Kollektif Niyet, DNA ve Skalar Dalgalar

meditationfeature2-720x377

Fizikçi Bill Tiller’ın laboratuvar ortamında yaptığı deneylerde, odaklanan niyetin, sudaki pH seviyesini yükseltip azaltabildiği, larvaların büyümesini %30 arttırabildiği, bakterilerin öldürülme hızını %30 arttırabildiği ölçülmüştür.

Bunun gibi daha birçok araştırmacının yaptığı farklı deneylerle, aklın ve bilincin madde üzerindeki etkileri bilimsel olarak, kayıtlara geçmekte.

İnsan bilinci, doğal bir skalar dalga (enine dalga, longitudinal wave) jeneratörüdür. Skalar dalgalar, genelde bilinen boyuna dalgalardan farklıdır. Günümüz fizikçileri (Gregg Braden, Dan Winter…) bu dalgaların yapısını ve işlevini araştırıp paylaşmaktalar.

Skalar dalgaların önemli bir özelliği ışık hızından da hızlı hareket etmeleri ve biyolojik gelişimi desteklemeleridir. Bilimin halen bu doğrultuda araştırıp geliştireceği büyük bir okyanus dolusu alan bulunmaktadır.

Nikolai Kozyrev’e göre güneşimiz de skalar enerji üretmektedir. Thomas Hieronymus’un araştırmaları, fotosentez işlevinin ana bileşeninin skalar enerji olduğunu ispat etmiştir. Bu teorisini, bitkileri tamamen ışıktan yalıtılmış karanlık bir odada, sadece skalar enerjiye maruz bırakarak ispat etmiştir. Alman fizikçi Fritz Albert Popp, 1970’lerde, bitkilerin biofoton formunda enerji biriktirdiklerini belgelemiştir. Araştırmalara göre gıda kaynaklı yiyeceklerin ya da desteklerin içeriğinde biofotonlar bulunurken, sentetik vitaminlerde biofoton bulunmamaktadır.

Fraktal alanlar, uygun koşullarda, enerji baskısını enerji ivmelenmesine çevirip, yapıcı dalga etkileşimi aracılığı ile boyuna dalgaları skalar dalgalara çevirebilmekteler. DNA, bu duruma en güzel örneklerden biridir!

Dan Winter’a göre, DNA’nın dinamik yapısı ve bu yapının altındaki ölçülebilen altın oran, DNA alanını elktriksel olarak merkezcil (centripetal) kuvvete dönüştürmekte ve bu orandan dolayı oluşan mükemmel merkezcil baskı alanı, DNA’nın piezoelektriksel doğasını oluşturmaktadır. Yani, mükemmel baskı/basınç alanı, DNA’nın elektrik alanını ya da potansiyelini arttırmaktadır. DNA, bir radyo istasyonu dönüştürücüsü gibi uzun dalgaları mükemmel baskı alanıyla kısa dalgalara dönüştürmektedir. Bu da DNA’nın doğal bir skalar dalga (scalar, longitudinal, compressional) üreticisi olduğunu göstermektedir.

İnsan niyeti de aynı güce sahiptir. Bu sebepten dolayı odaklandığımız konulara dikkat etmemiz gerekir. Global komplo ağı, tüm medyayı nefret ve korku pompalamak üzerine dizayn etmiştir. Nefret ve korku frekansları insan sağlığı açısından olumsuz olmakla beraber, yukarıda okuduğumuz zihnin madde üzerindeki etkisi misali, bu frekanslar da tecrübe ettiğimiz çevre üzerinde negatif etki yapmaktadır. Bu durumu bilerek medyaya kontrollü ve uyanık bir şekilde yaklaşmamızı öneriyorum.

Enerji her zaman gidebileceği en mükemmel baskı alanını takip eder. Kendi enerjimiz de odaklandığımız konulara gitmektedir. Çünkü odaklandığımız alanlarda baskı alanı oluşturmuş oluruz. Uygun baskı alanları da mükemmel enerji dağılımını tetikledikleri için nereye odaklanırsak o alanı canlandırırız.

Bu durumun bilinci ile düşüncelerimizi ve her an içinde bulunduğumuz hissiyatın kalitesini (pozitif/negatif) gözlemlemenin ve her gün kendimiz için kısa da olsa vakit ayırmanın, meditasyon yapmanın zihin, ruh ve beden sağlığımız için şaşırtıcı derecede yararlı olduğu kanısındayım.

Kendine Benzerlik ve Fraktalite

article-picture

Doğa; molekülleri, kar tanesi, kristal ya da diğer düzenli formları yapmaya nasıl yönlendiriyor?

Kaos teoreminin bunun için bir cevabı var: Kendine benzerlik (fraktalite), yapı taşlarının kendi oluşturdukları yapılarda kendi formlarını taklit etmelerini sağlayan temel prensip.

Yüksek miktarlardaki partiküller, tek bir partikülün ilk olasılığı ile neredeyse aynı paterni ortaya koymaktalar. Elementler için de durum farklı değil. Yüksek miktarlardaki elementler topluluğu, tek bir elementin formundan kendi benzer formunu oluşturabilir. Her hangi bir elementin izleyeceği yol yönlendirilemeyeceği için, yüksek miktarlardaki hiçbir element topluluğu birbiri ile tam olarak aynı formu almayacaktır. Yüksek miktarlardaki elementlerin oluşturdukları paternler birbirlerine benzeyecektir, fakat hiçbir zaman tam olarak aynı olmayacaklardır. Dolayısıyla, tüm kar taneleri birbirlerine benzerler fakat hiçbir kar tanesi bir diğeri ile tam olarak aynı değildir.

Kendine benzerlik aslında oldukça önemli bir konu. Doğanın her ölçeğinde gözlemlenebilir. Birçok araştırmacı, kendine benzerlik olgusunun, bizim dünyamız da dahil olmak üzere tüm realitemizi şekillendiren, doğanın temel prensiplerinden biri olduğunu iddia etmiştir. Tüm araştırma alanlarında da gözlemlenebilmektedir; fizik, biyoloji ve hatta psikoloji ve sosyoloji…

Birçok alanda olduğu gibi farklı inanç sistemleri içerisinde de kendine benzerlik kavramını ya da fraktaliteyi görmekteyiz.

Tasavvuf içerisinde;
Tanrıyı insanın gönlünde arayan ve tüm evreni Tanrının bir yansıması olarak gören vahdet-i vücut (varlık birliği) anlayışı vardır. Bu felsefeye göre Makro plandaki Evren de tıpkı beyin hücreleri gibi, kökeni enerjiden ibaret bir holografik yapıdır. Kozmik çapta, holografik evren ve fraktalite yaklaşımında bunun anlamı, dünyanın her bir bölümünün, kendi içine gizlenmiş olarak evrenin tümünü içermesidir.

“Aklın amacı, Tanrısal özü görmek, O’nun birliğine ulaşmaktır.” –Mevlana
“İlim kendini bilmektir.” –Yunus Emre

Anadolu Tasavvufunda İlahi Sır: Tanrı – İnsan – Evren birliğinin idrakıdır. Yaradan ve yaratılan aslında her şey tek bir bütündür. Ne başlangıcı ne de sonu vardır. Bütün evren ve insan, Tanrının çeşitli terkiplerde tecellisidir. Evren ve insan, Tanrının ayniliğini yansıtan bir görüntüsüdür.

Hermetizm’de, Zümrüt Tabletlerde der ki:
“Aşağıda olan yukarıda olan gibidir, yukarıda olan da aşağıda olan gibidir, ve birlikte tek bir şeyin mucizesini gerçekleştirirler.”

Burada tüm evrenin fraktal yapısı net bir biçimde izah edilmiştir.

Tevrat’a bakacak olursak:
Tevrat’da Hz Musa, tapınağı, göksel paternleri gözlemleyerek oluşturmuştur (Tevrat 25:40). Tapınağı, daha farklı bir birleşiklik seviyesinin kendine benzerliğinin (cennetin) ifadesi olarak oluşturmuştur.

Hz İsa da “Benzetilebilir bir şekilde ağzımı açacağım ve dünyanın kuruluşuna dair saklı bilgileri vereceğim” demiştir.

Evrensel ölçekte, kendine benzerlik perspektifinden bu ifadelerin anlamı, verilen bilgilerin aslında birer metafor oldukları ve hakikate dair bilgilerin insanların anlayabileceği şekillerde, benzetmelerle anlatılmış olduğudur.

Mitoloji biliminin büyük ustası Joseph Campbell, dini geleneklerin en büyük promleminin bu bilgileri metafor olarak almaktan ziyade, gerçek olarak almaları olduğunu belirtmekte. Öyle görünüyor ki modern dünya “kendine benzerlik” (fraktalite) anlayışını sosyal ve dini sistemlere entegre etmekde zorlanmaktadır. Tabi ki bu da global bir problem olup, günümüzün tüketime dayalı sistemler kompleksi içerisinde her hangi bir alanı desteklememektedir.

Baçka bir açıdan bakacak olursak, dünyanın bugün karşı karşıya kaldığı doğal ve insan yapımı krizlerin önemli bir kısmını fraktal alan bilimi ile, yani evrenin kendi fonksiyonlarını hayatımıza entegre ederek , çözebilecek teorik bilgiye sahip bağamsız biliminsanları mevcut. Bu biliminsanlarının dan-wöncülerinden olan Dan Winter, altın oran ile mükemmelleştirilmiş fraktal faz uyumuna (phase conjugation) dayanan bilimin mevcut problemlerimizi kökten nasıl çözebileceğimize yönelik bilgileri kitaplarında ve yaklaşık 40 yıldır eğitimler ve konferanslar vererek anlatmaktadır. Kendisi (matematik ekibi ile meraber) maksimum yapıcı birleşme, baskı ve faz uyumu probleminin altın oranı veren dalga fonksiyonlarıyla çözümlenebileceğini ilk kez ispat eden biliminsanıdır. Kendisi aynı zamanda hidrojen atomunun radiasının (elektron bulutları arasındaki mesafelerin) Planckin tam olarak altın oran faz uyumu katlarından oluştuğunu keşfetmesiyle de ünlüdür.

