsuz ve yıkıcı olmayan (yapıcı) baskı problemine dayanmaktadır. Daha önceki yazımda bu konuyu paylaşmıştım.

İnsanlık tarihinin ilk yazılı eserlerinden iki örnek vermek istiyorum. Güneş Tanrısı Şamaş’ın kireçtaşından yapılmış rölyefi (Şamaş Tableti), oranları itibariyle incelendiğinde, geçmişin kadim ve en gizli bilgileri arasında bulunan “altın oran”ı barındırdığı görülmektedir.

Pisagor Okulu tarafından açıklanması yasak olan ve ancak dolaylı olarak bahsedilen altın oran, Şamaş Tableti üzerindeki bölümlerin ayrımında net olarak ölçülmektedir. Tablet üzerinde, iç içe geçmiş, üç tane altın oran dikdörtgeni görülmektedir.

Şamaş tableti altın oranı sadece içerisindeki oranlarda barındırmıyor, aynı zamanda size yukarıda sır olarak açıklamış bulunduğum ölçülere de ufak bir farkla denk gelmektedir. Wikipedia’daki açıklanan ölçüleri: Boy 29.2 cm, En: 17.8 cm. Yukarıda verdiğim ölçüler ile aralarında %5’lik bir fark bulunmakta (hem en hem boy).

Evrensel ölçek altın oran uzunluğu: 18.8 cm
Şamaş tableti eni: 17.8 cm

Evrensel ölçek altın oran uzunluğu: 30.4 cm
Şamaş tableti boyu: 29.2 cm

Acaba tabletin yanlarındaki aşınma payı bu açığı çıkartmış olabilir mi?

Plimpton 322 adı verilen başka bir tablet de Sümerlilerin trigonometriyi Yunanlılardan çok daha önce ve çok daha sofistike bir şekilde kullandıklarını göstermektedir. Plimpton 322 tableti, Hipparchus’dan (trigonometrinin mucidi zannettiğimiz Yunanlı matematikçi) 1,000 yıl öncesine işaret etmektedir.

Plimpton 322

Plimpton 322 sadece tarihin ilk trigonometri tableti değil, aynı zamanda altın oranı da kolon genişliklerinin (4 tane) birbirlerine oranında bulunduran bir tablettir.

Plimpton 322 altın oran

yıldızÖlçümlerini bizzat kendim yaptığım yukarıdaki resimde açık olarak kolonlar arasındaki altın oran ilişkilerini görebilirsiniz. Farklı renklerle işaretlediğim her kolon genişliği, aşağıya doğru indikçe birbirinin altın oran katından oluşmaktadır. En üstteki dört rengi (pembe, mavi, yeşil ve kırmızı) ve oransal mesafeleri alıp, bu oranlardan mükemmel bir yıldız inşa edebilirsiniz. Yıldızın (içinde pentagon vardır) en kadim sembollerden biri olmasının yanında, mükemmel altın oranı da içerdiğini hatırlatmak isterim.

 

Güzelliğin Sırrı: Altın Oran

Bensu 01

Altın oran, matematikte ve fiziksel evrende her zaman var olmasına rağmen, insanlık tarafından tam olarak ilk kez ne zaman kullanıldığı ve uygulandığı bilinmemektedir. Fakat tarih içerisinde tekrar tekrar insanlık tarafından keşfedildiğini varsayabiliriz. Bu durum da altın oranın tarih boyunca farklı isimlerle yer almasını açıklamaktadır.

platonEflatun (Platon), MÖ 360’da, doğa bilimi ve kozmolojiyi kaleme aldığı “Timaeus” adlı eserinde, altın oranın, tüm matematiksel ilişkilerin ortak bağlacı olduğunu ve kozmos biliminin de anahtarı olduğunu belirtmiştir. Bundan 60 yıl sonra, Öklid (Euclid), “Elementler” adlı eserinde, bir doğruyu 0.6180399… bölerek, bunu ortalama oran (mean ratio) olarak tanımlamıştır. Daha sonra bu isim golden mean (altın oran) olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Euclidİşin ilginci, bugün hangi okula giderseniz gidin, hangi öğrenciye sorarsanız sorun (detay için tıklayın), bir doğruyu ortalama noktasından ikiye böl derseniz, o kişi de (eğer ki endoktrinasyon sisteminden çıkmışsa) tam olarak orta noktadan (yani 0,5 noktasından -yarısında) bu doğruyu ikiye bölecektir. 1 metreyi, 50 cm ve 50 cm olarak iki eşit parçaya böler. FAKAT, Euclid diyor ki; ortalama doğru 0,618 noktasında olur diyor.

Buradan anladığımız, geçmişde kullanılan sistemde, ortalama oranın bugün bilinenden çok daha farklı hesaplandığı ve bugünkü anlayışın dışında olduğu akla geliyor.

Altın oran konusu çok kısa geçiştirilecek bir konu değildir (detay için tıklayın). En azından, sanat ve mimarlık fakültelerinde verildiği gibi, öyle 1 saatte falan geçiştirilemez. Bir makaleye de sığacak bir konu değildir. Buna rağmen doğada görülen bir kaç örneği beraber inceleyelim.

Mikro seviyeden başlayacak olursak, 2010 yılında, İngiltere’de Bristol, Oxford, Rutherford’da ve Almanya’da Berlin’deki laboratuarlarda, “Heisenberg belirsizlik prensibi” üzerine çalışılırken, kuantum fiziğinde altın oran ölçülüyor. Altın oran simetrisi, ince yapı sabitinde (fine structure constant), kuart kütlesinde (dolayısıyla atom altı partiküllerde) tespit ediliyor. Bu keşif ile beraber fizik alanında nobel ödülü de beraberinde geliyor.

su molekülüHidrojen radyasıAyrıca su molekülünde ve hidrojen atomunun radyasında (elektron bulutları arasında, -Dan Winter keşfetti) altın oran ölçülüyor.

DNA’ya baktığımızda, her yerde bu oranı görmek mümkün (detay için tıklayın). Dan Winter’a göre, DNA’nın dinamik yapısı ve bu yapının altındaki ölçülebilen altın oran, DNA alanını elktriksel olarak merkezcil (centripetal) kuvvete dönüştürmekte ve bu orandan dolayı oluşan mükemmel merkezcil baskı alanı, DNA’nın piezoelektriksel doğasını oluşturmaktadır. Yani, mükemmel baskı/basınç alanı, DNA’nın elektrik alanını ya da potansiyelini arttırmaktadır. DNA, bir radyo istasyonu dönüştürücüsü gibi uzun dalgaları mükemmel baskı alanıyla kısa dalgalara dönüştürmektedir. Bu da DNA’nın doğal bir skalar dalga (scalar, longitudinal, compressional) üreticisi olduğunu göstermektedir.

beyin dalgalarıBeyin dalgalarında altın oran ölçülmektedir. Heart Tuner aplikasyonu, beynimizden yayılan beta, alfa, delta ve teta dalgalarının birbirleri ile olan ilişkilerinin altın orana yaklaştıkça, kişinin daha keyifli ve coşkulu hale geldiğini ölçmektedir.

Doğadaki sonsuz örneklerden biri de insan vücududur. Vücudumuzdaki oranlar, el ve parmak kemiklerimiz… altın oran içermektedir. Enerji  ve ışık bedenimiz bu sistem ile işlemektedir (detay için tıklayın).

İnsan yüzü de altın orana yaklaştıkça çekiciliği artmaktadır. Aşağıda yaptığım ölçümde, altın oranı Bensu Soral’ın yüzünde açık bir şekilde görebiliriz.

Picture7Güneş sistemimizdeki gezegenlerin yörüngelerinin birbirleri ile olan ilişkilerinde altın oran, Fibonaççi serisi aracılığı ile kendini göstermektedir. Spirasolaris.ca websitesinde detaylarını inceleyebilirsiniz. Picture8

 

 

 

 

2003 yılında Nature dergisinde yayınlanan araştırmada, Güneş sistemimizin dışında (Oort bulutu dışında) bulunan kozmik mikrodalga ışınlarının haritalaması ile çıkarılan evrenin haritasındaki ısı farkları gözedilerek oluşturulan madde yoğunluğu (galaksi yoğunluğu) haritası, farklı geometrik ve platonik sistemler ile ilişkilerinin olup olmadığı test edilmiştir. Yapılan testlerde, hiçbir geometri ve form bu ilişkiyi göstermezken, dodekahedron formunun evrenin yoğunluk haritası ile bire bir üstüste oturduğu saptanmıştır. Dodekahedron formunda mükemmel altın oran vardır. Yani evrenin formunda altın oran olduğunu anlamaktayız. Daha önceki makalemde okuyabilirsiniz (tıklayın). qwertrew

Ayrıca tarihi eserlerde, Sümer tabletlerinde (Şamaş tableti), Nemrut’daki kocabaşlarda ve daha birçok eserde altın oran mevcuttur. Detay için tıklayın.