Fraktal alan bilimi perspektifinden, tüm evreni bir dalga fonksiyonu olarak görebiliriz. Ya da Nikola Tesla’nın dediği gibi:

Evrenin sırlarını bulmak istiyorsanız, enerji, frekans ve vibrasyon açısından düşünün.

Partikül diye bir şeyin var olduğu ilüzyonu, realiteyi anlamamızı güçleştirmiştir. Partikül olasılığını yanlış bir şekilde hayal etmemizin sebebi, enerji dalgalarının paketler halinde toplanmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü uzunluklarının, yörüngesel çapa eşit olarak dağıtılması gerekiyordu (kuantize olmak). Halbuki evren, atalet biriktirebilen baskılanabilir bir medyadan (araçtan) oluşuyor gibi görünmektedir. Bu araca çeşitli öğretilerde farklı isimler verilmiştir. Eter, Chi, Ki, Zero Point ya da Vakum Enerjisi, Kozmik Enerji vs.

Dan Winter, bu enerjinin isminin ne olduğuna hem fikir olmaktansa, bu enerjinin niteliklerine hem fikir olmanın daha uygun olduğunu düşünmekte. Net olarak baskılanabilir ve akışkan bir yapıya sahip. Net olarak rotasyon halindeyken ataleti artmakta. Ve bazı geometrik formlarla (fraktal, faz uyumu) kendi kendini organize edip, zeki ve “canlı” hale gelebilmektedir. Dalgaların içinde özellikle bu geometrik formu yaratmayı öğrenebilmek, farkındalık seviyesinde olduğu kadar fiziksel saviyede de günümüzün mevcut sorunlarına çözüm sunabilmektedir. Çünkü YAŞAM GÜCÜNÜN elektriksel tanımı, ENERJİYİ (fraktal olarak) ÇEKEBİLME VE KENDİ KENDİNE ORGANİZE EDEBİLME yetenegidir.

Buradan yolaçıkarak diyebiliriz ki, evrenin, farkındalığın, aydınlanmanın, yaşam enerjisinin, yer çekiminin, alfabe ve sembolün, rengin, mikrodan makroya maddenin ve diğer tüm merkezcil ve kendi kendini düzenleyebilen kuvvetlerin elektriksel kaynağı, sebebi ve mekanizması altın oran ile mükemmelleştirilmiş merkezcil fraktal alan faz uyumudur.

Burada kullanılan lisan kafanızı karıştırabilir fakat elektrik mühendisliği, bilimsel olarak en iyi ifadeyi sunmaktadır. Şahsen ben bu konularla ilk kez karşılaştığımda, elektrik mühendisi olmadığım için duyduklarım bana uzaylı lisanı gibi gelmişti. Daha çok araştırdığımda ve anlamaya başladığımda bu konuları çok daha basit bir dille nasıl ifade edebilirim diye düşünmeye başladım ve bu konuda öncelikli olarak bir facebook sayfası üzerinden bilgi paylaşımında bulunmaya karar verdim. Bu doğrultuda oluşturduğum ve bilgi paylaştığım facebook sayfasını (Fraktal Alan Bilimi) takip etmek isterseniz burayı tıklamanız yeterli.

Fraktal alan bilimini (doğanın bilimini), bioaktif alan (biyolojiyi destekleyen alan) yaratmak için ve temel problemlerimizi çözebilmek için kullanabiliriz. Bu doğrultuda sizi, bu bilimin gizemlerini ve mucizelerini keşfetmeye davet ediyorum.

Not: İstanbul’da ve İzmir’de, bu konuda yapılacak olan seminerler ile ilgili bilgi almak isterseniz yukarıda linkini verdiğim facebook sayfasından detaylara ulaşabilirsiniz.

Simya ve John Dee

EPSON scanner image

Simya bilimi, günümüzde çok az bilinen bir bilim olduğu kadar tanımının da ortaçağ büyücülüğünü, cadıları ya da doğa üstü olayları çağrıştırıyor olması, topluma verilen bilgi akışının kontrolünden kaynaklandığını düşünüyorum. Bugünü anlamak için önce geçmişi anlamanın gerekliliğinin çok önemli olduğunu görmekteyim.

Nasıl ki geçmişte tüm yükselmiş medeniyetlerde toplumlara verilen bilgi arzı ikiye ayrılıyor idiyse bugün de durum bundan farklı değildir. Bu iki çeşit bilgiye ezoterik ve ekzoterik bilgi denmektedir. Ekzoterik bilgi, toplumun %98 ya da 99’una verilen, kitlelerin kontrolünü sağlamaya yönelik, öğrenilmesinde sakınca görülmeyen ya da gizli olmayan bilgiye verilen isimdir. Ezoterik bilgi ise her zaman çok limitli bir sınıfa verilen bilgi olmuştur. Kimi zaman alt jenerasyonlara aktarılmış kimi zaman da seçilmiş insanlara verilmiştir. Bu gizli bilgi daha yüksek bilimleri ve hakikatleri içermektedir. Tabi ki hangi ezoterik bilginin ne derece manipülasyona uğrayıp uğramadığı, ne için kullanıldığı veya onun da üzerinde daha da sisli bir bilgi seviyesinin ya da farkındalığın olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu olabilir.

Simya bilimi de ezoterik bir bilimdir. Ve belki de dünya üzerindeki en gizli bilimlerin başında gelmektedir. Günümüzde bu bilime tümüyle haiz insanların dünya nüfusunun %0.000001’inden azını oluşturduklarını düşünmekteyim. Tarihte simya bilimi zaman zaman kaybolmuş ve zaman zaman da yeniden keşfedilmiştir.

Simya bilimi temel olarak 3 konuya odaklanır.
1. Kişisel dönüşüm
2. Maddesel dönüşüm
3. Toplumun dönüşümü

Bu maddelerin her birini tam olarak kavramaya kitaplar devirmek bile yeterli gelmeyebilir. Özellikle günümüzde neredeyse bir mitolojiye dönüşmüş olan maddesel dönüşüm ile ilgili bilimin, geçmişte dünyanın bugünkü tarihinin oluşmasında fazlasıyla etkili olduğunu düşünmekteyim.

Daha da ilginci, dünya tarihindeki tüm devrimler simyacılar tarafından başlatılmıştır. Simyanın, modern insanın günümüzdeki halini almasında yadsınamaz bir yeri vardır. Dün nasılsa bugün de dünya, bilinenden çok farklı bir boyutta, popüler bilimin ve bilgi arzının bilinçli olarak dışında bırakılan teknikler ile kontrol edilmektedir.

Dünyanın en ünlü simyacılarından bir tanesi, belki de en onemlisi olarak görülmekte olan Dr. John Dee (1527 – 1608) bu alanda en çok karşımıza çıkan ustalardan biridir. John Dee dışında tarihte önemli rol oynamış birçok simyacı bulunmaktadır. Fakat simyacılar kadar simyanın konusu da tek bir makaleye sığmayacak kadar kapsamlı olduğu için simya konusuna temel bir giriş yapıp, John Dee’den biraz bahsetmek isterim sizlere.

Dr John Dee ile ilgili önemli detaylardan bazıları:

  • Kraliçe Elizabeth’in baş danışmanı, 007(!) nolu MI6 ajanı ve gizli servislerin kurucusu, matematikçi, astronom, astrolog, okült felsefeci.
  • O zamanın Einstein’i kabul ediliyor.
  • Londra’da, tüm Avrupa’nın en büyük kütüphanesine sahipti.
  • Hayatının önemli bir kısmını, simya ve hermetik felsefe ile ilgili çalışmalara adamıştır.
  • Hermetik devrimi başlatan simyacı Edward Kelly ile beraber Prag’da kayıtlı tarihin en önemli simya çalışmalarını yürütmüştür.
  • Tarihte kayda geçen en saf altın (99.9999999) Londra’da aynı döneme denk gelmektedir.
  • Shakespeare ile doğrudan ve çok yönden bağlantılıdır.
  • Modern batı biliminin yaratıcısıdır.

İngiltere gibi yüzölçümü küçük, iklimi elverişli olmayan, kuzey kutbuna yakın bir ada ülkesinin tarih boyunca savaşlarla üstüste yıpranıp 17. yüzyıldan itibaren tüm dünyaya hükmedecek noktaya gelmesi ve güneşin batmadığı bir ülkeye dönüşmesi ile de doğrudan bir bağlantısı acaba olabilir mi dersiniz?

 

 

Simya konulu facebook grubumuzu takip etmek isterseniz: Simya / Alchemy

NASA’nın Yapay Mega Yapı Keşfi ve Mavi Işın Projesi

pbXf6BCh

Son günlerde, NASA’nın keşfettiği, 5,000 ışık yılı uzaklığındaki bir yıldızın etrafında dönen muhtemel bir yapay yapı ile ilgili haberler sosyal medyayı sarmış durumda. Yani kısaca çok ileri bir uzaylı teknolojisinin keşfinden bahsediyoruz.

Bu noktada bu yapıyı kimlerin, hangi amaç için, ne zaman yaptıkları, yapanların nerede oldukları, bizden haberleri olup olmadığı gibi 100’lerce soru üretip tartışabiliriz. Fakat ben bu tartışmalara girmektense farklı bir perspektifi sunmak istiyorum size.

Daha önceki bir yazımda 2010 yılının Şubat ayında Londra’da Dünyanın en eski bilim akademisi olan Kraliyet Bilimler Akademisi’nde (Royal Society) yapılan bir konferanstan bahsetmiştim. Royal Society, 1660’da İngiltere’de kurulmus, üyeleri arasında Newton, Darwin, Einstein, gibi bilime ve dünya gelişimine yön vermiş bilim insanları bulunmaktadır. Kurum gunumuzde, Ingiliz Hukumetine bilimsel danismanlik hizmeti dahil kapsamlı aktiviteler yürütmektedir.

Kraliyet Bilimler Akademisi’nde 2010 başında düzenlenen bu konferans, dünyanın önde gelen bilim insanlarını ve araştırmacıları bir araya getirmiştir. Bu 2 günlük konferansın başlığı: “The detection of extra-terrestrial life and the consequences for science and society”. Yani, Dünya dışı yaşamın keşfi ve bunun toplum ve bilim üzerindeki etkileri. Bu konferans için alanlarında en ileri bilim insanları toplanıp dünyanın en eski ve saygın bilim akademisinde 2 gün boyunca basına kapalı olarak bu konuyu çok farklı açılardan tartıştılar.

Ozellikle bu konferanstan sonra Stephen Hawking’in ve birçok araştırmacı bilim insanının basında çıkan söylemleri benim çok ilgimi çekmişti. Sanki “haydi hep beraber aynı anda ağız birliği edelim” dercesine, hepsi çıkıp “günün birinde uzaylılar gelirlerse büyük ihtimalle bizi çizerler” tarzı haberler beni hem güldürdü hem de düşündürdü. Acaba neden bu kadar savunmacı ve endişeli bir tutum içerisindeydiler? Acaba bizim bilmediğimiz bir şey mi biliyorlardı? Yoksa çok uzun bir planın küçük bir parçası olarak mı bu şekilde bir yönlendirme yapıyorlardı? Bu arada buraya bir de ekleme yapiyim, NASA’nın Kepler teleskopunun 5.000 ışık yılı uzaklığında belirlediği bu mega yapay yapı 2009 yılında keşfedilmiş ama 2015 sonunda halka açıklanıyor…

Genel olarak, bu güne kadar yaptığım kişisel araştırmalar sonucunda, kabul edilmiş değerlerden farklı pek çok sonuca vardım. Bunların arasında en kritik olanlardan bir tanesi de, global basında duyduğumuz haberlerin %90’ının düzmece olmasıdır. Hepsi yalan demiyorum fakat neredeyse hepsi kurgulanmış, belli bir amaca hizmet etmesi için üretilmiş, toplum mühendisliği sonucu olarak dizayn edilmiş araçlar olduğunu düşünüyorum. Tarihi incelediğimizde bu önermenin %100 tutarlı olduğunu şahsen görmekteyim.

Günün sonunda, sektörel hakimiyeti bulunan büyük kuruluşların çoğunluk hisse yapılarının nerelere uzandığını araştırdığınızda karşınıza belli güç merkezleri çıkar. Tüm bu güç merkezlerinin birbirleri ile korelasyon halinde, bu düzeni canlı tuttuklarını anlayabilirsek, piramidin altındaki, insanların direk olarak realitelerini şekillendiren bilgi kaynaklarının da bu ölçüde, bu realite üretimini nasıl yaptıklarını ve toplumlara nasıl yön verdiklerini anlayabileceğimizi düşünüyorum.

Michio Kaku, günümüzde arz edilen realite spektrumunun oluşturulmasında kritik bir aracı olmuştur. Kendisinin de bu konudaki açıklamasını ilginize sunarım.

https://vid.me/e/Q5C3

Yaklasik 10 yil once okudugum, öğrendigim bir proje: Mavi Işın Projesi (Project Blue Beam). Okuyup araştırdığınızda insanın aklına ilk gelen şey, komplonun dibine vurmuş bir teoriye benzemesi. Fakat son yılllarda dünya üzerindeki gelişmeleri gördükçe, tüm yeniliklerin ve keşiflerin bu teoriye uygun bir şekilde geliştiğini görmekteyim. Finansal çalkantılar, beklenilen ekonomik buhran (ki bu çok yakında), holografi teknolojisinin gelişimi, insanlara takılan çipler (RFID), uzaylı teknolojisinin insanlara kademeli olarak alıştırılması (önce Hollywood sonra NASA tarafından) ve daha birçok şey…

Bu projeyi size anlatmayacağım. Araştırmak isterseniz google’a sorun, karşınıza 1.000’lerce sonuç çıkarır bununla ilgili. İstediğiniz bir tanesini açıp okuyun.

Benim bu yazımda varmak istediğim konu şu:

Dünya üzerinde her bir konu ile ilgili birçok teori var. İsteyen istediğine inanır istediğine inanmaz. Ya da bu teoriler karşılaşıldıkça sadece bir olasılık olarak açık fikirlilikle okunabilir. Dediğim gibi bir olasılık olarak kenarda tutulabilir. Bu projenin de bu perspektifte okunmasını öneririm.

Kişisel olarak, ben bu projenin ne gerçek olduğuna ne de yalan olduğuna inanıyorum. Sadece böyle de bir iddia varmış diyorum. İlginç olanın, bugün birçok alandaki gelişmelerin bu projenin planına paralel olarak gelişiyor olması. Sizin de dikkatinizi çekmek istedim.

Hipnoz

10369987_10152295751025124_3296734609496530960_n

Tüm dünyanın hipnoz altında olduğu başlangıçta oldukça iddialı ve tartışmalı bir önerme olarak kabul edilebilir. Fakat rüya gören bir kimse rüyada olduğunu anlayabilir mi? Ya da hipnoz altında olan bir kimse hipnoz altında olduğunu anlayabilir mi? Bu anlayış eksikliği, tartışmanın merkezine eklendiği taktirde kim hipnozda olmadığını kanıtlayabilir? Hele ki tüm dünya toplumunun hipnozda yaşadığına dair güçlü izler mevcut ise, egomuz bu gerçekliği kabul edebilir mi?

Bu söz konusu süreç, doğumumuzdan itibaren etkisi altında kaldığımız, kollektivist programlarla sürekliliği eksiksiz devam eden bir süreç ise bunu belirlemek oldukça güçleşebilir.

Öncelikli olarak travmatik tecrübeler hem hipnoza yatkınlığı, hem de insanın kontrol altına girmesini kolaylaştıran en önemli etkenlerden biridir. Özelikle çocuklar üzerinde uygulanan otorite ve itaat teknikleri bu sürece katkıda bulunan uygulamalardan bazılarıdır. Günümüzde erkek bebeklerin doğar doğmaz hastanelerde maruz kaldıkları sünnet ritüeli, bu travmatik tecrübelerin en sertlerinden biridir. Teknik olarak, muazzam bir acıya karşı bilincin kendini koruması için yaptığı bir güvenlik önleminden bahsedebiliriz. Burada, travamatik acı ile beraber bilincin ruhtan uzaklaşması ve ruh ile bilinç arasındaki bağın kopması söz konusudur. Bu kopukluk ve bunun gibi birçok travmatik tecrübe sözkonusu kişinin ileri yaşlarda içinde oluşmuş olan kopukluktan dolayı, daha kolay kontrol edilmesini sağlayacaktır. Bebeklik çağında çocukların, ebeveynleri aracılığı ile yaşadıkları müdahalelerin büyük bir kısmını bu katagorilere koyabiliriz. Zaten hipnoz altındaki bireylerin çocuklarını da aynı sistem içerisinde, farkında olmadan aynı endoktrinasyon fabrikalarından geçirmeleri de sistemin sürekliliğindeki başarının bir izzahıdır.

İnançlarımız ve değerlerimiz tüm bu hipnotik sürecin içinde idame edilmemize yardımcı olan unsurlardır. Matrix filminde, bugün yaşadığımız sürece atıfta bulunan birçok tanımlama yapılmıştır. Süregelen bu düzen, ebeveynlerimiz ve büyüklerimiz tarafından yeterince sorgulanmadığı için, alt jenerasyonların da sorgulama ihtiyaçları sınırlı kalmaktadır. Ve dahası, bu süreci sorgulayanlara da deli ya da çatlak tanımlamaları yapılmaktadır. Tabi ki bu tanımlamalar da sistem içerisinde bilinçli olarak dizayn edilmiş, sisteme karşı olası sorgulamaları önlemek amacı ile topluma entegre edilmiş programlardır. Ne de olsa kimse deli olarak adlandırılmak istemez. Çünkü sistem, kişinin kendini nasıl gördüğünden ziyade dışarıdan nasıl göründüğünün önemli olduğunu öğretir. Tüm TV reklamlarında, Hollywood filmlerinde bu konular farklı elbiselerle devamlı olarak sunulmaktadır.

Ne pahasına olursa olsun, topluma ayak uydurma çabası ve toplum içinde kabul edilme arzusu olarak algılayabileceğimiz çabalar bir mıknatıs gibi kişiyi sistemin içinde tutmaktadır. Toplu olarak hareket etmek negatif algılanmamalı FAKAT günümüzde “kolektivizm” olgusunun bir toplum mühendisliği aracı olarak karşımıza çıkması, kişinin belli oranda kendisini bu manipülasyonlardan korumasını gerektirmektedir. Bu manipülasyonlar bireyin kendi sorumluluğunu eline almasından ziyade, bir başkası tarafından ona sunulan sorumluluğu benimsemesini programlamaktadır. Bu başkası dediğimiz organ bir okul olabilir, bir hoca ya da bir guru olabilir, bir patron olabilir ya da bir ebeveyn olabilir…

ayn-rand-quotes-hd-wallpaper-1

 Sistem, hipnozun sürdürülebilirliği adına, hiçbir şekilde kişisel gelişimi desteklememektedir. Çünkü kişisel gelişimi destekleyen uygulamalar, insanların farkındalıklarının artması anlamında yardımcı birer araç olduklarından, hipnotik sistem ile çıkar çatışması yaratırlar. Farkındalığın artması, hipnotik sistemin önündeki sisin de dağılması anlamına gelmektedir. Bu sebeple bugün birçok kişisel gelişim uygulamalarının da sisteme zarar vermeyecek şekilde, insanları pasifize etmeye yönelik uygulamalarla karşımıza çıkması sürpriz olmamalı diye düşünüyorum. Bazen hiç aklımızın ucundan geçmeyecek çok küçük detaylarda şeytanı bulabiliyoruz…

Sözde bilim, bu sistemin ayakta kalmasını sağlayan çok önemli parçalardan biridir. “Pretictive programming”, yani tahmin edilebilirlik programının kitleler boyutunda uygulanmasıdır ve her bir etkinin nasıl bir tepki yaratacağının programlanması ile oluşturulan uzun vadeli acendalardır.