Yani, mikrodan makroya her alanda bu kutsal oranı ölçebiliriz. Sadece algıladığımız bu boyutta değil, algımız dışında kalan boyutlarda bile altın oranın ipuçlarını bilimsel cihazlarla ölçebiliyoruz.

Amerikalı kuantum fizikçi Prof. Raymond Chaio, ışık ötesi hızı ölçümledi. Bu hızın, ışık hızının 1.5 ila 1.7 katı arası olduğunu ölçtü. Altın oran (1.618) tam olarak da bu aralığa denk gelmektedir. Bu kadar örneğin üzerine buna rastlantı dermiydiniz?

sdfghjkıolpğ.pngDan Winter, uzay-zaman kumaşındaki plank seviyesinden başlayarak, sadece altın oran katları ile evrendeki temel yapılara (hidrojen atomunun radyası, ADP -ATP, fotosentez, Schuman rezonansı, LF HRV -Mayer kalp basıncı, Venüs-Dünya yılı, ekinoks presesyonu…) ulaşmıştır.

Bu kadar örnekten sonra ortalama alacak olsanız, Öklid’in ortalamasını (altın oran) mı alırdınız, yoksa modern global endoktrinasyon sisteminin ortalamasını mı alırdınız?

Facebook grubumuz: Fraktal Alan Bilimi (tıklayın)

 

hgfdfghj.jpg

İnsanoğlunun İlk Sırrı: Altın Oran

Gelecekte, dünyada barış ve sevginin hakim olduğu, maddi çıkarların sosyal sistemleri yönlendirmediği, kişisel ve ruhsal gelişimin öncelik kazandığı ütopik bir sistem oluşursa, bu toplulukta yetişen çocukların ontoloji dersinde öğrenecekleri konuların en önemlilerinden bir tanesi “altın oran” olacaktır.

300px-Da_Vinci_Vitruve_Luc_ViatourAltın oran, içerdiği önem ve taşıdığı değerden dolayı ezoterik ve gizli öğretilerin içerisinde günümüze kadar varlığını farklı isimlerle (ilahi, kutsal oran) sürdürebilmiş kritik bir bilgidir. Ezoterik okullar tarafından açıklanması yasak olan bu tip bilgilerin halka verilmesi son derece tehlikeli sayılıyordu. Pisagor Okulu tarafından açıklanması gizli olan bu bilgileri, büyük düşünürler, filozoflar, sanatçılar ve matematikçiler ancak üstü kapalı bir şekilde ve metaforlarla verebiliyorlardı.

Bugün de durum çok değişmiş değil. Mimarlık ve sanat fakülteleri dışında pek değinilmeyen bu bilgiler diğer branşlarda yer bulmazlar. Mimarlık ve sanat fakültelerinde de kısa bir tanımlama ile pek derine inmeden geçiştirilirler. Ki bugün neredeyse hiçbir Türk akademisyen ya da araştırmacı, mimaride altın oran konulu bir kitap yazmamıştır. Ülkemizdeki büyük vakıfların(!) dev mimarlık kütüphanelerine gidip sorun; 1,000’lerce kitaplık arşiv içerisinde, sanatta ve mimaride altın oran içerikli tek bir kitap ya da eser bulamazsınız.

4e1c22aedba55fcf282ed60b0a6dd4f9--turkey-historical-picturesSadece ülkemizde değil, global eğitim sisteminde müfredatta olmayan bir konudur. Durumun önemini buradan anlayabiliriz. Zira, geometri ve oran konusu günümüzde halen birçok cemiyetin ve derneğin logosuna ve felsefesine işlemiş durumdadır. Mustafa Kemal Atatürk de geometri konusuna ayrıca önem vermiş ve kendisi ilk kez Türkçe terim karşılıklarıyla ilk Türkçe geometri kitabını yazmıştır. Atatürk’ün geometriye olan ilgisi ile ilgili daha önce yazdığım yazıda kendisinin ezoterik araştırmalarından da kısaca bahsetmiştim (okumak için tıklayın).

Peki, altın oranı bu kadar önemli kılan ve binlerce yıldır açıklayanların cezalandırıldığı, bir nevi devlet sırrını andıran önemi tam olarak nedir? Dünya üzerindeki kontrol sistemi neden bu bilginin bilinmesinden korkuyor? Çünkü bu bilgi, global ve yerel sistemlerin çıkarlarına ters. Bu bilginin detaylı ve derin farkındalığı, sadece günümüz kapitalist emperyalist -kıtlığa ve tüketime dayalı sistemlere tehtid değil, aynı zamanda tüm inanç ve buna bağlı sistemleri de tehtid etmektedir. Tabiki amacım kimsenin inancını ya da kültürel birikimini değiştirmek değil. Fakat burada gerçek ve bilimsel bilginin saklanmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu noktada Dan Winter, altın oranın geniş açılımını şu şekilde izah ediyor:

ALTIN ORAN;
Evrenin, farkındalığın, aydınlanmanın, yaşam enerjisinin, yer çekiminin, alfabe ve sembolün, rengin, mikrodan makroya maddenin ve diğer tüm merkezcil ve kendi kendini düzenleyebilen kuvvetlerin kullandığı mükemmelleştirilmiş ‘fraktal alan faz uyumu’ oranıdır.

İnsanoğlunun ilk sırrı; fraktalite ve altın oranı, birbirleri ile olan ilişkilerini ve evrendeki tüm dinamikleri nasıl yarattıklarını tekrar keşfetmenin vakti geldi.

Euclid der ki; Evrenin kanunları, Tanrı’nın matematiksel düşünceleridir.
Kepler der ki; Maddenin olduğu yerde geometri vardır.
Eflatun (Plato) der ki; Geometri, ruhu gerçekliğe doğru çekerken, felsefe ışığını da yaratır.
Kepler der ki; Geometrinin iki büyük hazinesi vardır: birincisi Pisagor’un teorisi, ötekisi de bir uzunluğun aşırı ve ortalama orana bölünmesidir. Birincisini bir altının değeri ile karşılaştırabiliriz, ikincisini de değerli bir mücevher olarak adlandırabiliriz.
Rudolf Steiner der ki; Geometri, insanoğlu tarafından üretilmiş gibi görünse de anlamı tamamiyle ondan bağımsızdır.
Eflatun (Plato) der ki; Geometri, yaratımdan önce de vardı.

Detaylı eğitim ve bilgilendirme için Fraktal Alan Bilimi adlı Facebook grubumuzu takip edebilirsiniz (tıklayın).

 

Işık Beden ve Biofoton Salınımı

sdfghjhgfd

Rus Fizikçi Alexander Gurwitsch, 1933 yılında, soğan bitkisi üzerinde yaptığı deneylerde hücrelerin ışık yaydığını modern tarihte ilk kez tespit etti. Fakat, o günkü bilim anlayışı içerisinde bu durum kabul görmedi. 1970 yılına gelindiğinde, Alman Fizikçi Prof. Dr. Fritz-Albert Popp, kesin ve bilimsel olarak labaratuar ortamında canlı hücrelerin ışık yaydığını ve ışık aracılığı ile iletişim kurduklarını kanıtladı. Ortadoks bilimi için kabul edilmesi imkansıza yakın olan bu bilgilerin, labaratuar ortamında net bir şekilde bilimsel olarak ispat edilmesi, bilim dünyasında deprem etkisi yaratmaya yeterli oldu.

Aslında bizler, sadece atomlardan ve moleküllerden oluşan varlıklar değiliz. Aynı zamanda ışıktan da oluşuyoruz. Yaşayan tüm canlıların (insanlar, hayvanlar, bitkiler) hücreleri (zayıf elektromanyetik dalga) ışık yaymaktadırlar. Yayılan bu ışığa da, biyoloji ve foton kelimelerinin birleşmesinden biofoton denmektedir.