Bilimi uygulamaya sadece kendilerinin hakkı olduğunu savunan ve onun bekçiliğine soyunan kurumların, burada bahsettiğim ana sistemden bağımsız olduğunu düşünmek kanımca saflık olur. Sistem içerisindeki her noktanın birbiriyle olan bağlantısını anlamadan bu hipnozdan kurtulmanın kolay olmayacağını düşünüyorum. Nasıl ki emperyalizm, askeri endüstriyel kompleks, dünya hükümetleri, sağlık, medya, eğitim ve diğer sektörlerin hepsi örümcek ağının birer parçaları ise “bilim” de bu çarpık sistemin bir parçasıdır. Hele ki bugün, bilimsel araştırma yapan grupların, konu ile direk ilgili alanları ya da verileri kendi acendaları doğrultusunda keyfi olarak göz ardı etmesi ve bu araştırmaları istedikleri sonuçları ortaya koyacak şekilde sunmaları, bilimin de hangi merciler tarafından kontrol edildiğini gayet açıklamaktadır. Bu tip örnekler her ne kadar sistemin bir parçası olan popüler medya organlarında yer almasa da görmeye hazır bireyler için bağımsız medya organlarından rahatlıkla ulaşılabiliyor. Bağımsız medya organlarını takip etmeseniz bile mantık bu olguların sorgulanmasını gerektirir…

Hipnozun subliminal boyutta nasıl beslendiğini anlamak için en basit anlamda günümüzde kullanılan ölçülere, kelimelere, sayılara, mimariye, reklamlarda ve TV’de devamlı gördüğümüz logolara, renklere, HAARP gibi radyo dalgaları ve frekans teknolojileri ve bunlar gibi daha birçok konuya bakmamız gerekir. Tabi ki bu konular, bu yazıya sığamayacak kadar derin olup, kısa bir şekilde geçiştirmenin imkanı yoktur. Fakat sizlere birtakım fikirler vermek için bu örneklerden birkaç tanesini çok basit tanımlamalarla detaylandırmak istiyorum.

Mimari

Günümüzde tüm dünyada hakim olan mimariye baktığımızda, tüm gelişmiş şehirlerde kutu kutu mimariler görmekteyiz. Kimisi kübik, kimisi dikdörtgen ama hepsi 90 derece açılarla yapılmış mimarilerdir. Peki 90 derece açının biyolojik yaşama maksimum derecede zararlı olduğunu kaç tane mimar biliyor acaba? Sadece mimaride değil her alanda 90 derece açı biyolojiyi negatif etkilemektedir. Makro ölçekte gezegenlerin etkileşiminden tutun, mikro seviyede hücrelerin etkileşimine kadar.

Yandaki resimde, manyetik alanSlide0130 fotoğraflama tekniği ile çekilmiş görüntünün, 90 derece açı yapan betonun manyetik etkisinin nasıl uzandığını görebilirsiniz. Kaynak: goldenmean.info Bizim bugün teknoloji ile erişebildiğimiz bu bilgileri binlerce yıl önce kadim medeniyetler nasıl biliyorlardı? Bugün üniversitelerin mimari bölümlerinde neden bu bilgiler öğretilmiyor?

 

Buna karşın altın oranın kullanıldığı mimariler, ki bugün altın oranlarla çalışan neredeyse tek bir mimar bulamazsınız(!), biyolojiyi maksimum seviyede destekleyen ve şarj eden yapılardır. Bu bilgiler medyum aracılığı ile ya da malum olma durumlarında kazanılmış bilgiler değildirler. Bu bilgilerin hepsi fazlasıyla ispat edilmiş, üzerlerinde çalışılmış konulardır. Özellikle altın orana dayalı organik fraktal yapıların, gerek bitkiler olsun gerek insanlar olsun, biyolojik gelişime olan katkıları maksimumdur. Bu katkının tam tersi de maksimum zarardır. Organik olmayan, yani, altyapısı metallerle dolu, 90 derece açılı duvarlar sadece biyolojiyi negatif etkilemekle kalmaz, subliminal olarak da süreklilik arz eden bir tatminsizlik durumu yaratır, kişinin enerji alanının (yani aurasının) zehirlenmesine yol açar.Source: Dan Winter

Dan Winter‘in web sitesinden aldığım yandaki resimde yapı sektöründe kullanılan maddelerin hangilerinin biyolojik gelişimi desteklediğini görebilirsiniz.

Teknik olarak, metal yapıların hazırlanışında maruz kaldıkları yüksek ısı ve basınç, maddenin frekansını ve yapısını bozup, biyolojiye maksimum derecede zararlı hale getirmektedir. Bu zarar sadece biz ona dokunduğumuzda değil, etrafımızdayken de aura alanımızla temas halinde olmasından dolayı bizi sürekli zehirlemektedir.

İnsanlar üzerinde uygulanan subliminal etkilere bir başka örneği de müzik alanında kullanılan frekans ayarları ile verebilirim.

Müzik frekansı

Uluslararası Standartlar Teşkilâtı, (ISO – International Organization for Standardization), 1953 yılında dünya çapında tüm müziği A=440 hz’e fiksledi. Halbuki bağımsız çalışmalar, bu frekansın biyoloji üzerindeki etkisinin zararlı olduğunu göstermektedir. Bugün dünyada üretilen elektronik müzik enstrümanlarının ve aletlerinin hemen hemen hepsi 440 hz ile çalışmaktadır. Buna karşın 432 hz, altın oran, ışığın özellikleri ve biyolojinin manyetizması ile çok daha uyumlu olduğu çalışmalarla gösterilmiştir. 1980’lerde İtalya’da, ulusal çapta tüm müzik endüstrisinin 432 hz’e geri adapte edilmesi için büyük bir bilinçlenme hareketi başlatılmıştı. Tabiki de 1953’de, Rockefeller destekli, Uluslararası Standartlar Teşkilâtı bu standartları belirlerken aptal değildi…

Sadece fikir vermesi açısından çok basit birkaç örnek vermek istedim. Subliminal manipülasyon tahminlerin de ötesinde her alanda karşımıza çıkmaktadır. Burada bahsetmediğimiz, insanlar üzerinde etkili olan, yüz değilse onlarca daha manipülasyon tekniği tanımlayabiliriz.

Peki insanoğlu üzerinde uygulanmakta olan bu kontrol fetişinin altında yatan sebep nedir? Yoksa insanoğlunun mevcut gücü kontrol mü edilmektedir? İnsanoğlundan neden bu kadar çok korkuluyor da bu derece bir manipülasyona maruz bırakılıyor? Aksi taktirde bu manipülasyonları uygulayanların bir çekincesi mi doğardı? İnsanoğlunun kapasitesi, potansiyelinin minimumunda mı tutulmaktadır? Peki insanoğlu bu gücü tekrar geri kazanabilir mi? Daha da önemlisi, insanoğlu bu gücü tekrar geri kazanmak ister mi? Eyer ki potansiyelimizi geri kazanmanın yolu konfor alanımızın dışına çıkmayı gerektiriyorsa, hangimiz kalkıp bilinmeyene adım atmaya cesaret edecek ve hangimiz hipnozda kalmayı tercih edecektir? Günün sonunda hepimizin cevaplaması gereken soru bu olacaktır.

Görünmeyen El, “New Age” Hareketi, Komplo Teoristi

hidden hand..

Problemin kokeni degil de semptomları (veya belirtileri) uzerine çözümler üretmeye çalışıp uzun vadede pozitif sonuç ümidetmek modern toplumun en büyük yanılgılarından biri olmalı. Bu yanılgı o kadar içimize işlemiş durumda ki bu gerçeği görmek için efor sarfetmek, konfor alanımızın dışına çıkmak anlamına geldiğinden, çoğunlugun rahatını bozmak istememesinden dolayı bu sis perdesi bugune kadar kendini idame ettirebilmiştir.

Bugün gelinen noktada, bilgi akışının artışı ile beraber, Dünya toplumunun gelecegine pozitif yön katacak, parazitlerin temizlenmesine katkıda bulunacak kritik eşik henüz aşılmış görünmüyor. Bu eşiğin ne zaman aşılacagı belirsizligini korurken, kişisel düzeyde daha da önemli olduğunu düşündüğüm içsel çalısmanın önemini de vurgulamadan geçmenin doğru olmayacağını düşünüyorum.

Toplum mühendisliği insan tarihinin önemli bir bölümünde karşımıza çıkmaktadır. 6.000 yıl önce yazının insan hayatına girmesi en önemli algı mühendisliğine örnektir. Bununla beraber insan beyni linear ağırlıklı çalışmaya başlamıştır. Beynimizin sol lobunun ağırlıklı çalışmasını tetikleyen bu değişim, binlerce yıl sonra rasyonelliğin tanımı haline gelmiştir. Modern toplum, tamamen sol beyine dayalı, bilimsel, mantıksal, otoriter, mekanik yaklasimlari içeren bir düzen içerisine girmiştir.

Sistemin totaliter yapısının kaynağının ve insanların dış otoriteye olan zaaflarının sebebinin de bu çerçevede çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Zira linear düşünme metodu günümüzde bilimselliğin tanımını da beraberinde hayatımıza sokmuştur. Bu sözde bilim geçmişte katolik kilisesi tarafından kontrol ediliyorken, bugün benzer kurumların(!) finanse etiği kapitalizmin fabrikası olan endoktrinasyon tesislerinde geliştirilip sunulmaktadır. Bu tesisler bugün eğitim sisteminin yapı taşlarını oluşturmaktadırlar. Endoktrinasyon tesislerinde özenle yetiştirilen bir bireyin, doğal olarak sözde bilimsel çerçevelerin ya da otoritenin dışına çıkmamasının da bu çerçevede anlaşılabileceğini düşünüyorum. Tüm dünyada, çocukların okula başlama yaşının öne çekilmek istenmesinin sebebi de, insan beyninin gelişim safhasından mümkün olduğunca fazla faydalanmaktır.

Çünkü bu konu hipnoz konusudur. Beyninin gelişim çağındaki bir dönemde sürekli olarak otoriteye, itaate, ezbere ve tekrara dayalı bir tesiste yetiştirilen bir birey otomatik olarak hayatının geri kalanını da sorgulama ihtiyacı hissetmeden, otoritenin ona dayattığı sistem içerisinde, bilimin ona sunduğu çerçevelerde, yapay bir paradigmada geçirecektir.

Tüm bu manipulatif süreç, insanoğlunun kendinden kopmasını sağlayıp, dış kaynaklara muhtaç etmiştir. İnsanlık bugün tüm bilgi akışını, aynı sistemin bir propaganda aracı olan popüler haber kaynaklarından almaktadır. Eğlence sektörünün yapı taşı olan Hollywood tüm dünyanın beynini okült yöntemlerle şekillendirmektedir. Diğer tüm sektorler gibi, yine sistemin bir parçası olan sağlık sektörünün de doğası sorgulanmaya açık hale gelmiştir.

Bunun yanında, bize sunulan çok ince bir aralıkta düşünüp seçimler yaparak gayet özgür olduğumuzu bile düşünmekteyiz. Çünkü bu şekilde hissetmeye ve düşünmeye şartlandırıldık. Bu tamamen bir hipnoz konusudur. Kokeni insanlık tarihinin okült uygulamalarına kadar dayanmaktadır.

Sis perdesinin arkasını gorebilmek için bu hipnozdan kurtulmanın önemli yollarından bir tanesi, yukarıda belirttiğim sistemler silsilesinin (egitim sektörü, eğlence sektörü ve diğer tüm sektörler…) dinamiklerini anlayıp algımızı bize dayatılan noktadan farklı perspektiflere çekmek olduğunu düşünüyorum. Farklı (bağımsız) alanlarda bulacagımız bilgilerin bizim algımızı daha da geliştireceği kanaatindeyim. Ancak bu şekilde bir birey, dayatılan bilgi aralığının dışında da bir realite olduğunu görmeye başlayabilir.

Kritik olan konu, kişinin endoktrinasyon sonucu sahip oldugu popüler düşünce yaklaşımlarını konfor alanının rahatlığından dolayı terketmek istememesidir. Aynı sebepten dolayı, perdenin arkasına bakmak istemez. Problemlerini sistemin içerisinde ona sunulan suni bir düzenleme ile, suni bir kukla kahraman ile karşılama eğilimine girer. Bu da problemin kökenine inmesine engel olur. Ancak semptomu gidermeye çalışır. Semptomdan kurtulmanın tüm problemi çözeceğini düşünür. Bu sayede de, totaliter emperyalist sistem kendini bu şekilde idame ettirebilmektedir.

Öte taraftan, sistemin dayattığı aralığın dışına cıkmak isteyen bireyler için de sistem, onları tekrar uygun uykuya sokacak tuzaklar geliştirmiştir. Bunlardan en önemlisi:

NEW AGE hareketi:

New age yaklaşımı, içsel çalişma yapmak isteyen ve problemi çözmeye doğru yerden başlamak isteyen insanları hedef alır. Ne demişler “yılanın başını küçükken ezeceksin”.

Bugün tüm dünyadaki new age gurularına ve öğretilerine baktığımda büyük çoğunluğu sadece pozitif düşünceye ve olumlu paylaşıma dayalı pasif yaklaşımları öğretmektedirler. Bu tür pasif yaklaşımların, herkesin barış içerisinde yaşadığı bir toplumda ya da dış manipülasyonun olmadığı bir dünyada gayet faydalı olacağına inanıyorum. Fakat üzerinde yaşadığımız dünya, özellikle şu an, manipülasyonun dibinde, kişisel eforun muthiş önem kazandığı, en muhim kırılma anında bulunmaktadır. Sadece düşüncelerimizi pozitif tutarak belli ölçüde etki yaratabileceğimizi düşünüyorum. Fakat Gazze’de bebeklerin üzerine düşen bombaların benim pozitif düşünce eksikliğimle nasıl ilişkilendirilebileceğini de anlayamıyorum. Bu tip öğretilerde; “kişi görmek istediğini görür” ya da, “her şey mükemmel, her şey olması gerektiği gibi” tarzında fikirler benimsenmeye çalışılır. Ta ki emperyalizmin yumruğu yanınıza gelene kadar…

Benim gördüğüm kadarıyla, spiritüel yaklaşımların en büyük eksikligi, kafalarını bu manipülasyonun oteki tarafına çevirip sadece düşünce noktasında çözüm aramaları. Tabi ki bu durumun da kokeninin biraz önce bahsettiğim, sistemin dışına çıkmak isteyenler için bilinçli pompalanan bir tuzak olduğu kanaatindeyim. Bu şekilde aydınlanmak isteyen insanlar da maksimum düzeyde pasifize edilip, otoriteye karşı tepki ve etki güçleri kontrol altına alınır.

Zira düşünce kontrolü, bireyin kendini tanıması, “ego”sunu anlayabilmesi, bilinçaltının nasıl çalıştığını öğrenmesi kadar, bügün uygulanmakta olan manipülasyonu fark etmesi de ciddi önem arz etmektedir. Bu manipülasyon calışılmaz ise tuzaklar tanımlanamazlar. Sadece düşünceleri pozitif tutup, frekansımızı yüksekte tutarak da belli ölçüde mesafe kat edebiliriz, fakat yanımıza düşen bombaya (ya da herhangi bir manipülasyona) tepki göstermezsek bunun konfor alanımızdan kaynaklanıp kaynaklanmadığını da sorgulamamız gerekir.

Komplo hareketi:

Kanımca, komplo hareketinin de en büyük eksikliği, çözümü sadece dışarıda araması. Suçluyu her zaman dışarıda göstermesi. Unutmamak gerekir ki bir parmağımızla bir şeyi işaret ederken, 3 parmak da bize dönüktür. Bir itiraza ya da şikayete dayalı bir hareketin olgunlugu ve etkisi, hareketi yapanın içsel çalişma sonucu eriştiği olgunlukla doğru orantılı olduğuna inanıyorum. Ezoterik ve kadim öğretilerde de, esas olgunluğun içşel çalişma yapılmadan erişilemeyeceği bilgisi bir çok yerde karşımıza çıkmaktadır.

Hiç bir içşel çalişma yapmayan bir bireyin sadece ve sadece bir hükümetten ya da bir diktatörden kurtularak huzura kavuşacagını şahsen düşünmüyorum.

Hem “new age” grubunda, hem de “komplo” grubunda bu eksikliklerin fazlasıyla baskın olduğunu görmekteyim.

Komplocuların önemli bir bölümünde sadece ben ve onlar var. İnsan bilincini, egoyu, farkındalığı pek hesaba katma taraftarı değiller.

New age grubunda ise sadece bir gülümsemeyle ya da negatife bakmak istemeyerek ütopik bir realite yaratılacağı zannedilir. İnsanlık tarihinde işlenen kriminal, manipülatif geçmişe bakmak istenmezler. Etraflarında azılı katillerin dolaştığını, her taraflarının tuzaklarla dolu oldugunu bilmek istemezler. Bu yaklaşım, politik ve finansal elitlere, özellikle istediklerinin hepsini yapabilme gücü tanımaktadır. Buna bir nevi “yeni dünya dini” de diyebiliriz.psychi

New age grubunun ve komplo grubunun eksikliklerinin anlaşılması ile bu iki alanda da kişisel gelişimin tamamlanması, parazitlerin (elitlerin) arzu etmediği bir konudur. Onun icin bu alanlara, insanların ancak tekine odaklanmaları amacı ile süreç içerisinde müdahale edilmektedir. Unutmamak gerekir ki, toplumu kontrol eden virus, insanın doğasını, bilincinin nasıl işlediğini, tüm zayıflıklarını en ince detayına kadar bilmektedir.

Bu iki konunun eksiksiz bir şekilde beraber ele alınması gerekliliği bugün neredeyse hiç bir öğretide rastlanmayan bir bilgidir.

Problem 1: Kişi kendi içine dönerek kendini tanımalı. Bilinçaltının ve egonun nasıl işlediğini, bizim günlük hayatımızdaki hareket, duygu ve düşüncelerimize etkisini çalışmalı.

Problem 2: Görünmeyen el. Bu elin tarih boyunca insanlığı nasıl kontrol ve manipüle ettiği, günümüz koşullarında bunu hangi yeni tekniklerle sürdürdüğü çok detaylı çalışılmalı. Bu konu üzerine uzmanlaşılmalı!

Bu iki konu uzerinde ulaşılacak uzmanlık ile çözüm arayışlarımızı semptom seviyesinden, problemin köküne doğru çekme imkanı bulabiliriz.

Öte taraftan “görünmeyen el” konsepti bazıları için algı aralığının dışında kaldığından bu noktaya bakmak ya da inanmak istemezler. Algı aralığının sınırlı olması durumunda sorgulanması gereken çelişki; insanoğlunun yarattığı tüm bu mühendislik harikalarının arkasında yatan “kendi zekası” ile, yine kendisinin yarattığı inanç sistemlerinin başarısızlığı arasındaki dengesizliktir. Başka bir deyişle:

İnsanoğlu kendini, yine kendi yarattığı sisteme köle yapmaya yetecek kadar zekaya sahip FAKAT bunu yaptığını anlayabilecek kadar da zeki değil.

İki şeytan arasında seçim yapmanın, devamlı yüz değiştiren farklı semptomları gidermeye yönelik olduğunu fark ettigimiz an, problemin kokenine inip orada çözüm aramaya başlayabileceğimizi ümit ediyorum.