Hücreler sadece ışık yaymakla kalmıyorlar, aynı zamanda birbirleri ile de ışık aracılığı ile iletişim kuruyorlar. Yani benenimizi, ışık sinyallerinden oluşmuş bir sinyal ağı gibi düşünebiliriz. Nasıl ki evlerimizde ya da iş yerlerimizde, bir modem (sinyal kaynağı) ve modemin etki ettiği bir alan var. Vücudumuzda da her bir hücreyi bir modeme benzetebiliriz. Ve tüm modemlerden (hücrelerden) yayılan ışık (sinyal) da vücudumuzda bir ağ oluşturmaktadır. Teknik ve bilimsel olarak bu ağ bir ışık ağıdır. Eğer gözlerimiz, görsel spektrumun alt kademelerini de görebiliyor olsaydı bu ağı rahatlıkla görebilirdik. Ama gözlerimiz bu ağı göremese de, foton ölçer cihazlarla bu ışık çok rahatlıkla ölçülebilmektedir.

13007102_1722822708005054_1875611675668614360_n

İnsan vücudu ve ışık beden, kadim mısır medeniyeti tarafından bilinen bir gerçekti. Mısır medeniyeti, insan vücudunun ışık bedenden oluştuğunu biliyordu. Geç de olsa, zor da olsa modern toplumun bu gerçeği bilimsel olarak teyid etmesi biyolojinin, insan sağlığının ve enerji bedenin anlaşılmasına şüphesiz katkıda bulunmuştur. Teknik ve bilimsel olarak hepimizin enerji varlıkları olduğumuzu da burada hatırlatmakta fayda görüyorum. Zira Einstein bu durumu meşhur E=MC² formülü ile açıklamıştır.

Işığın bir enerji formu olduğunu biliyoruz. Madde de, enerjinin lokalize olmuş halidir. Başka bir deyişle enerjinin maddeleşmiş bir halidir. Enerjinin nasıl madde haline dönüştüğü, fraktal alan bilimi kapsamında anlaşılmaktadır (okumak için tıklayın).

Biofoton salınım mekanizmasını incelediğimizde, hücrelerin çalışma sistemlerine bakmamız gerekir. Normalde her bir canlı hücre içerisinde saniyede 100,000 tane kimyasal reaksiyon gerçekleşmektedir. Her bir kimyasal reaksiyonun farklı bir niteliği ve taşıdığı bir bilgi vardır. Hücre içerisinde gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar ne kadar güçlü ve sağlıklı olursa, hücreden yayılan ışık da bir o kadar güçlü ve tutarlı olmaktadır. Kimyasal reaksiyonlar eğer güçsüz olur ise, hücrenin yaydığı ışık da güçsüz ve tutarsız olmaktadır (kanser hücrelerinde olduğu gibi). Yayılan ışığın kalitesi, hücrelerin birbirleri ile iletişimi sonucu birbirlerini de etkilemektedir. Bu etkileşim ışık aracılığı ile olduğu için, anında (ışık hızında) etki etmektedir.

thumbnail_488827_400x320Prof. Dr. Fritz-Albert Popp, 1970’de, canlı hücrelerin ışık yaydığını ve ışık aracılığı ile iletişim kurduklarını ispat ettikten sonra, bir dizi çalışma ile hücrelerin yaydıkları ışığın hangi koşullarda kalitesinin değişime uğradığını araştırmaya başladı. Bu süreçte birçok araştırmacı, farklı yollarla, dışarıdan etki etmek suretiyle, hücrelerin yaydıkları ışığın kalitesini değiştirmeyi başardılar.

1977 yılında, Alman Fizikçi Dr. Franz Morell, sağlıklı elektromanyetik sinyali, sağlıksız (hastalıklı) sinyalden ayıran elektrik filtresini geliştirdi. Bu süreçle beraber biofeedback ve biorezonans çalışmaları gelişmeye başladı.

Johan-Boswinkel2000’li yıllarda, Dr. Johan Bozwinkel, fiber-optik teknolojisinin erişilebilirliği ile beraber biofoton terapi cihazları arasında devrimsel bir ivme yarattı. Geliştirdiği Biyontoloji (Biontology®) yaklaşımıyla kişinin kendi vücudundan yayılan ışığı kullanarak ve harmonize ederek hücrelerin ışık salınımını güçlendirmeyi başardı (detay için tıklayın). Diğer çalışmalardan farkı, bunu yaparken elektrik ya da bakır kablo ve aparatlar kullanmak yerine direk ışık aracılığı ile (fiber-optik kablolar ve kuvarz kristal) bu bilgi transferini yapmayı başarmıştır.

Fiberoptikler, silika ve plastikten üretilen çok ince, esnek ve transparan maddelerdir. Saç teli kadar ince olabilen fiberler, uçları birbirlerine bağlandığında, uzun mesafeler arasındaki ışık sinyallerini bir uçtan diğerine kolaylıkla taşıyabilirler.

fiber_optics_720 smallTel kablolardan farklı olarak fiberoptikler, uzun mesafeli veri transferleri YÜKSEK BANT GENİŞLİĞİNDE gerçekleştirebilmekteler. Yani çok daha geniş frekans aralığındaki bilgiyi taşıyabilmektedirler.Fiberoptiklerin metal kablolara tercih edilmesinin diğer sebepleri; sinyallerin çok DAHA AZ KAYIP ile transfer edilmesi ve ELEKTROMANYETİK ENGELERDEN ETKİLENMEMESİDİR.

only hands

 

Fiber-optiklerin sağlık alanında, biofoton salınımını güçlendirmede kullanılması, ışık teknolojisinin hedeflediği bilgi mekanizmasının kapsadığı çok yüksek frekans barındıran oktavları da etkiler. Bu sayede güçlü bir biofoton terapisinin etkileri, sübtil seviyelerden fiziksel seviyelere kadar harmonizasyon yapar.

meditation-for-anxiety

 

Vücudumuzdaki biofotonların kalitesini farklı şekillerde de güçlendirmek mümkündür. Bunlardan bazılarına örnek vermek gerekirse, doğru beslenmek (endüstriyel olmayan ve organik olan), temiz hava solumak, doğa ile temas etmek (grounding), meditasyon yapmak bunlardan bazılarıdır.

Düşüncelerimiz, hormonel sistemimizi, sağlığımızı ve dolayısıyla ışık salınımımızı doğrudan etkilemektedir. Tabiki düşüncelerimizde ve hareketlerimizde ne kadar tutarlı ve disiplinli olursak, ışık salınımımızı güçlendirmede de o derece etkili oluruz.

Her geçen gün, biliminsanları, ışık ve biyoloji arasında yeni bağlantılar keşfetmekteler. İnsan bilinci de bunlara bir örnek. Biliminsanları, bilincimizin doğrudan biofotonlar ile olan bağlantısına işaret eden bir keşifte bulundular. (okumak için tıklayın). Ayrıca DNA’mız da biofotonları, hem bilgiyi saklamak için hem de iletişim kurmak için kullanmaktadır.

efrBirleşmiş Milletler, 2015 yılını Uluslararası Işık ve Işık Temelli Teknolojiler Yılı olarak ilan etmişti. Çünkü ışık, teknolojinin artık en ileri halidir. Evinizde kullandığınız inernet bile artık son teknolojide, fiberoptik kablolarla yani ışık aracılığı ile size ulaşmaktadır.

Evrende her şeyin bir enerjiden kaynaklandığını düşünecek olursak, kendi sağlığımızı da güçlendirmek için enerji seviyesinden hareket etmenin daha az efor ile daha çok başarı sağlayacağı kanısındayım. Enerjinin en saf hali olan tutarlı ışığın önemi bu sebeple daha da belirginleşmektedir.

Gozlemci

 

Odaklandığımız konulara da aynı hassasiyet ile dikkat etmemiz gerekmektedir. Çünkü beyin bir infrared (kızılötesi ışın) üreticisidir. Phil Callahan bunu ölçümledi. Enerji her zaman gidebileceği en mükemmel baskı alanını takip eder. Kendi enerjimiz de odaklandığımız konulara gitmektedir. Çünkü odaklandığımız alanlarda baskı alanı oluşturmuş oluruz. Uygun baskı alanları da mükemmel enerji dağılımını tetikledikleri için nereye odaklanırsak o alanı canlandırırız. Bu sebeple ışığımızı da (enerjimizi) boşa harcamamaya dikkat etmeliyiz.