Russell Brand’in Islak Sosyal Eşitlik Rüyası

carnival-copy

“Messiah Complex, World Tour 2013” kapsamında Kasım ayında İstanbul’a da uğrayacak olan ünlü komedyen Russell Brand, geçen hafta, Jeremy Paxman ile BBC’de yayınlanan söyleşisinde, dünya üzerindeki problemlere dikkat çekip bunun çözümü olarak, “büyük varlık dağılımı ve kurumların yoğun vergilendirilmelerine dayalı sosyal eşitlikçi bir sistem” arzuladığını belirtmişti. Bu söyleşiden sonra sosyal paylaşım sitelerinde bu video hızla yayılırken, bir yandan da Russell Brand’in iyi niyeti ve bir mülti milyoner olarak “kar” kelimesinin kendisine pisliği çağrıştırması ve bu konular üzerinde konuşmaya ne derece yatkın olduğu tartışılmaya başlanmıştır. Daha da önemlisi, BBC’de yaynılanan bu şaşırtıcı çıkışını ve devrim çağrısını yapmadan bir hafta önce, yazı işleri müdür yardımcısı olarak çalışmaya başladığı “Fabian Cemiyeti” uzantılı “New Statesman” dergisi ile olan bağlantısı oldukça dikkat çekmektedir.

Öncelikle izlemeyenler için BBC’de yayınlanan söyleşi:

Russell Brand, ilk bakışta dünya üzerindeki problemlerle ilgili oldukça hassas, mevcut politik sistemin sorunları gideremediğinden dolayı yeniliğe aç, devrim çağrısı yapan bir dünya vatandaşı resmi çizmektedir. Konuşma tarzı, heyecanı, yenilik arzusu, röpörtajı seyreden birçok hassas ve iyi niyetli insanın doğal olarak savunma duvarlarını indirmesine sebep olmaktadır. Dünya problemleri ile ilgili dikkat çektiği konuların bir kısmına da şahsen katılıyorum. Fakat daha derine indiğimizde bu hassas, tutkulu aktörün şuan içinde bulunduğu pozisyonu, bağlantılarını ve geçmişini araştırdığımızda ilginç bir görüntü ortaya çıkmaktadır. Aşağıda yazdığım bu detayların üzerine, Russell Brand’in dünya sorunlarına çözüm olarak yaptığı devrim çağrısını ve bunun “büyük varlık dağılımı ve kurumların yoğun vergilendirilmelerine dayalı sosyal eşitlikçi bir sistem” ile çözülebileceğine olan inancını anlamak daha da kolaylaşmaktadır.

İlk olarak belirtmeliyiz ki sosyalizm tabiki de bir devrim olamaz. Sosyalizmin adil bir toplum ve mutlu insanlar yaratacağı iddiası çürüyeli çok oldu. Sosyalizm, elit olan yonetimfabian-socialist-wolf-in-sheep-clothing sınıfına gücü devreden yapılardan bir başkasıdır. Tabiki de o güç toplumun ürettiği tüm meyvaları toplar ve kendisinin üretmediği varlığın nereye dağıtılacağına kendi karar verir. Geçiş süreci başlı başına yapay bir kaostur. Rusya’da sovyet rejimi başlamadan önce çok sayıda insanın, çalışarak kazandıkları mal varlıklarını teslim etmeyi redetmelerinden dolayı öldürüldüklerini unutmayalım.

Fabian Cemiyeti 1884’te Londra’da kurulan ve demokratik sosyalizmin ilkelerini ilerletmeyi amaçlayan sosyalist bir cemiyettir. Logosunda kuzu postu içindeki kurdu görebilirsiniz.

Russell-Brand-New-Statesman-2486033

Brand’in röpörtajdan 1 hafta önce, yazı işleri müdür yardımcısı olarak çalışmaya başladığı “New Statesman” dergisi Londra’da haftalık yayınlanan politik bir dergidir. 1913 yılında yayınlanmaya başlanan ve direk olarak Rotschild Hanedanı ile bağlantısı olan derginin, sosyalist Fabian Cemiyeti’nin öncü üyeleri ile de bağlantıları vardır. Brand’in bu çıkışı ve sosyalist yaklaşımı ile bilinen dergideki kariyerinin başlangıcı ilginç bir rastlantı olmuş.

Kapitalizm gayet eleştirilebilir, fakat bu eleştiriyi yaparken varılacak güzergahın seçiminin, yola çıkış noktasından daha da önemli olduğunu düşünüyorum. BBC’deki program sunucusu Paxman’in “tüm sistemi kim idare edecek?” sorusuna, benden herşeyi şimdi açıklamamı beklemeyin tarzında bir yaklaşımla cevap veriyor. Evet, kimseden herşeyi 2 dakika içerisine sığdırmasını bekleyemeyiz fakat devrim çağrısında bulunan bir insanın en mühim detayı atlaması yine rastlantı olabilir mi? Brand’in sözlerine dikkat edecek olursanız merkezi sistem (centralized system), büyük varlık dağılımı (massive distribution of wealth) diyor. Peki bu dağılımdan kim sorumlu olacak? En önemli detay burada atlanmıştır.

Devrimler, bu dünyayı kontrol eden grubun (elitlerin) en çok başvurduğu kartlardan birisidir. Varlık el değişimi, güç konsolidasyonu ve periodik kaos.

Sir Walter Scott, 1827’de Napolyon’un Hayatı başlıklı 9 bölümlü setin 2. bölümünde, Fransız devriminin illuminati (Adam Waishaupt) tarafından planlandığını ve Avrupanın meşhur sarrafı Rothschild’lar tarafından finanse edildiğini yazmaktadır.

Global perspektifte, tarihte yaşanan tüm devrimler sonucu bugün hangi noktaya geldiğimize bakacak olursak çok da konuyu uzatmaya gerek duymayabiliriz.

Demek istediğim hiçbir devrimin bizi refah ve huzura ulaştıramayacağı değil; bu devrimlerin kimler tarafından kontrol edildikleri ve ne sonuç verdikleridir. Her zaman, elitlerin devrimlerden karlı çıktığını görebiliriz. Bu sebeple de elitlerin, savaş zamanında iki tarafı da destekledikleri gibi devrimleri de desteklemesini bugün internet ve bilgi akışındaki artış sebebi ile öğrenebiliyoruz. Kukla yıldızlar ve sanatçılar her zaman medya, Hollywood ve eğlence sektörü aracılığı ile karşımıza çıkmaktadır. Michael Moore, Bruce Springsteen, Bono ve daha birçoğu…

Acaba Russell Brand gerçekten ne istediğinin farkında mı, yoksa O da birilerinin kuklası mı?

eyeball-photo-u2

Konumuza geri dönecek olursak, röportaj içerisinde söylediği ilginç bir söz var. “Profit is a filthy word”. Mal varlığı, 15 ila 20 Milyon USD arası olan ve bu parayı kapitalist sistemin merkezinden kazanan biri için gerçekten güven aşılayıcı bir söz. Ha bu arada kendisi Hollywood semalarında, aşağıda resmini gördüğünüz eve geçen ay 2.2 Milyon USD harcamış. Ortada yanlış anlaşılacak hiçbirşey yok. Kendi parasını tabiki istediği gibi harcar. Sadece varlık dağılımının gereksiniminden ve kapitalizmin problemlerinden bahseden biri için ilginç bir yaklaşım. Burada, Brand’in varlık dağılımından ne kastettiğinin de ip uçlarını çıkarabiliyoruz…

27438russelllamansion

Brand geçmişinde, Jemima Khan ile olan birlikteliği ile hatırlanıyor. Jemima Khan, güçlü bağlantıları Rotschild hanedanına kadar uzanan milyarder James Goldsmith’in kızıdır. Jemima’nın erkek kardeşlerinden biri Kate Emma Rothschild ile öteki erkek kardeşi ise Alice Rotschild ile evlidir.

RUSSELL-JEMIMA

Brand’in eski eşi, ünlü MK-Ultra oyuncağı Katy Perry’dir. Ayrıca Brand’in Kraliyet Ailesi ile de samimiyeti vardır.

3920FD58A0912521ECEBA646F8AF73

Kimseyi geçmişindeki ilişkilerden dolayı yargılamak doğru olmaz fakat tüm bu yazılanları üst üste, alt alta koyduğunuzda size ne anlatıyor?

Dünya medyasının çok büyük çoğunluğunun hangi elit gruplara ait olduklarını artık hepimiz ezberledik. Acaba Russell Brand, yüksek bilinç, new age hareketi, şeytani kapitalizm gibi cicili bicili sözcüklerle özellikle mevzuya uyanmaya başlayanları tekrar uykuya sokmak için bilinçli olarak medyada pompalanıyor olabilir mi?

Günün sonunda show dünyası, bir toplum mühendisliği aracından başka birşey degil…

Kapitalist-Emperyalist sistemin sürdürülemez bir sistem olduğunu anlamak için 150 puan IQ’ya sahip olmamıza gerek yok. Bunu zaten biliyoruz. Fakat otoriteye ve merkezi kontrole dayalı sistemler grubu içerisinden bir diğerini seçmek, öğle yemeği için McDonalds’a mı yoksa BurgerKing’e mi gitmek arasında bir seçim yapmaktan farklı olduğunu düşünmüyorum.

Bence tartışmamız gereken konu, kişisel özgürlüklerin ve sorumlukların, bir merkezi otorite tarafından programlanmaya devam edilmesinin ne derece akıllıca olduğudur. Herkes kendi vücudunun ve emeğinin sahibidir. Tüm dünyada, bireyin totaliter yaklaşımlara olan zaafı ve ihtiyacı, kendi aklına güvenememesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Tabiki bu noktada eğitim, kültür, medya gibi bir sürü toplum mühendisliği aracı da karşımıza çıkmakta. Esas başarı bu manipülasyonları anlayabilmekte ve bu sorunları tersine çevirebilmektedir.

Benim devrim kelimesinden anladığım akıldaki, bilinçdeki devrimdir. Kendi içimizde devrimi gerçekleştirebildikten sonra elitlerin bizi kontrol edebilmesi gibi bir durum söz konusu bile olamaz. Kanımca sosyalizm, bir devrimden ziyade geri adımdır.

Devrimi dışarıda aramayı, televizyonunun içindeki bir aktörün, TVnin içinden elini uzatarak sizi yakalamaya çalışmasına benzetmekteyim.

27505nothingrussell_big

Kaynak:

Kolektivist Acenda ve Yaratıcılık Üzerindeki Savaş

Image

Yolda yürüyen herhangi 100 kişiye sorsanız, “hayatınızda aldığınız kararlar size mi ait?” diye, hemen hemen 100’ü de “tabii ki bana ait” der. Hemen hemen hepimiz herşeye dününerek, hesap yaparak, inceleyerek karar verdigimizi zannederiz. Zira bunun tersi korkunç bir durum olurdu. Peki ya gerçekten “Biz” kendi hayatımızın kontrolünü elimizde tutuyor muyuz? Gerçekten hür irademiz var mı? Yoksa en başından beri öyle olmadığı halde, hür iradeli olduğumuza mı inandırıldık? Eğer durum böyleyse, bunu düşünmek bile istemeyiz. Bunu düşünmektense kendimizi kandırmayı bile tercih edebiliriz. Egomuz, bu boyutta bir gerçegi kaldıramayabilir…

Japonaya’da doğup büyüyen bir çocuk, Japon kültür ve gelenekleriyle büyür. İnancı, değerleri büyük ölçüde toplumun ya da ailesinin kabul ettiği değerler olurdu.

Ya da koyu katolik bir ailenin cocuğu musevi olmaz. O da Katolik olur. Tabii ki dinini ve değerlerini değiştirmeyi seçen insanlar var, fakat genelleme üzerinden gittigim için örnekleri de genellemeler üzerine veriyorum.

Peki bu durumda, inancımızı, değerlerimizi biz mi seçmiş oluyoruz? Bize verilen iki ya da üç seçenek içinden birini seçmek bizi hür iradeli yapiyor mu gerçekten?

Image

Seçenekler içine hapsedilmişlik bugün tüm dünyada geçerli. Dünya genelindeki eğitim sistemlerinin otoriter yapısı, başarının itaate, ezbere ve tekrara dayalı olması, çocukların çok küçük yaşlardan itibaren yaratıcı güçlerinin baltalanmasına sebep oluyor. Yaratıcı gücü eğitim hayatı boyunca bastırılan gençler sonunda hiçbir sorgulama yapmadan, kapitalizmin hizmetine girmek için mücadeleye başlarlar. Bu da çok doğal bir durumdur çünkü endoktrinasyondan dolayı sorgulama yapması gerektiğinin bile farkında olmayan bir insan grubundan sorgulamalarını beklemek doğru olmaz.

“To a very great degree, school is a place where children learn to be stupid.” 
― John Holt

Yine aynı sebeplerden ötürü, gelişim çağındaki gençler, kültürel değerleri bir sünger gibi emiyorlar. Bu değerleri en iyi şekilde hazmedip, tekrarlayabilen insanlar, sosyal ortamlarında  kredi kazanmış, güvenilir insan kabul ediliyorlar.

İlginç olan, kişinin bu değerlerin niteliğini ve geçerliliğini tartışmaktan ve araştırmaktan ziyade, bunları büyük ölçüde sorgusuz kabul etme eğilimidir. Bunların hepsi, endoktrinasyonun ve kolektivizmin insan davranışlarını, toplum psikolojisini ve insanların hareketlerinin tahmin edilebilirliğini nasıl şekillendirdiğini özetliyor. Sistem, bu sekilde kendi icinde homojen bir toplum oluşturuyor.

Bu durumda, dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanların, o kültürün yapısına göre düşünmeleri, hareket etmeleri o insanların hür iradeleridir diyebilir miyiz?

Ya da endoktrinasyonun fabrikasından çıkan bir nesli hür iradeli olarak adledebilir miyiz?

Nasıl ki bugün yaptığımız her hareketin arkasında, düşündüğümüzü zannettiğimiz her olgunun arkasında toplumsal normlar ve değerler var ise, özgür ve bağımsız düşünen bir bireyi nasıl tanımlardınız? Hangi eğitim sisteminden çıkacağını hayal ederdiniz?

Tabii ki insanların yaşadığı bu kolektif paradigmayı kontrol eden emperyalist düzen, yaratıcı gençler yetiştiren reformcu eğitim sistemlerinin büyümesini arzu etmez. Çünkü kendi öz varlığının tehdididir. Bugüne kadar dünya üzerinde gelişen bir sürü reformcu eğitim sisteminin içine sızmayı başarmıştır. Fakat bugün durumun farklı olduğuna inanıyorum.

Bugünün koşulları farklı.

Eskiden insanların kendilerini geliştirecek imkanları çok kısıtlı idi. İnternetin bile son çeyrek yüzyılda popüler olduğunu düşünürsek, binlerce yıldır insanlık çok kolay kontrol edildi. Bugün insanların birbirine etkisi, erişebilirliği kısa süre önce hayal bile edemeyeceğimiz boyutlara gelmiştir. Yine bu sebeple, bugün insanlar endoktrinasyonun doğasını çok daha detaylı sorgulayabiliyorlar. Bunun insan toplumuna, kültürlere etkisini, düşüncelerimizi nasıl şekillendirdiğini görebilirler. Yine aynı şekilde Hollywood’un, televizyonun ve daha birçok manipülasyon aracının insanları nasıl programladığını anlayabilirler. Bilgi akışındaki bu hız göz önüne alındığında, öğrenememek artık bir kader değil seçim haline gelmiştir.

Öte taraftan, bilinç ve hayal gücü üzerindeki mevcut baskı, bu bilgilerin artık daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Youtube’a “war on consciousness” diye yazdığınızda karşınıza ilk çıkacak video, TED konferanslarının sansürlemeyi tercih ettiği (!!!) Graham Hancock’un konuşması olacaktır. Bu konuyu daha önceki yazımda geniş ölçekte yazmıştım (tıklayın).

Toplumların maruz kaldığı manipülasyonları araştırdığımızda, tüm dünyanın hipnoz altında tutulmaya çalışıldığını rahatlıkla görebileceğimizi düşünüyorum. Bu hipnozdan çıkışın en önemli yolu travmaya uğratılan yaratıcı gücü tekrar aktive edebilmektir. En azından, yeni nesli bu travmadan korumaktır. Çünkü hayal edemeyen bir insan ya da toplum, içinde bulundukları suni realitenin dışını düşünemediklerinden, kontrol altındaki mevcut durumu tek norm olarak kabul eder ve garipsemezler.

Hayal gücü tüm realitenin dinamosudur. Hayal edemeyen bireyler ve toplumlar, kontrol edilen toplumların en savunmasızlarıdırlar. Akılları, farklı yaklaşımları ve ideolojileri kaldırmaya musait değildir.

İnsanların odaklandıkları ya da konuştukları konulara baktığınızda, popüler bir kategori içinden bir konu ile karşılaşırsınız. Fakat katagori dışına çıkabilen bireyler çok azdır. Bu bireyler toplumun garip karşılanılan insanları olurlar. Ne kadar popüler konular ile ilgilenirseniz o kadar çok sosyal olursunuz. Bu durum, tüm dünyada, insanların birbirlerine küçük farklarla dahi olsa, benzemelerine sebep olmuştur. Toplumlarda fark yaratan insanların hayal güçleri ve ne kadar ileri görüşlü oldukları düşünülürse, bu yeteneklerin neden bastırılmak istendiği daya iyi anlaşılabilir.

Globalleşme, kolektivizm, grup kafası, beyin hasatına böyle sebep olur. İnsanlar sonsuz seçenekler ve olasılıklar realitesinden koparılıp, tek tip ve ortak bir geleceğe yönlendirilirler. Bu süreç içerisinde tüm toplum, hipnoz altında köle gibi çalıştırılıp, kendilerini özgür zannetmelerini sağlayacak suni ve geçici zevkler sunulur. Toplum mühendisliği, bu acendanın disiplinlerinden bir tanesidir. Bu sayede doğumlarından ölüme kadar geçen süre içerisinde bile içinde bulundukları hipnozu algılamaktan aciz bir toplum yaratılıp, çok rahat bir şekilde kontrol edilir. Tarihi araştırdığımızda, bu düzenin bu güne kadar bu şekilde devam ettiğini görmekteyiz.

Geçmişte, bugün ve gelecekte, bu beyin kontrolünün nihai amacı hayal gücünün çökertilmesidir.

Benim bir çok yazımda, komplo teorilerini ve manipülasyonları yazmamın sebebi, insanların realitelerinin, “bir başkası” tarafından nasıl şekillendirildiğini gösterebilmektir. Sistem tasarımcılarının bizim realitemizi nasıl dizayn ettiklerini anlatabilmek.

Bunu anlayabilen bir  insanın, sonu olmayan farklı realiteleri nasıl yaratabileceğini görmeye başlayabileceğine inanıyorum.

Kolektifin amacı, hayalgücünün yıkımıdır. Fakat hayal gücü hiçbir zaman yok edilemez.

Bizim seçeneğimiz hipnozda kalmaya devam etmek.

Ya da uyanmaya karar vermek…

Steve Jobs & Stockholm Sendromu

Görsel

Bu yazımda Steve Jobs’un ne kadar kahraman olup olmadığına ışık tutmaya çalışacağım. Aynı zamanda Stokholm sendromunun da daha iyi anlaşılmasını sağlayacağım.

Steve Jobs

Artık efsaneyi herkes ezberledi. Steve Jobs zamanımızın en büyük girişimcisiydi. Apple hikayesi, iPhone, iPod, iPad…

Gecmişinde LSD kullanmış olması ve bunu hayatında yaptığı en önemli iki, üç hareketten biri olarak nitelemesi, yine geçmişinde kolejden atılması ve diğer alışkanlıkları göz önüne alındığında, Jobs’un hayatının sıradan bir insan hayatından çok farklı olmadığını anlayabiliyoruz.