Biofotonlar, şüphesiz modern dünyanın en önemli keşiflerinden biridir. Biofotonlar ile ilgili bu güne kadar keşfedilen bilgilerin, gelecekte keşfedeceğimiz potansiyel bilgilere oranının %10 civarında olduğunu çok rahatlıkla öngörebileceğimizi düşünüyorum. Bu %10’luk seviyede bile, bu bilimin ve geliştirilen sağlık teknolojilerinin insan sağlığı üzerindeki faydaları düşünülecek olursa, gelecekte tam potansiyelli bir biofoton teknolojisinin faydalarını hayal etmemizin kolay olmayacağını düşünüyorum.

Biofoton Terapisi Biontology® ile ilgili:

Biofoton Terapisi ve Kanser ile ilgili bir video:

Dr. Gerald Pollack, hücrelerin enerjilerini biofotonlardan (ışıktan) nasıl aldığını anlatıyor:

 

Altın Oran: Fraktalitenin Doruk Formu

Potansiyel dergi kapagi ya da makale ana resmi 01

Altın oran ile ilgili hemen hemen hepimizin kafasında klasik bir tanım bulunur. Yaklaşık şuna benzer bir şey: “Doğanın ve insanın yaratılışındaki hakim oran”. Günümüzde bilimsel ve teknolojik ilerlemenin hızı, birçok alanda olduğu gibi altın oranın da tanımını daha kapsamlı yapmamıza izin vermektedir. Hep beraber, Türkiye’de ilk kez, bu gelişmiş tanımı, “Fraktal Alan Bilimi” perspektifinden inceleyelim.

ALTIN ORAN;
evrenin, farkındalığın, aydınlanmanın, yaşam enerjisinin, yer çekiminin, alfabe ve sembolün, rengin, mikrodan makroya maddenin ve diğer tüm merkezcil ve kendi kendini düzenleyebilen kuvvetlerin kullandığı mükemmelleştirilmiş ‘fraktal alan faz uyumu’ oranıdır.

Peki neden özellikle altın oran, fraktalitenin en mükemmelleştirilmiş formu ya da doruk noktasıdır?

Dan Winter, altın oranın niteliklerini, “Fractal Conjugate Space & Time: Cause of Negentropy, Gravity and Perception” adlı kitabında tüm detaylarıyla vermektedir. Öncelikli olarak , altın oranın altındaki temel bilimi sağlıklı bir şekilde anlayabilmemiz için, tüm evrenin bir dalga fonksiyonu olduğunda hemfikir olmamızı öneriyorum. Tesla’nın da dediği gibi, evreni bir madde yapısı olarak değil; enerji, frekans ve titreşim üzerinden düşünmeliyiz. Başka bir deyişle dalga fonksiyonları olarak. Buradan yola çıkarak, dalga alanlarının yapısını anlamamız çok önemlidir.

Altın Oran 01

Dan Winter ve ekibi, maksimum yapıcı dalga etkileşimine olanak sağlayan oranın altın oran olduğunu ispat eden dalga formülünü yayınlamışlardır (kaynak için tıklayın). Bu şu anlama gelmektedir: Aşağıdaki grafikte görülen yatay beyaz çizginin üst tarafı enerji paylaşımını ya da yapıcı enerji oluşum alanını göstermektedir. Yatay çizginin alt tarafı ise enerji birikmesini ya da yıkıcı enerji alanını temsil etmektedir. Yapılan testlerde, farklı dalga birleşmelerinin (faz uyumları) analizi yapılıp, hangi oranda birleşen dalgaların ne tip alanları destekledikleri ve oluşturdukları ölçülmüştür. Bu ölçümlerin sonucunda, yapıcı dalga etkileşiminin, enerji paylaşımının (ya da biyoaktif alanın) maksimize edildiği oran, altın oran (1.618…) olarak ölçülmüştür. Yani, altın oran ile birleşen dalga alanları, biyolojiyi maksimum destekleyen, yapıcı dalga etkileşimine olanak sağlayan alanlar yarattıkları anlaşılmaktadır. Bu etkinin tam tersi olan, yıkıcı dalga etkileşimi (enerji birikimi) ise tam olarak 2’nin katları (oktav) noktasında maksimize olmaktadır.

Altın Oran 02

Özetlemek gerekirse, altın oran bazlı dalga kavuşumu (faz uyumu) biyolojiyi maksimum destekleyen alan yani biyoaktif alan yaratmaktadır. Biyoaktif alanın tam tersi alanlar da, yani enerji biriktiren, paylaşmayan alanlar 2 ve katları (oktav) oranında ifade olmaktadırlar. Yani 2 ve katları, biyoloji için yıkıcı alanlar oluşturmaktadırlar.

Başka araştırmacıların çalışmalarına baktığımızda, Rus biliminsanı Dr. Konstantin Korotkov, Kirlian tekniğinden geliştirdiği GDV Sputnik (Gas Discharge Visualisation – Gaz Salınım Görüntüleme) cihazı ile beraber aynı bulguları destekleyen sonuçlara varmaktadır. GDV cihazı ile havadaki enerji yoğunluğunu ölçen Dr. Krotkov, altın oran bazlı fraktal alanlarda yapılan ölçümler ile bu alanların tam tersi alanlarda yapılan ölçümleri karşılaştırdığında aynı bulguları gözlemlemiştir. Yani enerji alanının (kapasitesinin) en yüksek olduğu alanlar, altın oran bazlı fraktal alanlar (Örnek: Kutsal tapınaklar, fraktal doğal alanlar…) olmuştur. Enerji alanının (kapasitesinin) en düşük olduğu alanlar ise, metallerle dolu, suni havalandırmaların bulunduğu, geometrik olarak altın oranın tam tersini veren ve benzeri alanlar olmuştur. Bu tip yıkıcı alanlar immün sistemimizi, enerji alanlarımızı (auramızı) negatif etkilemektedirler. Altın oranın biyolojiyi maksimum desteklediğini gösteren daha birçok çalışma mevcut fakat hepsini bu makaleye sığdırmamız kolay değildir.

Bu konuya mimari perspektiften bakacak olursak, günümüzde tüm dünyada hakim olan, kensel yaşam alanlarının geometrik yapılarına bakmamız gerekiyor. Tüm gelişmiş şehirlerde, kutu kutu mimariler görmekteyiz. Kimisi kübik, kimisi dikdörtgen ama hepsi 90 derece açılarla yapılmış mimarilerdir. Peki 90 derece açının biyolojik yaşama maksimum derecede zararlı olduğunu kaç tane mimar biliyor acaba? Sadece mimaride değil her alanda 90 derece açı biyolojiyi negatif etkilemektedir. Makro ölçekte gezegenlerin etkileşiminden tutun, mikro seviyede hücrelerin etkileşimine kadar.Altın Oran 04

Yandaki resimde, manyetik alan fotoğraflama tekniği ile çekilmiş görüntüde, 90 derece açı yapan metallerle dolu beton kolonun yıkıcı manyetik etkisinin nasıl uzandığını görebilirsiniz. Bizim bugün teknoloji ile erişebildiğimiz bu bilgileri binlerce yıl önce kadim medeniyetler nasıl biliyorlardı? Bugün üniversitelerin mimari bölümlerinde neden bu bilgiler hala öğretilmiyor?

Buna karşın altın oranın kullanıldığı mimariler, ki bugün altın oranlarla çalışan neredeyse tek bir mimar bulamazsınız(!), biyolojiyi maksimum seviyede destekleyen ve şarj eden yapılardır. Özellikle altın orana dayalı organik fraktal yapıların, gerek bitkiler olsun gerek insanlar olsun, biyolojik gelişime olan katkıları maksimumdur. Bu katkının tam tersi de maksimum zarardır. Organik olmayan, yani, altyapısı metallerle dolu, 90 derece açılı duvarlar sadece biyolojiyi negatif etkilemekle kalmaz, subliminal olarak da süreklilik arz eden bir tatminsizlik durumu yaratır, kişinin enerji alanının (yani aurasının) zehirlenmesine yol açar.Altın Oran 05

Dan Winter’ın websitesinden Türkçeye çevirdiğim yandaki resimde yapı sektörü de içinde olmak üzere birçok alanda kullanılan materyellerin hangilerinin biyolojik gelişimi desteklediğini (fraktalitele kapasitelerini) görebilirsiniz. Şemada, yukarıda bulunan alanlar biyolojiyi desteklerken, aşağıdaki alanlar biyolojiyi zehirlemektedirler.