Fakat Jobs’un yarrattığı iddia edilen teknolojilere ve bunların kullanım alanlarına baktığımızda durum gittikçe değişiyor. Bugün medyadaki bazı haberlere baktığımızda, NSA’in (National Security Agency, Amerika) tüm yol boyunca Jobs’un arkasında olduğunu görüyoruz. NSA’in iç yazışmalarında (tıklayın), Apple kullanıcıları “zombi” olarak, Jobs da “big brother” olarak geçiyor.

Jobs’un hiç bir zaman hükümet karşıtı düşünceler geliştirmemesini de (geliştirmek zorunda da değildi) bir kenara koyalım. Yani kendi ülkesi başta olmak üzere, hükümetlerin insan hakları ve özgürlüklerine karşı tutumlarını hiç eleştirmediği gibi, “modern surveillance state” dedikleri, herşeyin hükümet tarafından izlendiği modern Orwellian toplumuna geçişe de hız kazandırmıştır. Bu perspektiften bakıldığında Jobs, Elitlerin bir aracı belki de politikalarının öncülerinden biri idi. Bu sayede NSA, canı istediğinde hedef olarak belirlediği kişilerin bilgilerine erişebilecek kapasiteye geldi.

Farklı bir açıdan bakacak olursak, Apple’ı kuran Jobs değil, Steve Wozniak idi. Wozniak’ın Atari için dizayn ettiği devre kartlarından kazandıkları bonusu bile Jobs kendine saklamıştı. Bir süre sonra, şirket içinde iyice problem olmaya başlayınca da kovulmuştu.

Yıllar sonra geri döndüğünde şirketi iflasın eşiğinden döndürdü ve devamındaki hikayeyi de biliyorsunuzdur.

Muhteşem ürünlere bir göz atalım,

IPod’dan önce de MP3 playerlar vardı. Tek farkı, iPod sadece telif haklarını koruyan iTunes dosyaları ile çalışabiliyordu.

IPhone’dan önce de akıllı telefonlar vardı. Dokunmatik ekranları ve aplikasyonları çok daha ucuza mevcuttu. Sahip olmadıkları şey, NSA takip sistemleri tarafından erişilebilir kapalı devre yazılımları yoktu.

Jobs aslında hiç bir yenilik çıkarmadı. Yeni kontrol-takip araçlarını, makyajlayarak insanlara sundu. Belki de Apple’a ikinci gelişinin esas amacı bu yazdığım süreci geliştirmekti.

Jobs’un marihuana içiyor, meditasyon yapıyor olması ya da spirituel inançları; ki bunların hepsi saygı duyabileceğim konular, Jobs’un acendasına sis perdesi çekmek amaçlı çizilmiş olabilir.

Yine başka bir perspektiften bakarsak, cep telefonlarının kanser hücrelerinin gelişimine nasıl etkili olduklarını anlatan neredeyse milyon tane bilimsel doküman var. Hatta sadece linkini verdiğim bu videoyu izlerseniz (tıklayın) cep telefonlarının ve freakansların biolojiyi nasıl etkilediğini öğrenebilirsiniz. Cep telefonlarının yaydığı zararlı radyo dalgalarının kısa tanımlaması olan SAR değerlerinin, iPhone’larda, rakiplerine oranla neden yüksek olduğunu biliyor musunuz?

Steve Jobs’un yeni filmini izledim. Hollywood’un insanların beyinlerini nasıl şekillendirdiği hep ilgimi çekmiştir. Çok klasik bir propaganda filmi. Jobs’u özenilecek bir kahraman, teknolojik gelişimi de uğruna aşık olunacak bir olgu olarak sunuyorlar.

Sembolizm tarafından incelenecek olursa, Apple’ın logosunun gerçekten raslantı sonucu seçilmiş bir logo olduğuna inanmak cok güç. Zira elma sembolü, dini, ezoterik, felsefi birçok alanda sıkça kullanılan bir semboldür. Iyi ya da kötüyü temsil etmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Derin bir konu olup, sadece bu tip logoların seçiminin hiç bir zaman rastlantı olmadığını belirtmek isterim. Elma, Saturn, vessica pisces, yılan, piramit gibi semboller elitlerin sıkça kullanmaktan hoşlandığı logoların bazılarıdır. Bir düşünün, elma logosu neden bir armut yada üzüm değil de elma…

Stockholm Sendromu

Wikipedia tanımı ile, rehinenin kendisini rehin alan Terörist kişiyle olası diyalog sürecinde oluşan duygusal anlamda sempati ve empati oluşması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatan literatür terimdir.

Yani, rehinenin, kendini kaçıran teröriste aşık olmasıdır…

Yükselen Renklerin Dönemi

Görsel

Hemen hemen herşeyin kullanılış teknigine göre fayda ya da zarar sagladığı bir dönem içerisindeyiz. Yin ve Yang’de oldugu gibi, iyinin ve kötünün birbirine muhtaç olduğu bir boyutta, fayda ve zararın da birbirlerinden ayrılamaz oldugunu anlamak kolaylaşır.

Bush ve Saddam nasıl ki savaştan önce beraber yemek bile yiyebiliyorlardı,

Nasıl ki gözümüzün önündeki, orta doğu ülkelerindeki yöneticiler bir zamanlar emperyalizmin kankalarıydı,

Nasıl ki bir çalışan bir süre sonra kendi çalıştığı kurumda karlılık uğruna harcanabiliyor ise,

Ve nasıl ki ortaklıklar* bile bitebiliyor ise,

O zaman, insanın iç sorgulama yapmadan, egosal çıkarlarını sadece kendi menfaatleri için kullanması, yukarıdaki döngüde tetikleyici olmuyor mu?

İnsan her döngüde aynı soru ile karşılaşıp, farkında olarak ya da olmayarak menfaatlerinin peşinden gittiği için kısırdöngüde takılmış gözüküyor.

Her gün, her saat, bazen her dakika bu kavşaklardan geçiyoruz. Gunumuzun metropolitan yasantisinda, bir sürü hayat hengamesinin var oldugu bir ortamda, bir birey her anının ne kadar farkında olabiliyor. Aldığı kararları hangi süzgeçten geçiriyor? Yapay, suni kaosun hayatımızın her noktasına entegre edildiği bir ortamda ne kadar merkezimizde durabiliriz? İmkansız mı? Yoksa illa ki uzun felsefi, dini, spiritüel dersler mi almak gerekir? Ya da yaşam koçu şart mı??

Tabi ki hicbirisi şart değil. Kişinin ilgisi doğrultusunda, bu alanları seçerse faydalanabilir belki. Fakat merkezimizi bulamilmemiz için dikkatimizi alacağımız kararlara cevirmemizin çok faydalı olacağını düşünüyorum. Kararların, temel olarak kimi ve neyi, ne pahasına etkileyeceğini düşünmemizin çok önem taşıdığına inanıyorum.

Mesela;

Günlük hayatımızda kararlar alırken, bu kararların evimizin, ev içindeki ailevi yaşantımızın geleceğini nasıl etkilediğini düşünürüz. Ailemizin mutlu olması için her türlü fedakarlığı göze bile alabiliriz (bazen).

Peki, bu kararların dünyayı, dünya üzerinde yaşayan bireyleri nasıl etkilediğini düşünürmüyüz? Yoksa “sistem böyle gelişmiş, ben dahasına karışmam, ben mi kurtaracam dünyayı, o yazı yazan adam kurtarsın” mı deriz?

Bu güne kadar sahiplendiğimiz normların, değerlerin, kültürün hatta belki de inançlarımızın (sadece dini olması gerekmiyor), bu dünyanın sorunlarını ne derece çözebildiğini bir düşünmeliyiz. Çünkü, modern toplumda, bizi biz yapan bu değerlerimiz.

Yazının başında da dediğim gibi, kutuplu bir realite yaşıyoruz. Bu sayede hür irademiz var. Kutuplar olmasaydı seçimler de olamazdı. Dolayısıyla hür irade de olamazdı. Fakat bugün insanların iradesi, holywood filmleriyle, evlilik programlarıyla, endoktrinasyonla, televizyon kutusu ile köle edilmiş durumda. Hür iradeden bahsetmek çok zor. Hemen hemen yenilikçi ve yaratıcı fikirlerin tümünün ezildiği; sorgulama yapmayan, tekrarlayıcı, linear düşüncelerin değer kazandığı bir dünya sisteminde gökkuşağı renklerinin bile tekrardan griye boyanmasını yadırgamamak gerekir. Belli ki bazı insanlar çıkarları uğruna renklere bakmaya bile tahammül edemiyorlar. Onların jenerasyonu artık son jenerasyon. Yeni jenerasyonda da gelişime kapalı gençler yok değil fakat, genç nüfus içinde bunların yeri o kadar az ki, mevcut gri kafalı jenerasyonun gücünün azalmasıyla hızlanan değişim de ivme kazanacaktır. Kendi güçlerinin emperyalizm ve kuklaları tarafından sömürülmesine seyirci kalanlar da, zamanı geldiğinde batan gemiden kurtulamayabilirler. Bu onların seçimi olacak.

Bu süreç içerisinde, değişime açık olanlar, akıcı zekaları (fluid intelligence) güçlü olanlar, hem kendi hayatlarında hem de çevrelerindeki bu değişime yön vereceklerdir. Çünkü maskeler düştükçe, önümüze sunulacak kuklaların da bir geçerliliği ve değeri kalmayacaktır. İnsiyatifin bireye, insana geçmesi tamamen kişisel bir karar meselesidir. Yeter ki, zaten içimizde var olan bu gücü artık akıllı kullanmaya, dünya için, özgür ve bağımsız düşebilen yeni neslin geleceği için kullanmaya başlayalım.

Görsel