Teknik olarak, metal yapıların hazırlanışında maruz kaldıkları yüksek ısı ve basınç, maddenin frekansını ve yapısını bozup, biyolojiye maksimum derecede zararlı hale getirmektedir. Bu zarar sadece biz ona dokunduğumuzda değil, etrafımızdayken de aura alanımızla temas halinde olmasından dolayı bizi sürekli zehirlemektedir. Çünkü auramız, bu tip alanların içerisinde nefes (enerji) alamaz.

Burada dikkat çekmek istediğim bir diğer konu da, amacımızın iyi ve kötü olarak bir sınıflandırma yapmak olmamasıdır. Doğada herşey denge halindedir ve doğa tüm bu kuvvetleri etkin bir şekilde kullanmaktadır. Nasıl ki kutuplu bir ortamda bulunuyorsak, biyolojiyi destekleyen alanların olduğu gibi, bu alanların yoksunluğu da zaruridir. Başka bir deyişle biri olmadan öteki de olamaz. Aynı karanlığın aydınlığa, aydınlığın da karanlığa ihtiyacı olduğu gibi. Önemli olan bu alanları kifayetli bir şekilde tanımlayabilmemiz ve bu konudaki farkındalığımızı arttırabilmemizdir. Kanımca bu adımı atmadan bir sonraki adıma geçmemiz mümkün değildir.

Altın Oran 06Dan Winter ve ekibinin yaptığı testlerde, altın oranın, yapıcı etkileşime çözüm olduğu ve dalgalar için en yapıcı birleşim olduğu tespit edilmiştir. Aynı orandan hareket ederek, 3 boyutlu oluşumlarda bu oranı gözlemleyebiliyoruz. Örnek: Platonik cisimlerin bazıları (dodekahedron, ikozahedron), hidrojen atomunun yapısı, DNA… gibi. Burada belirtmek gerekir ki küp, tetrahedron ve oktahedron gibi platonik cisimlerin yapısı altın oranın tam tersidir. Yani enerji paylaşımından ziyade enerji birikmesini tetiklerler. 5 platonik cismin içerisinde daha önce de yazdığımız gibi sadece dodekahedron ve ikozahedronda altın oran bulunmaktadır. Fakat her bir platonik cismin de birbiri ile bağı vardır. Bu konuyu şimdilik başka bir makaleye bırakalım.

Kritik olan konu, EĞER altın oran, yapıcı dalga etkileşimine çözüm ise, O ZAMAN, yapıcı baskıya da çözüm olmaktadır! Yapıcı baskı çözümünün inanılmaz alanlara etkisi vardır! Bunlardan en önemlisi, YER ÇEKİMİ!

Çekim kuvveti, Einstein’in açıklamaya çalışıp başaramadığı formüllerden biridir. O, çekim kuvvetinin, sonsuz baskı alanından kaynaklandığını biliyordu. Fakat kimse ona fraktalitenin ne olduğunu söylememişti! Zira fraktalite konusu, 1975’de Polonya asıllı matematikçi Benoit Mandelbrot’un matematiksel olarak kendisini ifade etmesini bekliyordu… Yer çekimi konusuna sonra geri geleceğiz.

Istvan Hargittai’nın kitabı Beş Kat Simetri’de (Fivefold Symmetry), neden tüm canlı proteinlerin temel olarak PENTAGONAL bir yapıya sahip olduğu sorulmaktadır. Bariz cevap, bu simetri/yapı, tüm canlı proteinlerin biyolojik alanını merkezcil, yani canlı tutabilmesi için gerekli olan altın oran bazlı elektrik alanını oluşturmaktadır. Pentagonun en kutsal ve kadim sembollerden biri olduğunu ve mükemmel altın oranı içinde barındırdığını da hatırlatalım. Altın oran, çok güzel elektriksel (negentropik -entropinin tersi) bir sebepten dolayı, güzelliğin de tanımlayıcısıdır.

Altın oran, evrende hem aritmetik hem de geometrik orana sahip tek orandır. Lütfen son cümleyi tekrar okuyun. Evet, iki orana da sahip başka bir sayı mevcut değildir.

Örnek: .618… , 1.0 , 1.618… , 2.618… , 4.236…

Yukarıdaki altın oran serisinde herhangi yanyana iki sayıyı topladığınızda bir sonraki sayıya ulaşırsınız. Bu aritmetik orandır. Seri içerisindeki herhangi bir sayıyı alıp 1.618 ile çarptığınızda (yine) bir sonraki sayıya ulaşırsınız. Bu da geometrik orandır. Altın oran, SADECE hem aritmetik (toplamalı) hem de geometrik (çarpmalı) orana sahip değil, AYNI ZAMANDA, dalga mekaniği ve elektrik fiziği açısından da dramatik ve fazlasıyla gözden kaçmış anlamlara sahiptir. Çünkü, fizik ve felsefedeki birçok problem ve sır, en temelde, sonsuz ve yıkıcı olmayan (yapıcı) baskı problemine dayanmaktadır.

Altın oranı, sadece dünya üzerindeki canlı yaşamda değil, evrenin her bir seviyesinde gözlemleyebiliyoruz. Hidrojen atomunda, canlı proteinlerde, DNA’da, insan vücudunda ve bitki örtüsünde (Fibonacci serisi aracılığı ile), güneş sistemindeki gezegenlerin yörüngesel ilişkilerinde, ve evrenin yapısında. Burada yazılanların hepsi ve fazlasıyla ilgili altın oran bağlantısını gösteren çalışmalar mevcuttur. Örnek olması açısından evren ve altın oran bağlantısını bir inceleyelim.

Öncelikli olarak, evrenin yapısı fraktal birAltın Oran 07 dodekahedrondur. Dodekahedronun da, 5 platonik cisim arasında ikozahedron ile beraber mükemmel altın orana sahip olduğunu hatırlatalım. Nature dergisi, 2003 yılında, evren ve dodekahedron ilişkisini kapağına taşımıştı. Fakat biliminsanları bu gerçeği değerlendirmeye almama eğilimindeler. Bunu değerlendirmeye alabilseler, karanlık madde gibi gereksiz konseptlere de ihtiyaç duymazlardı. Karanlık madde, evrendeki madde yoğunluğunun anlaşılamaz bir şekilde belli alanlarda yoğunlaşması ve belli alanlarda azalmasını açıklamaya yönelik icadedilmiş anlamsız bir konsepttir. Halbuki, algılayabildiğimiz madde yoğunluğunun (galaksiler, takım yıldızları), fraktal enerji baskılaması ile oluştuğunu anlasalar, bu tip gereksiz ihtiyaçlara da başvurmaları gerekmezdi.

Madde ve karanlık madde yanılgısını, baskı ve baskısızlık olarak değiştirmek, bilimsel anlayışı ileriye götürecektir. Baskı sisteminin mekanizmasını anlamak, karanlık madde gibi gereksiz konseptlere olan ihtiyacı da ortadan kaldıracaktır.

Altın Oran 082003 yılında Nature dergisinde yayınlanan araştırmada, evrenin yapısını anlamak için yapılan testler izah edilmiştir. Güneş sistemimizin dışında (Oort bulutu dışında) bulunan kozmik mikrodalga ışınlarının haritalaması ile çıkarılan evrenin haritasındaki ısı farkları gözedilerek oluşturulan madde yoğunluğu (galaksi yoğunluğu) haritası, farklı geometrik ve platonik sistemler ile ilişkilerinin olup olmadığı test edilmiştir. Yapılan testlerde, hiçbir geometri ve form bu ilişkiyi göstermezken, dodekahedron formunun evrenin yoğunluk haritası ile bire bir üstüste oturduğu saptanmıştır.

Sonuç olarak evren içerisindeki algıladığımız madde dağılımını fraktal alan bilimi ile açıklayabiliyoruz. Demiştik ki, altın oran bazlı mükemmel merkezcil ve fraktal baskı alanı çekim kuvveti yaratmaktadır. Çünkü sadece altın oran yapıcı dalga birleşimine izin vermektedir ve ancak altın oran ile enerji baskısı, enerji ivmelenmesine dönüşebilmektedir. Mükemmel enerji baskısının, enerji ivmelenmesine dönüşmesi karadelik fiziğinin de altında yatan olgudur. Dünyanın merkezinde, Güneşin merkezinde, evrendeki galaksi gruplarının dağılımda ve atomik yapıların merkezinde rol oynayan çekim yasasında olduğu gibi.

Tekrar gelelim Nature dergisine. Evrenin yapısını, dodekahedron ile açıklayabiliyorlar fakat bu formun altın oran bazlı fraktal yapısına hiçbir şekilde değinmiyorlar. Çünkü bunu da söyleseler, en kadim sırlardan birisini açıklamış olacaklar. Fakat bu bilgiyi de farklı yerlerde bölük pörçük vermeyi ihmal etmiyorlar…

Altın Oran 09New Scientist dergisi kapağına, “Fraktal Evren” haberini ve resmini koyabiliyor. Fakat hiçbir zaman tüm parçaları birleştirip, bir bütün olarak birarada insanlara vermeyecekler. O zaman global politikaya ters düşmüş olurlar. Herkes evrenin yapısını, bunun altındaki bilimi öğrenirse, bütün sistemler sallanmaya başlar. Herkes inancını sorgulamaya başlar. Tabiki amacımız kimsenin inancını değiştirmek değil fakat gerçek bilimin, bugüne kadar saklanan bilimin er geç ortaya çıkacağını düşünüyorum. Bu bilim Türkiye’de ilk kez “Fraktal Alan Bilimi” kapsamında izah edilmektedir. Daha önceki makalelerde de farklı perspektiflerden bu konuya değinmiştik.

1960’larda Rus araştırmacılar, tarihte kayda değer,Altın Oran 10 önemli yerleri birbirine bağlayabilecek bir model ararlarken bir matriks bulurlar. Buldukları bu matriksin çizgileri ve düğümleri üzerinde eski çağ uygarlıkları ve manyetik anomaliler vardır. Buldukları bu modelin 12 tane pentagonel (beçgen) yüzü olduğu fark edilir. Bu bir 12 yüzlü, dodekahedrondur. Yani dünyanın ana enerji hattını keşfederler. Sanırım artık herkes dodekahedronun mükemmel altın orana sahip olduğunu hatırlıyordur. Dünya üzerindeki yer çekiminin izlerini de yine dünyanın ana enerji hattının geometrisindeki altın oranda görebiliyoruz. Nasıl ki, güneş sistemindeki tüm gezegenlerin çekimi güneşe doğru ve güneş sisteminin içerisindeki altın oranı ölçebiliyoruz, aynı şekilde, dünyamızın çekim kuvvetinin altında yatan sebep de altın oran ile mükemmelleştirilmiş fraktal merkezcil faz uyumudur (dalga birleşmesidir), dodeka – ikoza geometrisinde olduğu gibi.

Fraktal alan bilimininin etkilerini sadece fizikte değil, ruhsal alanlarda da net olarak deneyimlemekteyiz. Daha ileriki yazılarımızda bu konulara da değineceğiz fakat şimdilik kısa bir giriş yapıp, diyebiliriz ki; ruhun ihtiyacı olan, enerji alanını geliştirebilmesi, içinde var olduğu alanların ne kadar fraktal olabildiğine dayanmaktadır. Yani fraktal olmayan alanlar enerji alanınızı zehirlerler.

Bunun için:

İçinde bulunduğunuz şehir ya da köy (Doğal malzemelerden yapılmış olmalı, altın orana dayalı mükemmel manyetik baskı alanları oluşturulmalı)
• Yediğiniz yemek (Endüstriyel yemek, GDO, kızgın DNA, monokültür olmamalı)
• Soluduğunuz hava (temiz olmalı)
• Konsantre olduğunuz düşünce ve duygularınız (paylaşıma açık olmalı)
Zaman içerisindeki hareketleriniz ve kararlarınız (fraktal akış ile uyumlu olmalı)

Yukarıdaki her bir madde için söylenebilecek çok şey var. Kısaca, hayatımızda kararlar alırken, aura alanımızın hijyenini düşünmemiz, bizi kaliteli bir hayatın (realitenin) standartlarına taşır.

Anlaşılıyor ki, insanoğlunun ilk sırrı; fraktalite ve altın oranı, birbirleri ile olan ilişkilerini ve evrendeki tüm dinamikleri nasıl yarattıklarını tekrar keşfetmenin vakti geldi. Bu bilimin sırlarını ve gizemini beraber çözmeye ve hayatımıza nasıl entegre edebileceğimizi öğrenmeye davet ediyoruz sizleri. Bu konuda detaylı bilgilerin paylaşıldığı (Fraktal Alan Bilimi adındaki) Facebook grubumuzu takip edebilirsiniz.

 

Atatürk ve Fraktal Mimari

ata1

Atatürk’ün, kendisini öne çıkaran lider kişiliği, ileri görüşlülüğü ve burada saymakla bitiremeyeceğimiz birçok vasfına ek olarak ezoterik konulara olan ilgisi ve kadim medeniyetlerin kullandıkları teknolojilerle ilgili araştırmalarına güzel bir örnek de frakatal mimariye olan ilgisidir. Bu ilgisini “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”nden net olarak anlayabilmekteyiz.

Atatürk’ün bizzat kendisinin üzerinde çalışıp geliştirdiği “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”, Atatürk’ün manevi kızı, öğretmen, tarihçi ve sosyoloji profesörü olan Afet İnan’nın kitaplarında detaylandırılmıştır. Öncelikle aşağıda, Afet İnan ve proje ile ilgili kısa bir alıntı ile makalemize başlamak isterim.

Alıntı:

Atatürk’ün SOSYAL FABRİKA PROJESİ dışındaki “akıllı projelerinden” biri de İDEAL CUMHURİYET KÖYÜ PROJESİ’dir. “Köylü milletin efendisidir” diyen Atatürk, Türkiye’nin “tabandan kalkınması” için 1937 yılında İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’ni hazırlamıştır. Atatürk’ün üzerinde çalışarak uygulanmasını istediği bu proje, Afet İnan’ın “Devletçilik İlkesi” ve “Cumhuriyetin Ellinci Yılı İçin Köylerimiz” adlı kitaplarında yer almıştır.

Afet İnan, aslını TTK’ya bağışladığı, Atatürk’ün “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”nin belgesini, Trakya Umumi Müfettişi General Kazım Dirik’ten aldığını ve Atatürk’ün bu projeyi onaylayıp geliştirerek uygulanmasını istediğini belirtmiştir.

Afet İnan, Cumhuriyet’in 50 yılı nedeniyle 1970’lerde tekrar gündeme gelen projenin hayata geçirilmesi için Bayındırlık Bakanlığı ve valilere mektuplar göndermiştir. 70’li yıllarda bu projenin hayata geçirilmesi için “çalışma atölyeleri” bile kuran Afet İnan, finansman sorununun çözülmesi için Meclis’e yasa tasarısı sunulmasına da önayak olmuştur. Ancak proje bir türlü hayata geçirilememiştir.

İşte bir zamanlar Başbakan Bülent Ecevit’in “Köykent” ve MHP’nin ‘Tarımkent” projelerinin esin kaynağı Atatürk’ün bu ‘İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’dir.

Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nin amacı “çağdaş” ve “çevreci” bir köy yaratmaktır.

İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, daire yerleşim planına sahiptir. Daire planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiştir. Plan, bu yönüyle ilk bakışta bir “dart tahtasını” andırmaktadır. Merkezden çevreye doğru helezonik bir biçimde gittikçe genişleyen dört parçalı köy planı, merkezden dışa doğru 6 yolla bölünmüştür.

Aslı Türk Tarih Kurumu’nda muhafaza edilen “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”nde okul, cami, köy konağı, sağlık ocağı, otel–han, çocuk bahçesi ve fabrika dahil toplam 43 yapı bulunmaktadır. Plana göre köyün orta yerine yapılacak ‘anıt’ın etrafında sosyal tesisler, terzi, bakkal, berber gibi mekanlar yer alacaktır.

İşte Atatürk’ün, 1937 tarihli “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi” uygulandığı halde aşiret, tarikat eksenli “feodal yapıyı” yok ederek, kalkınmayı ve aydınlanmayı “tabandan”, “köyden” başlatacak; merkezinde “insan”,”hayvan” ve “doğa” olan bir “akıllı proje”!

****************** Alıntının sonu ******************

Bu projenin ana hatlarını ilk gördüğümde, kadim uygarlıklardan biri olan Atlantis uygarlığının yaşam alanına olan benzerliği dikkatimi çekti. Atatürk’ün, Atlantis ve Lemurya (Mu kıtası) gibi geçmiş uygarlıklara ait tarihi araştırmalara büyük önem verdiğini biliyoruz.

Geçtiğimiz senelerde Anıtkabire yaptığım bir ziyaret esnasında, Atatürk’ün okuduğu kitapların listesini inceleme fırsatım oldu. Bunlardan birkaçını sizlerle paylaşmak isterim:Ataturk-003

Metafizik – Aristoteles
The New Humanity – Mirza Ahmad Sahrab
Ziyafet – Platon (Eflatun)
Kozmik Güçler – James Churchward
Kayıp Kıta Mu – James Churchward

“Kayıp Kıta Mu” kitabı, Atatürk’ün talimatı ile kurulan bir ekip tarafından arastırılmış ve hatta Atatürk’ün istedigi üzerine Türkçe’ye çevrilmiştir. James Churchward’un “Kayıp kıta Mu” isimli kitabının okunmasının, öğrendigimiz insanlık MEDENİYETİNİN pek de derslerde öğretildigi gibi 5,6 bin yıllık geçmişe sahip olmadığının anlaşılmasına yararlı olacağını düşünüyorum. Platon dahil ünlü düşünürlerin ve araştırmacıların bu konudaki onemli referanslarına da başvurabilirsiniz.

atlantis 2

Alman bilgisayar programcısı Michael Hubner, İlk kez Platon (Eflatun)’un eserlerinde yazdığı Atlantis uygarlığına ait detayları inceleyerek oluşturduğu yaşam alanı da iç içe geçen halkalar sisteminden oluşmaktadır (yanda). Atatürk’ün de geçmiş uygarlıklara olan ilgisini ve araştırmalarını düşündüğümüzde, zamanının çok ötesinde tasarlanmış olan ‘İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nin, kadim medeniyetlerin yaşam alanının bir mikro versiyonuna benzerliği aslında bizi şaşırtmamalı diye düşünüyorum.

v2

Daha da ilginci, fütüristlerin öncülerinden kabul edilen Amerikalı mucit ve toplum mühendisi Jacque Fresco’nun “Venüs Projesi” adını verdiği çalışmasının, Atatürk’ün ‘İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’ne olan benzerliği de gözlerden kaçmamaktadır. Jacque Fresco’nun 1916’da doğduğunu dikkate alırsak, bu projede kimin kimden esinlendiğini de anlayabiliyoruz.

Vesting Bourtange Holland

Hollanda’daki Vesting Bourtange, daha küçük ölçekte, fraktal mimari prensibinde kullanılan mükemmel enerji baskılama geometrik dizaynına göre inşa edilmiş bir örnektir. Aslında buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz de. Geçmişte, Atlantisten tutun, Atatürk’ün ‘İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’ne ve sonrasında çıkan fütüristlerin projelerinde de fraktal mimarinin köy tasarımında kullanıldığını görmekteyiz.

Bugün, teknolojik ve bilimsel ilerleme bizi öyle bir noktaya getirmiştir ki, fraktal alanların sadece hizmete erişim ve üretim optimizasyonu yapmadıkları, aynı zamanda biyolojik yaşamı da testlerle ölçülebilir bir şekilde destekledikleri net olarak görülmektedir. Bu da şu anlama geliyor ki, belli prensiplerin uygulandığı fraktal alanlar, insanların enerji alanlarını, auralarını ve dolayısıyla immün sistemlerini desteklemektedirler. Başka bir deyişle, mükemmel enerji baskısı, mükemmel enerji dağılımını yaratmaktadır. Bunun için manyetik alanların, enerji hatlarının, geometrinin, kullanılan materyallerin ve daha birçok faktörün değerlendirilmesi gerekmektedir.

Picture1Bilimsel ilerleme ile beraber, kutsal alanların ne kadar enerji yoğunluğuna sahip olduğunu ölçebilmekteyiz. Ve, kutsal alan yaratmak için aynı şekilde neye ihtiyacımız olduğunu da bugün biliyoruz.

6 sene önce Türkiye’deki ilk fraktal ve altın oran bazlı kompleksi inşa etmek için bir girişimde bulunmuştum. İçerisinde yaşam alanlarının, kişisel gelişim merkezlerinin ve permakültür uygulama alanlarının bulunduğu bir proje geliştirip, fon bulma arayışına çıktım fakat mütahitlerin çoğunun altın oranın ne olduğunu dahi bilmediklerini fark ettim. Belki zaman doğru zaman değildi fakat yurtdışında nasıl güzel örnekleri mevcut ise Türkiye’de de er geç fraktal alan bilimine olan farkındalığın artması ile beraber bu bilimin de mimari alanda yansımalarının görüleceğini ümit ediyorum.

Fraktal alan bilimi ile ilgili paylaşımlarda bulunduğumuz Facebook sayfasını takip etmek isterseniz tıklayın.

Fraktalite ile ilgili daha önceki makaleyi okumak isterseniz tıklayın.

Prag cover Tr

 

Evrenin Yapısı ve Karanlık Madde Yanılgısı

Style:

Evrenin yapısı fraktal bir dodekahedrondur.

naturecoverNature dergisi, 2003 yılında, evren ve dodekahedron ilişkisini kapağına taşımıştı. Fakat biliminsanları bu gerçeği değerlendirmeye almama eğilimindeler. Bunu değerlendirmeye alabilseler, karanlık madde gibi gereksiz konseptlere de ihtiyaç duymazlardı. Karanlık madde, evrendeki madde yoğunluğunun anlaşılamaz bir şekilde belli alanlarda yoğunlaşması ve belli alanlarda azalmasını açıklamaya yönelik icadedilmiş anlamsız bir konsepttir. Halbuki, algılayabildiğimiz madde yoğunluğunun (galaksiler, takım yıldızları), fraktal enerji baskılaması ile oluştuğunu anlasalar, bu tip gereksiz ihtiyaçlara da başvurmaları gerekmezdi.

Madde ve karanlık madde yanılgısını, baskı ve baskısızlık olarak değiştirmek, bilimsel anlayışı ileriye götürecektir. Baskı sisteminin mekanizmasını anlamak, karanlık madde gibi gereksiz konseptlere olan ihtiyacı da ortadan kaldıracaktır.

Tabi ki burada, bilimi uygulamaya sadece kendilerinin hakkı olduğunu savunan ve onun bekçiliğine soyunan kurumların, tüketime dayalı, aydınlanmayı desteklemeyen ana sistemden bağımsız olduğu yanılgısına düşmemek gerekmektedir. Nasıl ki emperyalizm, askeri endüstriyel kompleks, dünya hükümetleri, sağlık, medya, eğitim ve diğer sektörlerin hepsi örümcek ağının birer parçaları ise “bilim” de bu çarpık sistemin bir parçasıdır. Hele ki bugün, bilimsel araştırma yapan grupların, konu ile direk ilgili alanları ya da verileri kendi acendaları doğrultusunda keyfi olarak göz ardı etmesi ve bu araştırmaları istedikleri sonuçları ortaya koyacak şekilde sunmaları, bilimin de hangi merciler tarafından kontrol edildiğini gayet açıklamaktadır.

Hatta mevcut sistemik virüs bugün spiritüel gelişim alanına da bulaşmış durumdadır. David Wilcock gibi bazı araştırmacılar, burada yazdığım bilimi de çarpıtarak dodekahedron ilişkisini oktahedron ilişkisi ile değiştirip, yanlış bir şekilde izah etmekteler.

pickyouruniverse2003 yılında Nature dergisinde yayınlanan araştırmada, evrenin yapısını anlamak için yapılan testler izah edilmiştir. Güneş sistemimizin dışında (Oort bulutu dışında) bulunan kozmik mikrodalga ışınlarının haritalaması ile çıkarılan evrenin haritasındaki ısı farkları gözedilerek oluşturulan madde yoğunluğu (galaksi yoğunluğu) haritası, farklı geometrik ve platonik sistemler ile ilişkilerinin olup olmadığı test edilmiştir. Yapılan testlerde, hiçbir geometri ve form bu ilişkiyi göstermezken, dodekahedron formunun evrenin yoğunluk haritası ile bire bir üstüste oturduğu saptanmıştır. Fakat bu formun altın oran bazlı fraktal yapısına değinilmemiştir. Çünkü bunu da söyleseler, en kadim sırlardan birisini açıklamış olacaklar. Fakat bu bilgiyi de farklı yerlerde bölük pörçük vermeyi ihmal etmiyorlar…

picture1New Scientist dergisi kapağına, “Fraktal Evren” haberini ve resmini koyabiliyor. Fakat hiçbir zaman tüm parçaları birleştirip, bir bütün olarak birarada insanlara vermeyecekler. O zaman global politikaya ters düşmüş olurlar. Herkes evrenin yapısını, bunun altındaki bilimi öğrenirse, bütün sistemler sallanmaya başlar. Herkes inancını sorgulamaya başlar. Tabiki amacımız kimsenin inancını değiştirmek değil fakat gerçek bilimin, bugüne kadar saklanan bilimin er geç ortaya çıkacağını düşünüyorum. Bu bilim Türkiye’de ilk kez “Fraktal Alan Bilimi” kapsamında izah edilmektedir. Daha önceki yazılarda da farklı perspektiflerden bu konuya değinildi.

Atomik tablodaki yapılardan tutun, DNA’ya, Güneş Sistemimizin yapısına ve evrenin yapısına kadar bu bilim, ölçülebilmektedir. İşin daha da ilginci bu bilimi ölçmekle ve öğrenmekle kalmayıp, hayatımıza da entegre edebilmekteyiz. Önemli olan bu enerji alanlarının nasıl oluştuğunu ve ne şekilde kullanabileceğimizi bilelim. Aslında Kutsal Alan kavramının bugün nasıl oluştuğunu biliyoruz. Teknik olarak bu alanları oluşturabilmekteyiz. Kutsal alan, yapıcı enerji paylaşımının maksimize edildiği bir alandır. Nasıl ki piramitlerin yapıları, kadim tapınakların yerleri ve geometrileri, tarihi kiliseler, camiler ve diğer ibadethaneler belli prensipler ile geçmişte inşa edildilerse, biz de bugün bu prensipleri uygulayacak kapasiteye sahibiz. Üniversitelerin mimari bölümlerinde (sistemin işleyişi gereği doğal olarak) verilmeyen bu bilgiler, artık gizli değil.

Ezoterik ve mistik öğretilerde çokça karşılaştığımız, zihin ve evren bağlantısını, bilimsel olarak açıklayabilmekteyiz. Esas olan, teknolojik gelişimi, toplumun yararına, ruhsal gelişimine ve farkındalığını arttırmaya yönelik kullanabilmektir. Bu bilimi de bir felsefe taşı olarak, her anlamda simyasal bir dönüşüme kullanabileceğimize olan inancım tamdır.

 

poincaredodeca

Akaşik Kayıtlara Bilet: Fraktal Alan

Aşağıdaki videoda, 90’larda Rusya’da yapılan içbükey ayna deneylerinde biliminsanlarının açıklamakta zorlandıkları olaylar oluşmuş. Aslında deneyde frakına varmadan yaptıkları şey, mükemmel baskı alanı oluşturup farkındalıklarını arttırmışlar ve bunu da bir türlü açıklayamamışlar. Çünkü fraktalitenin ne anlama geldiğini bilmiyorlarmış!

Yarattıkları görece mükemmel baskı alanının, mükemmel enerji dağılımını tetiklediğini bilselerdi, çok daha ileri noktalara götürebilirlerdi bu çalışmaları (belki de götürmüşlerdir…). Spiral yapılardaki bu alanlarda yapılan deneylere katılan Ruslar, akaşik kayıtlardan Sümerlilere ait sembollere kadar birçok şey görüp deneyimlemişler. Sümer lisanında kullanılan sembollerle ilgili olarak, hepsi de aynı sembol serisini aynı şekilde, aynı aralıklarla görmüşler. Yani üstüste, birçok kez, kollektif bir aydınlanma yada bilgi erişimi deneyimi yaşamışlar.

Fraktalite, bir çok konuya ek olarak (yer çekimi, madde, alfabe, farkındalık, biylojik gelişim, tüm merkezcil ve kendini düzenleyen kuvvetler …) aydınlanmanın da kaynağıdır. Rus araştırmacılar, burada kaynağını belirterek ifade ettiğim aydınlanmayı bu alanlarda deneyimlemişler, Annunakilerin izlerini görmüşler fakat izah edememişlerdir.

Afrikadaki şamanların yerleşim alanlarına baktığınızda, burada da fraktal yerleşim alanları ve bu alanların enerji merkezlerinde de o kabilenin şamanının altarını görüyoruz. Bunun sebebi, şamanın fraktal alanın enerji merkezinde, ataları ile telefon görüşmesi yapabilmesidir. Bu kadim bilgi, birçok kültürde kendini koruyabilmiştir fakat modernleşme sürecinde, bu bilgiler tamamen bastırılmış durumdadır.

Piramitlerde olduğu gibi, bir çok farklı şekillerde bu alanlar oluşturulabilmekte. Bu bilim “fraktal alan bilimi seminerlerinde” örnekleriyle detaylı bir şekilde yer almakta. Annunakilerin de piramitlerin inşasında kullandıkları temel oran olan altın oran ve bu orana bağlı baskı alanları, maksimum yapıcı enerji etkileşimini sağlamaktadır. Bu etkileşim, şamanlarda olduğu gibi, bu alanları oluşturmayı bilen herkesde, modern toplumun izah edemeyeceği, mucize olarak nitelendirebileceğimiz etkiler yapmaktadır. Bu durumla ilgili aslında videodaki ornekten başka birçok örnek de mevcuttur. Ayrıca bu alanlar bilimsel cihazlar ile de günümüzde rahatlıkla ölçülebilmektedir.

Ayna konusu başlı başına ilginç bir konudur. Optik biliminde yapılan testlerde, zamanı geriye almak (time reversal) kuantum seviyesinde ispat edilmiştir. Bunun için, “4 way mixing” adı verilen lazer deneylerinde, angstrom seviyesi hassaslığında uygun faz birleşimi (phase conjugation) oluşturmak suretiyle bu etkileşim gözlemlenmiştir. En basit anlamda, 2 kozalağın burunlarının birbirini öpmesi gibi dalga alanlarının da merkezcil kuvvette, içe patlama şeklinde kavuşumları, kendi kendini organize eden, negentropik (entropinin tam tersi) alan oluşturmaktadır. Bu durum kaosa düzen getirmenin de ipucudur! Çünkü ancak altın oran, yapıcı dalga etkileşimine izin verdiği için, bu yolla fraktal alanların oluşumu, bu bilim kullanılarak mümkündür.

Yazılı tarihte, hayat hikayesine ulaşabildiğimiz en ünlü simyacı olan, Kraliçe I. Elizabeth’in Başdanışmanı, Dr. John Dee, (birçok faktöre ek olarak) simyasal çalışmalarında kullandığı aynanın yüksek fraktalite içeren materyalinden dolayı yaptığı çalışmalardan muazzam sonuçlar almıştır. Konumuz aynadan geldiği için bu örneği vermek istedim. Yoksa, John Dee’yi tek bir ayna ile tanımlamak çok yetersiz olurdu. Ama O, simyasal çalışmalarda kullanması gereken aynanın nasıl (fraktal, faz birleşimine olanak sağlayan) bir özelliği olması gerektiğini biliyormuş. John Dee ile ilgili bilgilere daha önce yazdığım makaleden ulaşabilirsiniz (tıklayın).

Ya da, yine belgeselde geçen, Nostradamus’un kullandığı yumurta şeklindeki kapsül, mükemmel enerji harmonizasyonuna olanak sağlayan bir formdur.

Belgeselde tekrar tekrar, biliminsanlarının bu olayları açıklayamadıkları söyleniyor. Nasıl ki, Einstein’in da dediği gibi, problemleri, onları üreten aynı kafalarla çözemiyorsak; cevapları da belki başka yerlerde (??DOĞA??) aramaya başlamamız gerekiyor.